Yavuz Baydar
Yavuz Baydar Yazdı: 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Kara Bilanço, Türkiye “Kuyunun Dibinde”
RSF’nin 2026 Dünya Raporu’na göre 180 ülkenin 110’unda gösterge puanı düştü. Türkiye dört basamak daha düşerek en sert ve kapalı rejimlerin "en alttakiler" grubuna girdi...
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde 2026 tablosu, bir gerilemeden çok daha fazlasını anlatıyor: Küresel medya düzeni çatırdıyor, Avrupa’nın köklü medya yapısı içerden aşınıyor, Türkiye ise tam bir “serbest düşüş” yaşıyor.
Sınır Tanımayan Haberciler örgütünün (RSF) 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi ile Liberties’in son Avrupa medya özgürlüğü bulguları birlikte okunduğunda, medyaya yönelik baskının artık istisna değil, sistematik bir yönetim tekniğine dönüştüğü görülüyor.
Sınır Tanımayan Haberciler’in 2026 verileri, dünya medya özgürlüğünün son 25 yılın en düşük düzeyine indiğini ortaya koyuyor. RSF’ye göre ilk kez ülkelerin yüzde 52,2’si “zor”, “çok ciddi” ya da benzeri ağır baskı kategorilerinde yer alıyor. Yani dünya haritasının yarısından fazlasında habercilik artık normal, anayasal bir kamusal faaliyet değil, baskı altında sürdürülen bir direniş alanı.
Bu tablonun en çarpıcı boyutu yasal alanda ortaya çıkıyor: 2025-2026 arasında 180 ülkenin 110’unda yasal gösterge puanı düştü. Bu veri, devletlerin medyayı artık yalnızca kaba sansürle değil, mahkemeler, ceza soruşturmaları, dezenformasyon suçlamaları ve güvenlik mevzuatı üzerinden de kuşattığını gösteriyor.
Küresel bozulma yalnızca açık otoriter rejimlerle sınırlı değil. RSF verilerine göre “özgürlüklerin kalesi” (!) ABD tam yedi sıra gerileyerek 64’üncü sıraya düştü. Arjantin ve El Salvador gibi ülkelerde de siyasal baskı ile medya düşmanlığının daha görünür hale geldiği not edildi.
Böylece medya özgürlüğü krizi sadece “uzak ülkelerin sorunu” olmaktan çıkıp demokratik sistemlerin de içinden kemirildiği bir küresel yapısal bozulmaya dönüştü.
Türkiye bu karanlık tabloda yine en alt sıralarda. RSF 2026 endeksine göre Türkiye 180 ülke içinde 163’üncü sıraya geriledi. Bu, bir önceki yıla göre dört basamaklık yeni bir düşüş anlamına geliyor.
Bir başka ifadeyle Türkiye, basın özgürlüğünde “dünyanın en kötü durumdaki 18 ülkesi” arasına girmiş durumda. Bu sonuç, yalnızca sıralamadaki bir yer değişikliği değil; siyasal baskının, ekonomik bağımlılığın ve cezai mekanizmaların basın alanını nasıl boğduğunun toplu ifadesi.
Türkiye “kuyunun en diplerinde” — veya “sonuncu ligde” — Azerbaycan, Bahreyn, Myanmar, Suudi Arabistan, Rusya, Pakistan, Suriye, Belarus, İran, Çin, Kuzey Kore gibi “kapalı otokrasiler” ve totaliter rejimlerle aynı “normları” paylaşmakta.
RSF’nin Türkiye değerlendirmesindeki en sarsıcı veri, ulusal medyanın yaklaşık yüzde 90’ının doğrudan ya da dolaylı biçimde hükümet etkisi altında bulunması.
Böylesi bir yoğunlaşma, medya çoğulculuğunu fiilen kurutmakta ve yurttaşları “sahibinin sesi” iktidar medyasıyla, kenarda dizili, etki alanı dar, muhalif “partizan medya” arasında rehin kılıyor.
RSF tespitleri, bu açıdan, onyıllardır süren iktidar ile medya sahipleri ilişkisinin değişmediğini, sadece daha çok derinleştiğini anlatıyor.
Aynı değerlendirmede yargının gazetecileri bastırmak için sistematik biçimde kullanıldığı, “dezenformasyon”, “cumhurbaşkanına hakaret” ve benzeri suçlamaların gazetecilik faaliyetlerini cezalandırma aracına dönüştüğü vurgulanıyor. RTÜK’ün ekranlara, Basın İlan Kurumu’nun ilan rejimi üzerinden muhalif yayın organlarına ve dijital alandaki erişim engellerinin çevrimiçi haberciliğe yönelttiği baskılar da bu çemberi tamamlıyor.
Bu baskının en somut yüzü ise cezaevlerinde görülüyor.
Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın 26 Nisan 2026 tarihli güncel listesine göre cezaevinde 14 gazeteci ve medya çalışanı bulunuyor. TGS’nin dava dosyalarını inceleyerek hazırladığı bu listede serbest gazeteci Ali Barış Kurt, Zaman gazetesi yazarı Ali Ünal, DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, ETHA muhabiri Elif Bayburt, Eylül Sanat Edebiyat Dergisi editörü Erdal Süsem, Odak Dergisi sahibi ve yazı işleri müdürü Erol Zavar, Atılım Gazetesi sahibi ve yazı işleri müdürü Hatice Duman, BirGün muhabiri İsmail Arı, Taraf yazarı Mehmet Baransu, TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Ekmek ve Adalet Dergisi Ankara Temsilcisi Mustafa Gök, ETHA gazetecileri Nadiye Gürbüz ile Pınar Gayıp ve Mücadele Birliği Dergisi yazı işleri müdürü Sami Tunca yer alıyor.
TGS’nin kayıt altına aldığı isimlere ek olarak DİHA muhabiri Ziya Ataman, Azadiya Welat’tan Semih Elitaş, PİRHA Dêrsim muhabiri Cihan Berk, Özgür Halk Dergisi’nden Devrim Ayık, Sabah Egeli Gazetesi Haber Müdürü Ahmet Uzan, Aydın Denge Genel Yayın Yönetmeni Emin Aydın, Samanyolu TV Genel Yayın Yönetmeni Hidayet Karaca, Kulis TV Yayın Yönetmeni Mehmet Yetim, Mezitli FM Genel Yayın Yönetmeni Miktat Algül, Murat Çapan, ETHA muhabiri Müslüm Koyun, Samanyolu Haber Radyo’dan Osman Çelik, TRT çalışanı Özden Kınık, Cihan Haber Ajansı’ndan Recai Morkoç ve gazeteci Zihni Çakır da anılıyor.
Bir başka çalışmaya göre de dezenformasyon yasası yürürlüğe girdiğinden bu yana 83 gazeteci 114 kez “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Böylece yargı baskısı, artık sadece istisnai dosyalarla değil, gündelik habercilik pratiğinin neredeyse doğal riski haline gelmiş durumda.
Avrupa cephesine bakıldığında da tablo rahatlatıcı değil. 22 AB ülkesinden 43 insan hakları örgütünün katkısıyla hazırlanan kapsamlı bir çalışma olarak şekillenen Liberties 2026 medya özgürlüğü raporu Avrupa’da da medya özgürlüğünün merkezkaç siyaset trendleri ve yapısal kırılganlıklar nedeniyle kötüleştiğini ortaya koyuyor.
The Guardian’ın aktardığı bulgular, medya sahipliğinin giderek daha fazla birkaç güçlü elde toplandığını, kamu yayıncılarının siyasi müdahale ve bütçe baskısı altında kaldığını ve medya güveninin birçok ülkede tehlikeli biçimde eridiğini gösteriyor.
Medya sahipliği konusu Avrupa’nın yumuşak karnı haline gelmiş durumda. Raporda Fransa’da Vincent Bolloré’nin artan medya etkisi ve Macaristan’da Viktor Orbán’a yakın yapıların medya alanındaki hakimiyeti dikkat çekici örnekler olarak öne çıkıyor.
Bunun yanında gerçek sahiplik yapılarının birçok ülkede şeffaf olmaması, yurttaşın önüne gelen haberin hangi ekonomik ya da siyasal ağın süzgecinden geçtiğini bilmesini zorlaştırıyor.
Kamu yayıncılığı da benzer baskılar altında: Macaristan’da kamu medyasının propaganda aygıtına dönüştüğü, Slovakya’da benzer risklerin güçlendiği, Fransa’da kamu medyasını tek çatı altında toplama girişimlerinin editoryal bağımsızlık açısından tartışma yarattığı biliniyor. Buradaki tek umut ışığı, Macaristan seçimleri ardından medya sektörününün özgürlük, bağımsızlık ve çoğulculuğa dönme ihtimalinin yükseliyor olması.
Bütün bunların doğal sonucu bir güven erozyonu. Guardian’ın aktardığına göre AB içinde yalnızca üç ülke görece yüksek medya güveni düzeyine sahipken, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan en düşük güven seviyelerinde. Düşük güvenin arkasında opak sahiplik yapıları, siyasi müdahale, zayıf düzenleyici çerçeve ve bağımsız gazeteciliğin ekonomik olarak kırılganlaşması yer alıyor. Yani sorun yalnızca “medya saldırı altında” cümlesiyle sınırlı değil; daha derinde, kamuoyunun gerçeklere erişim kanalları da parçalanıyor, eriyor.
3 Mayıs 2026’nın kök gerçeği bu yüzden çok sert: Medya özgürlüğü artık sadece habercilerin mesleki sorunu değil, toplumların gerçeklikle kurduğu ilişkinin kader meselesi.
RSF küresel gerilemeyi soğuk verilerle kayda geçirirken, Liberties Avrupa’nın kendi içinde bile demokratik güvencelerin aşındığını ortaya koyuyor;
Türkiye ise hem sıralamadaki sert düşüşü hem cezaevindeki gazeteci tablosu hem de medya sahipliğindeki yoğun siyasi kontrol nedeniyle bu çöküşün en önde giden, en görünür ve geri dönüşü en zor örneklerinden biri olarak dikkatleri çekiyor.
Yavuz BAYDAR



