Sosyal Medya

Yavuz Baydar

Yavuz Baydar Yazdı: ‘Gitgide Karışan Dünyada Türkiye’nin Bulanık Koreografisi; Yalnızlığa Karşı Yer Açma Çabası…’

Türkiye-Avrupa ilişkileri daralıyor, Ankara dış politikada yeni manevra alanlarında ilerlemek için bu ilişkilerin sınırını da test ediyor. Son haftalardaki dört gelişme, ekonomik bir fotoğraf...

Yavuz Baydar Yazdı: ‘Gitgide Karışan Dünyada Türkiye’nin Bulanık Koreografisi; Yalnızlığa Karşı Yer Açma Çabası…’

Kargaşa, huzursuzluk ve oynak çok kutupluluk dünyasında gelişmeler çok hızlı. Eşyanın tabiatı böyle: Çiviler çıkıp vidalar gevşedi mi, yapı çatırdamaya başlar. Bütün bu sarsıntılar, çapraz rüzgarlar ve yüksek gerilim ortamında Türkiye’nin serüveni özellikle izlemeye değer.

Nisan ayı sona ererken, Türkiye dış politikasında aynı anda hareketlenen dört farklı eksenin birbirini beslediği ve birbirine karşı dinamikleri de “pişirdiği” bir kırılma anına tanıklık ettik: 23-24 Nisan’da Kıbrıs merkezli AB zirvesinde savunma mimarisinin sertleşmesi, 19 Nisan’da Antalya Diplomasi Forumu’nda orta ve orta-altı güç diplomasisiyle kurulan vitrin, 23 Nisan’da Türkiye–Birleşik Krallık stratejik ortaklık çerçevesinin imzalanması ve son olarak da 27 Nisan’da Avrupa Parlamentosu Güvenlik ve Savunma Komitesi’nin (SEDE) Türkiye’yi yeni savunma projelerinden dışlayan dramatik hamlesi.

Bunların yanında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 29–30 Nisan’daki Avusturya ziyareti sırasında AB üyeliği konusunda verdiği mesajlar Ankara’nın hâlâ Avrupa kapısını kapatmak istemediğini ama kapının fiilen neredeyse tamamen kapanmakta olduğunu da açık biçimde gösterdi.

SEDE Komitesi’nin 29’a karşı 5 oyla kabul ettiği değişiklik, Türkiye’nin AB savunma işbirliği alanındaki pozisyonunu yalnızca sembolik değil, kurumsal olarak da zayıflatan bir adım oldu. Bunu Kıbrıs’taki AB zirvesiyle birlikte okuduğumuzda resim daha netleşiyor: Kıbrıs Cumhuriyeti, Fransa’nın öncülüğünde AB’nin 42.7 savunma maddesini Doğu Akdeniz’e taşıyarak adayı bir tür ileri savunma platformuna dönüştürmeye çalışıyor.

Türkiye’nin davet edildiği halde —Kıbrıs’ı tanımadığı için— katılmadığı, İsrail’in dışarıda bırakıldığı, buna karşılık bazı Orta Doğu ve Körfez aktörlerinin (Ürdün, Suriye, Mısır, Lübnan ve Körfez İşbirliği Konseyi) çağrıldığı bu çerçeveden çıkan sonuçlar, Ankara’yı AB güvenlik mimarisinin kurucu ortaklarından biri değil, yönetilmesi gereken bir dış unsur gibi konumlandırıyor.

Bu noktada önemli olan, gelişmelerin tek tek değil, hızla üst üste binerek istiflenmesi ve yeni bir resmin şekillenmesi. AB içinde Türkiye’ye savunma alanında erişim daraltılıyor, öte yandan Kıbrıs üzerinden Türkiye’yi çevreleyen bir güvenlik söylemi güçleniyor. Türkiye’nin Avrupa savunma ekosistemi içindeki yerinin kademeli biçimde “yeniden tanımlanması” durumu ile karşıyayız.

Bunun asli sebebi, geleneksel Türkiye dış politikasındaki denge hassasiyetlerinin bir yana bırakılması, ABD ile “hasar onarımının” akim kalması, Kongre’nin gücünün hafife alınması; ayrıca bölgede Mısır, İsrail, Yunanistan’ı aynı safta buluşturacak yayılmacı adımlarda ısrar edilmesi.

Gelişmelerin bu bölümünün Doğu Akdeniz’de odaklanması şaşırtıcı değil. Bu havza, Türkiye hükümetinin ve bazı maceraperest akıl hocalarının marifetiyle şekillenen, uluslararası hukuk alanına yeni bir kördüğüm ekleyen “Mavi Vatan” doktrininde ısrar yüzünden bir jeopolitik laboratuara dönüştü. Emekli bazı amirallerin son derece tartışmalı icadı olan “Mavi Vatan” Ankara’da kabul gördüğü ölçüde Yunanistan, Mısır ve İsrail’i hareketlendirdi, yakınlaştırdı.

Aynı şekilde, Türkiye’de aşırı milliyetçi ve rövanşist/irredentist kesimlerin “12 ada Yunan işgali altında, geri istiyoruz” diskuru da sadece Atina’yı değil, Paris ve ABD Kongresi’nde de derin tedirginlik yarattı.

Dışardaki algı, Türkiye’de ne iktidar ne de muhalefet kesimi yorumcuların analizlerine yansıyor. Son on yıl içinde Yunanistan’dan Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı not edilmiş, kayda değer açık bir tehdit yok, olmadı. Ankara havada 12 mil sınırının “kabul edilemezliğinde” haklı bir pozisyonda, ama gerisi tartışmalı.

Kaldı ki, Ege’de Yunan adalarında silahlanmaya dair Ankara iddialarına karşı, Türkiye’nin Ege ordusunun tartışmalı varlığı da bir sepette Yunanistan’ın karşı argümanı olarak duruyor. İki taraf da silahlanmanın durması ve moratoryum ilanı için tartışırken Ege Ordusu’nun lağvedilmesi konusu da gündeme gelebilir.

Farkındasınız, söylem son günlerde Atina-Ankara hattında sertleşiverdi. Bu durum, alınan pozisyonların yansıması. Kıbrıs zirvesine paralel olarak, Antalya Diplomasi Forumu bu sertleşen tabloya karşı Türkiye’nin “ben hâlâ merkezdeyim” deme girişimiydi.

Forum, Küresel Güney ve orta güçlerle kurulan bağlantı üzerinden Türkiye’nin jeopolitik dolaşım alanını genişletme amacı taşıyor. Fakat bu, Avrupa kurumları nezdinde yaşanan daralmayı telafi etmiyor.

Öte yandan ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “monarşi” önermeleri, Ortadoğu’da “tekil yetki”nin belirleyici olduğuna dair sözleri de aslında normatif diplomasinin değil, güç siyasetinin yükselişini teyit etti. Bu sözler Türkiye’de sert tepkilere yol açtı, ama dikkat çekici olan, sözlerin “sultanizm” ve “patrimonyalizm” tanımlamalarının ayyuka çıktığı Türkiye’nin resmi kesiminde sessizlikle karşılanması.

Antalya Forumu’na Barrack’ın çıkışı damga vurdu, evet, ama şu önemli: Antalya, Ankara’nın “hala oyuncuyum” mesajını yeniden üretiyor, ama AB savunma kararlarını değiştirmeye yaramayacak.

Forum, yenilikçi bir diplomatik sahne olsa da bir strateji yerine geçiyor mu? Kargaşa düzeninde Ankara en azından orta ölçekli ülkeler nezdinde avantaj alanını genişletme niyetinde. Öte yandan, Türkiye’nin son yıllarda Körfez monarşileri ve bölgesel otoritelerle daha pragmatik ilişkilere yönelmesi de ideolojik tutarlılıktan çok jeopolitik hasarı azaltma amacını gütmekte.

Tekrar Kıbrıs AB zirvesine ve bunu izleyen Fransa-Yunanistan-Kıbrıs savunma çerçevesinin şekillenmesine dönelim. Ankara-Londra stratejik ortaklık çerçevesi bu tablo içinde en rasyonel karşı hamle olarak görünüyor. Londra ile kurulan bu eksen, Ankara’nın AB içinde tıkanan alanları NATO, savunma sanayii, teknoloji ve enerji üzerinden dolaylı biçimde aşma çabası. Fransa’nın Kıbrıs’ta Yunanistan’la savunma hattı kurduğu, AB’nin Türkiye’yi projelerden dışlamaya yöneldiği bir ortamda İngiltere ile yakınlaşma, Avrupa içi çatışmalar arasından kaldıraç üretme girişimi.

Malum, Kıbrıs’a savaşta isabet eden roket saldırısı İran’a bağlandı, ama hedef alınan alan, İngiltere’nin toprak egemenliği altındaki Akrotiri askeri üssü. Birleşik Krallık, Türkiye gibi Kıbrıs’ta garantör üç ülkeden ikisi.

Dolayısıyla, Kıbrıs-Fransa yakınlaşmasına karşı, Türkiye de İngiltere ile savunma ve enerji işbirliğini derinleştiriyor. Bu hamlenin bir başka arka planı daha var: Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la yakınlığı bariz ise de, Ankara F-35 ve diğer savunma unsurları konusunda Washington’daki blokajı kolay kolay aşamayacağını da anlamış durumda. Şimdi hedef savunmada Londra ile telafi kanallarını açmak.

Öte yandan, İngiltere, AB değil. Dolayısıyla bu ortaklık Türkiye’ye kısa ve orta vadede diplomatik nefes sağlayabilir; ama AB üyelik sürecinin yerine geçmesine imkan yok. Yani bu, Avrupa’ya dönüş değil, Avrupa’nın dışında kalırken Avrupa ile temas sürdürme formülünü güçlendirecek.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Avusturya Dışişleri Bakanı Beate Meinl-Reisinger

Bu bağlamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Avusturya ziyaretinde —ve öncesinde de— söylediği sözler önem kazanıyor. Fidan, AB’nin Türkiye’nin üyeliğine dair açık bir siyasi irade göstermesi halinde Ankara’nın pozisyonunu yeniden değerlendireceğini, uyum için gerekli adımları atacağını söyledi. Bu cümle, diplomatik olarak son derece kontrollü: Topu Brüksel’e atıyor, Ankara’yı tamamen vazgeçmiş göstermiyor, aynı zamanda üyelik kapısının neden açılmadığını AB’nin siyasi irade eksikliğine bağlıyor.

Türkiye’de buna gelen yarı-destekleyici yorumların ortak noktası da buydu: Fidan’ın söylemi, “üyelik defteri kapanmadı” mesajı veriyor, ama aynı zamanda AB’nin ikiyüzlülüğünü teşhir ediyor, diye okundu.

Suçun büyük payını AB’ye yüklemek, Türkiye’de —iktidar karşıtı yorumcular da dahil— geleneksel konformizmin yeniden telaffuzu.

Türkiye’nin AB perspektifinin Gezi ile büyük hasar aldığı, kamu ihale sistemindeki çürüme ve paralel gelişen insan hakları ihlallerinin üzerine tuz biber ektiği, ülkede cezaevlerinde yatan siyasi mahpus sayısının en az 40 bin olduğu, bunlara en son CHP’lilerin de eklenmesi ile, Türkiye’nin genişleme çemberinin bir daha dönmemek üzere dışına savrulduğu da, bilinen ama konformizm nedeniyle dile getirilmeyen gerçekler. Daha kısa bir deyişle, 2017 imzalı tek adam rejimi kaldığı sürece Türkiye’nin AB üyeliği bir hayalden ibaret. Hele, Orban gibi bir Erdoğan taklitçisinden birliğin yeni kurtulduğu ve nefes aldığı düşünüldüğünde.

Tüm bu foto karelerine bakınca akışkan bir pozisyon arayışı söz konusu Ankara açısından.

Bir yandan Kıbrıs zirvesi üzerinden savunma entegrasyonu derinleşiyor, bir yandan SEDE kararıyla Türkiye’nin savunma projelerine erişimi daraltılıyor, bir yandan da AB içinde Türkiye’nin üyelik sürecini canlandıracak güçlü bir siyasi koalisyon görünmüyor. Tersine, Kavala, Demirtaş, Atalay ve Yalçınkaya gibi kararlardaki kilitlenme ile Avrupa Konseyi de basıncı artırmakta. Gelişmeler, Kavala dosyası yüzünden Magnitsky yaptırımı önermeye kadar geldi dayandı.

Fidan’ın sözleri teknik olarak doğru ama stratejik olarak zayıf bir zeminde duruyor: Siyasi irade yoksa, kriterlerin teknik olarak karşılanması da yetmiyor. Bu nedenle Brüksel’den gelecek her “açığız”, “yeniden canlandırabiliriz”, “Türkiye önemli ortak” türü mesaj, şu anda gerçek bir üyelik perspektifinden çok diplomatik nezaket veya sınırlı angajman sinyali işlevi görüyor.

Oysa, pratik gerçeklik şu: AB üyelik süreçleri en azından asgari düzeyde belli kriterlerle buluşma oranına akıyor; oryantal “aldım-verdim” pazarlıkları ile değil. Ankara uyuşmazlıkların her birini bilek güreşi gibi algılamakta ısrarlı.

Her şeye rağmen, ortada ciddi bir üyelik kırılması yok, ama üyeliği gerçekten yeniden mümkün kılacak bir siyasi mutabakat da yok ve muhtemelen olmayacak.

Tüm bu resim kareleri Türkiye dış politikasının koreografisini biraz daha netleştiriyor: Ankara, Avrupa ile bağını koparmak istemiyor; fakat Avrupa da Türkiye’yi mevcut güvenlik mimarisinin kurucu parçası olarak görmek istemiyor. Türkiye bu çelişkiyi İngiltere, orta güç diplomasisi ve bölgesel pragmatizmle yönetmeye çalışıyor. Ancak, yapısal eğilim değişmedikçe üyelik söylemi Ankara için bir stratejik hedef olmaktan çok Avrupa ile ilişkiyi tamamen koparmamaya yarayan bir diplomatik hatırlatma olarak kalmaya devam edecek.

Ankara, son 20 yılda ters istikamete açılan “geri vites”le ilgili bir muhasebe yapacak mı? Yoksa, uzaklaşma ve yalnızlaşma, yoksullaşma devam mı edecek? Bunları izleyip göreceğiz.

Yavuz BAYDAR

 


İLGİLİ HABERYavuz Baydar Yazdı: Yavuz Baydar Yazdı: “Kavala’yı Özgürlüğünden Mahrum Edenler”e Yaptırımlar Avrupa Konseyi’nin Gündeminde…

İLGİLİ HABERYavuz Baydar Yazdı: Sesli Belgesel / 24 Nisan 1915; Istanbul’un Seçkin Ermeni Aydınları Nasıl Tutuklandı?Yavuz Baydar Yazdı: Sesli Belgesel / 24 Nisan 1915; Istanbul’un Seçkin Ermeni Aydınları Nasıl Tutuklandı?

İLGİLİ HABERYavuz Baydar Yazdı: Yavuz Baydar Yazdı: “Düşgücünün Hudutlarını Yıkan “Gümrükçü”, Başyapıtlarıyla Paris’i Yeniden Büyülemekte”

İLGİLİ HABERYavuz Baydar Yazdı: Büyük Petrol Şirketlerinin Savaş Vurgunu; İlk Ayda Saatte 30 Milyon Dolar Kâr Elde Ettiler!Yavuz Baydar Yazdı: Büyük Petrol Şirketlerinin Savaş Vurgunu; İlk Ayda Saatte 30 Milyon Dolar Kâr Elde Ettiler!

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler