Gündem
Yavuz Baydar: Türkiye-AB: Tatlı masallar, acı gerçekler
Yavuz Baydar Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’un geçenlerde Brüksel’de bir grup muhabirle yaptığı toplantıda dile getirdiği görüşler, birkaç…
Yavuz Baydar
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’un geçenlerde Brüksel’de bir grup muhabirle yaptığı toplantıda dile getirdiği görüşler, birkaç açıdan Türkiye ile AB arasındaki algı uçurumunun ne kadar derinleştiğini, bunun asıl nedeninin Türkiye’de medyanın — kendisini muhalif olarak konumlandıran kesim de dahil — kamuoyunu nasıl “mağdur Türkler, sorumluluk AB’de” şeklinde yalan-yanlış yönlendirdiğini de hatırlattı.
Makas o kadar açık ki, mevcut rejim temel parametreleri söylem yerine eylemde değiştirmediği sürece kapanması pek mümkün görünmüyor.
Yani ortada şu anda “umutsuz bir vaka” var.
Sanchez Amor 11 sayfalık bir Türkiye raporu taslağını 25 Şubat 2026’da AB’nin AFET (Dış İlişkiler) Komitesi’ne sunmuştu. Metin AB Komisyonu’nun 2025 raporunu esas alıyor. İçeriği tahmin edileceği gibi öyle pek iyimserlik telkin eden cinsten değil.
Taslakta Türkiye’ye vize serbestisi için kalan altı kriteri (özellikle terörle mücadele yasası reformu) tamamlaması çağrısı yapılıyor; demokrasi gerilemesi, otoriterleşme eleştirileri ağır basıyor, AB-Türkiye ilişkilerinin güçlenmesi için yükümlülükler vurgulanıyor. Taslak komite tartışmalarından sonra Parlamento genel kuruluna gidecek, nihai rapor muhtemelen Nisan-Mayıs 2026’da oylanarak kabul edilecek.
Sanchez Amor’un yaptığı açıklamalar, Türkiye’de insanların kafasını iyice karıştıran iki “mitos”un yeniden sorgulanmasına davet niteliğinde; en azından bir tartışmayı tazelemeye davet.
Raportör iki konuda açık konuşuyor:
Birincisi, “AB’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin AB’ye ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyduğu” ve “Türkiye’nin askeri gücünün tek başına Avrupa Birliği’ne üyeliğin kapılarını açacağı” şeklinde (yabancı medyada da) yansıtılan işlenen iddialar.
İkincisi ise, vize serbestisi konusunda AB’yi blokajda tek sorumlu olarak gösteren, kasıtlı olarak bu tavrı sürdüren taraf olarak gösteren yaygın görüşler.
Birincisi ile ilgili olarak şunları söylemiş muhabirlere:
“Gerçekçi yaklaşımlar getirmenin iyi olacağını düşünüyorum. Birkaç ay önce Brüksel’de ‘Avrupa Birliği – Türkiye İş Zirvesi’ düzenlendi. Ve o zirvede önde gelen Türk işadamlarından birisi, ‘AB’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin AB’ye ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyduğunu’ söyledi. Buraya bu fikirlerle gelmeyin çünkü bu söylem, Türkiye’nin iç kamuoyu için söylenmiş bir söylem. Burada bu propagandayı tekrarlamayın. Türkiye’de duyulması gereken şeyleri burada söylemek iyi değil.”
Bu tür söylemlerin Brüksel’de, veya herhangi bir AB üye ülkesi başkentinde bir kulaktan girip ötekinden çıktığını biliyoruz epey bir süredir… (Aslında tüm argümanları “biz askeri açıdan güçlü bir ülkeyiz, farklıyız, bize kendi değerlerinizi dayatmayın” mealinde Ankara ve statüko yanlısı kanaat önderleri medyada ve kulislerde 1989’da Soğuk Savaş biter bitmez tekrar etmeye koyulmuşlardı ve bunu şimdi yeni bir statükocu kuşak devraldı. Şarkı, aynı şarkı.)
Ocak ayı sonunda DEİK Türkiye-Avrupa İş Konseyleri öncülüğünde bir grup önde gelen 26 iş insanının ortak imzasıyla Financial Times’ta tam sayfa yayınlanan “Türkiye’ye ihtiyacı olan AB’dir” mealindeki bildiri de hafifçe yankılandı ve koridorlarda kayboldu.
Bu çevreler Türkiye’nin genç nüfusu, dinamik ekonomisi, sanayi altyapısı ve savunma sanayii ile AB’ye yeşil dönüşüm, dijitalleşme, gıda güvenliği ve stratejik dayanıklılıkta somut katkı sağlayacağını, yeni dünya düzeninde AB’nin siyasi aktör kalması için Türkiye’ye net üyelik perspektifi ve işbirliği modelleri sunmasının şart olduğunu öne sürmekteydiler.
Ama, Türkiye’de çoğu AKP dönemindeki ballı ekonomik fırsatlardan (ihaleler, kredi olanakları, vergiden muafiyet vs) aslında hayli yararlanmış olan bu çevreler, farkında olarak veya olmadan AB’ye şu mesajı vermekteydiler:
“Üyelik diyoruz ama bakmayın, ortaklık bize kafi”.
Yani, demek istedikleri şuydu: Ülkedeki insan hakları ihlalleri, en son CHP hakkındaki siyasi davalar da dahil, pek umrumuzda değil, bize ekonomik perspektif yeter.
İktidarın çizgisinden farkı olmayan bir yaklaşımdı savundukları: Aldım-verdim tipi ortaklık ilişkisi. Tam da AB’de Türkiye karşıtlığı belli belli çevrelerin istediği.
Nitekim Sanchez Amor da bu gerçeği ifşa ediyor:
“Türkiye’nin durumunda, üyelik süreci, sonsuza kadar var olacak, ancak üyelik sürecinin asıl hedefi olan tam üyeliğe asla ulaşmayacak bir çerçeve haline geldi. AB ile stratejik ortaklık perspektifinin, Türkiye’nin aday ülke olarak görülmesinden daha yaygın kanı olduğunu, AB’nin genişleme sürecinde de yaygın bir kanı olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde ilerleme için hiçbir koşulun bulunmadığı göz önüne alındığında, şu andaki ortam, aramızdaki diğer farklılıkları aşmaya ve daha derin sinerjiler keşfetmeye çalışmak için iyi bir ortam. İlişkilerimizi yürütmek için başka yollar bulmaya çalışmanın şimdi tam zamanı. Bu yaklaşım, Avrupa Komisyonu’nda, Avrupa Konseyi’nde, hatta Avrupa’nın tamamındaki genel durum.”
FT’deki açık mektup ile Türkiye rapor taslağı arasına bir de şu “tatsız” gelişmenin sıkıştığını da hatırlayalım:
TÜSİAD Yönetim Kurulu eski Başkanı Orhan Turan ve Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanı Ömer Arif Aras, 5 Mart 2026’da İstanbul 28. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada hapis cezasına çarptırıldılar. İkili, Şubat 2025 TÜSİAD Genel Kurulu’ndaki konuşmalarında “hukukun üstünlüğü” ve yargı eleştirileri nedeniyle “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan her biri 1 yıl 3 ay 18 gün hapis cezası aldı; hükmün açıklanması geri bırakıldı ve 5 yıl denetim şartı getirildi.
Bu gelişme “Asıl ihtiyacı olan, bizden çok AB’dir” iddiasının üzerine heyula gibi çöktü, AB ile ticaret ve yatırım ilişkilerinin Türkiye’de oluşmuş hukuk harabesinin altında kalmaya devam edeceği yönündeki kaygılara benzin döktü, not edildi. Rapora yansıyacağı da kesin.
Gelelim diğer konuya: Türkiye’de sakız gibi çiğnenen, ve her seferinde suçu AB’ye yükleyip bırakan vize serbestisi meselesine.
Raportöre bu da sorulmuş, o da dilinde tüy bitercesine yanıtlamış:
“Türkiye’nin vize serbestisi için karşılanması beklenen hususlar 72 kriter olarak sıralanıyor. Bu çerçevede Türkiye’nin vize serbestisi için 72 kriterden karşılanması gereken 6 kriter kaldı. Ancak görünüşe göre üst düzey yetkililer bu konuya pek ilgi göstermiyorlar. Türkiye’de yetkililer sorunu yeşil pasaportla ve hizmet pasaportuyla çözmeyi tercih ediyor.”
Demek istiyor ki raportör, “Habire AB’ye sardırıp durmayın, adresiniz Ankara’dır, iktidardır, Saray’dır, oradan hesap sorun, ve çözüm isteyin.”
Hatırlayalım. Neydi bu temcit pilavına dönen altı kriter?
- Terörle mücadele yasasında AB standartlarına uygun değişiklik yapılması,
- Kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasal düzenlemelerin AB standartlarıyla uyumlu hale getirilmesi,
- Avrupa Konseyi’nin yolsuzlukla mücadele önerilerinin tam uygulanması,
- Europol ile operasyonel işbirliği anlaşmasının imzalanması.
- Suç bağlantılı konularda tüm AB üyesi ülkelerle tam işbirliği yapılması,
- Göçmen Geri Kabul Anlaşması’nın tüm unsurlarıyla uygulanması.
Bu kriterlerin karşılanması için AB ile kağıt üzerinde 2016’da bir uzlaşma sağlanmıştı.
Tam 10 yıl oldu, hala halledilecek!
Bu süre boyunca sürekli olarak boş laflarla havanda su dövüldü, ipe un serildi. Eylemde ise hiçbir adım atılmadı.
Bu altı madde içindeki en hassas mesele, birincisi. Terörle mücadele yasasının AB normlarına uyumlu hale getirilmesi demek, “çaya çorbaya limon” şeklinde tatbik edilen mevcut yasanın değişmesiyle birlikte, “sırf siyaseten gıcık olunduğu için” cezaevlerinde yıllardır haksız yere hapislerde süründürülen en az 40 bin siyasi tutuklu ve mahkumun serbest kalması, o saçmasapan davaların düşmesi, işten atılanların işlerine iadesi demek (Gezi mahpusları, CHPliler, KCK, KHK, Gülenciler, avukatlar, gazeteciler vs).
Olacak iş mi? Mümkün değil. Öcalan’a mahsus —ve DEM’in muhalefet işlevini hızla terketmesine yol açan— Umut Hakkı meselesinin bile sarpa sardığı bu ortamda böyle bir “kapsamlı siyasi af” rejim mimarisinin tahkimi tam gaz giderken söz konusu bile olmayacak.
Eurostat ve EUAA verilerine göre 2021-2025 arasında Türkiye’den AB’ye iltica başvuruları toplamda yaklaşık 258 bin. Bu başvuruların temel dayanağı “çaya çorbaya limon” gibi gıcık olunan herhangi bir kişiyi anında terörist ilan etmeye yarayan mevcut ucube yasa.
O halde, vize serbestisi için AB’ye vozurdanmaya lüzum var mı? Başta CHP pek çok çevreden adalet sistemindeki çürüme nedeniyle haykırışlar göğe yükseliyorsa, elbette ki yok.
Ne oluyor peki? Bu durumda sistem, yeşil pasaporta yükleniyor. Herkes, her kesim bu sihirli belgenin peşine düşmüş durumda: Mühendisler, mimarlar, diş hekimleri, veterinerler, mali müşavirler, savunma/havacılık sanayi mühendisleri, yöneticileri. Buna yakında muhtarlar, bekçiler, korucular, emlak komisyoncuları, oto tamircileri vs meslek grupları da katılabilir 🙂
Darphane verilerine göre, basılan yeşil pasaport sayısı 7 milyonu bulmuş durumda. 2026 başında 2 milyonu aşan aktif kullanıcıyla rekor söz konusu. 2023’te 1,8 milyon yeni basılmış, 2025’te 1,4 milyon eklenince, toplam 6,9 milyona ulaşmış bu verilere göre.
Evet, yeni bir kast sistemi ile karşı karşıyayız. En altta Maviler, üstte ise Yeşil ve Kırmızılar. Bu durum Schengen duvarını aşmaya yarıyor tabii, ve AB de bunu tolere etmekte.
Frankfurter Allgemeine gazetesinin geçen yıl sonu verdiği habere göre AB, 85 milyonluk Türkiye nüfusuna doğrudan vize serbestisi tanımak yerine, görece “düşük riskli” olarak görülen, eğitimli ve çalışan (iltica etme olasılığı asgari) kesimin vizesiz dolaşımına sessiz kalarak vize serbestisi tartışmalarını ertelemiş oluyor.
Ama bilinmez. Eğer bu rakam yeni “grupsal başvurularla” mavi pasaportun pabucunu dama atar, onu çöp mertebesine indirirse, ve ülkenin ucube terörle mücadele yasası daha sertleşerek uygulanırsa, ne olacağını kestirmek de imkansız.
Yalanda yaşatılmayı reddedelim, şimdilik yeterli.
