Çetin Ünsalan Yazdı: ‘Rezerv artarken…’
22 Ocak 2026Ekonomi yönetiminin son dönemde en çok reklamını yaptığı konuların başında rezervlerde bulunan miktar geliyor. Öncelikle rezervlerinizin güçlü olması önemli. Bilhassa ani para hareketlerine müdahale edilebilmesi, spekülasyonlardan ekonominin korunması ve döviz bazlı ödemelerin gerçekleştirilebilmesi adına nakit rezerv miktarı daha da kritik.
Çünkü bahsedilen rakamların hepsi, kasanızda nakit olarak durmuyor. Bir dönem eksi 60 milyar dolarda gezen bir rezervin bugün yükseltilmiş olması da memnuniyet verici. Anlaşılan o ki, bu yaklaşım devam edecek.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı koordinasyonunda hazırlanan ve 2026-2028 dönemini kapsayan yeni Katılım Öncesi Ekonomik Reform Programı’nın ortaya koyduğu hedeflerden bunu daha iyi anlıyoruz. Diyor ki:
“TCMB, para politikasının etkinliğine ve finansal istikrar açısından uluslararası rezervlerin güçlendirilmesine büyük önem verirken bu doğrultuda, piyasa koşulları elverdiği müddetçe rezervlerin artırılması yönündeki strateji sürdürülecek. Banka, uluslararası rezervleri sırasıyla, güvenli yatırım, likidite ve getiri öncelikleri doğrultusunda yönetmeye devam edecek.”
Evvela bu kötü bir yaklaşım değil. Özellikle dünyadaki gelişmelere de paralel altın rezervlerinin arttırıldığını düşünürsek… Fakat meseleyi bir rezerv fanatizmine ve reklamına çevirmeden önce, bu rezervlerin sağlıklı bir ekonomik yansıma olup olmadığını da tartışmamız gerekiyor.
Öncelikle altın birikiminin ons bazında değer kazanmasından doğan fiktif değer artışlarıyla, maliyetinin tam olarak ne olduğunu bilemediğimiz swap anlaşmalarını bunun içinde ayıklamamız lazım. Sonra da elimizdeki kullanılabilir nakit paranın ne olduğuna bakmamız gerekir.
Fakat bunlar güncel gelişmeler içinde yönetilebilecek ve istiyorsanız gerçekle yüzleşerek rakamı sadeleştirecek hamleler. Bunun farkındaysanız ve algı tercihi yapıyor, sermaye akışını sağlayamadığınız için maliyetli de olsa para kullanmayı tercih ediyorsanız bu başka bir boyut; tartışılabilir.
Lakin gerçek bir rezerv birikiminin güvence olabilmesi sadece rakamla ilintili bir durum değil. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen ya da bunun faturasını çalışanlara ödeten bir işletmenin kasasında kaç para olduğunun bir anlamı yoktur. Günün sonunda sürdürülebilir bir yaklaşım eseri olmadığı açık bir fotoğraf haline dönüşür.
Mesela Türkiye ekonomisi dış ticaret fazlası mı veriyor? Kasasına koyduğu, kazandığı para ile mi rezerv yapıyor? Ekonomi cari fazla veriyor da, biz bu fazlayı rezervde tutmak için mi değerlendiriyoruz?
Ne yazık ki eksi veren bir ekonomiyle, sürekli artan bir bütçe açığıyla, kuru sabit tutmak adına 2 senede iki katını aşan bir faiz ödemesiyle bu rezervi topluyor, düşük kurdan rezerv biriktirip, dıştan değil, içten birikimi hedefliyorsanız, sağ cepten sol cebe tartışması bir yana, gerçekçi bir kazanım elde etmiyorsunuz demektir.
Hele ki kuru sabitleyip, görece yüksek faizle carry trade parası içeride kalsın diye maliyet ödeyip, emeklinizden ücretlinize kadar insanların gırtlağından kesip, bir de daha çok vergi ödeyerek bu açığı finanse etmeyi sürdürüyorsanız, burada kasada kaç paranızın olduğunun önemi yoktur.
Çünkü artı veren ekonominin değil, sürdürülemezliğe koşan bir ekonominin imzasını atıyor ve bunun da bedelinin ödenmesi istiyorsunuz demektir. Farkındaysanız hiç rezerv rakamından bahsetmedim. Zira o sadece bir rakam. Önemli olan yapısı. Gerçekten rezerv biriktirmekten mi bahsediyorsunuz? O zaman ekonominin üretimden finansa yapısını tartışalım.


