Sosyal Medya

Genel

Ümit Özlale yazdı:  Esencılıs’tan Maraş’a: Türkiye’de Emeğin Serencamı

    “Bozulduğu zaman insandan daha korkunç bir yaratık yoktur” demiş Tolstoy. Bu içinden geçtiğimiz süreci bundan daha iyi özetleyen…

Ümit Özlale yazdı:  Esencılıs’tan Maraş’a: Türkiye’de Emeğin Serencamı

 

 

“Bozulduğu zaman insandan daha korkunç bir yaratık yoktur” demiş Tolstoy. Bu içinden geçtiğimiz süreci bundan daha iyi özetleyen bir cümle gelmiyor aklıma.

Bu senenin başında Ankara’ya taşınmadan önce dört senem Esenyurt’ta geçti. Nam-ı diğer Esencılıs! Miss Uganda yarışmasının yapıldığı yere yürüme mesafesinde oturuyordum. Gözümün önünde her milletten sapık erkeklerin yine her milletten küçük kızları taciz ettiğine şahit oldum. Çöpten babasının topladığı yemekleri bekleyen çocukları da gördüm, gece daha pahalı şampanya patlatmak için gündüz çatışan Suriyeli çeteleri de… Ne tesadüftür ki aynı zamanda uluslararası bir organizasyon için Suriyelilerin Türkiye’deki işgücü piyasasına etkilerini araştıran bir rapor hazırlıyorduk. Yani anlayacağınız işin hem pratik hem de akademik tarafında dopdolu geçen bir dört yılım ve bu süre içinde maalesef Suriyelilerden nefret eden bir oğlum oldu. Ben de izlediği berbat ve art niyetli politikalar sonucunda koca bir ülkeyi denetimsiz bir mülteci kampına çevirenlerden ve bu insanları birer “nefret objesi” haline getirenlerden nefret ettim.

Yazılacak çok şey var ama ben işe daha iyi bildiğimi düşündüğüm ekonomi çerçevesinden yaklaşayım. Bugün yaşadıklarımız ve ortaya çıkan gerginlik ve dram yoksulun yoksula kırdırılmasından başka bir şey değil. Birkaç örnekle açıklamaya çalışayım…

Trakya’da çiftçilik yapan bir dostumdan daha yeni dinledim. Jandarma köylerindeki Afganları almak için geldiğinde çiftçilerle beraber köy muhtarının bir olup jandarmaya “Afganlara dokunma” diyerek karşı çıktığını anlattı. Bu olayı göç çalışan bir akademisyen dostumla paylaştığımda bana Afganların piyasada çok sevildiğini, hayvancılık, tarım, inşaat gibi en ağır işleri gıkları çıkmadan yaptıklarını söyledi. Kırsaldaki saha çalışmaları da bunu gösteriyor: Türkiye’de içi vatan sevgisiyle dolu küçük çiftçimiz de göçmen çalıştırmaya bayılıyor. Yani bir yandan bu insanları toplumsal hayatta görmek istemiyor, diğer yandan da emeğini tepe tepe kullanıyor. Bu ülkede yoksul bile yeri geldiğinde göçmen emeğini sömürmekten geri durmuyor.

Bu durumu en iyi anlatan anekdotlardan birini mobilya sanayisiyle ünlü bir ilçemizde dinledim. Oradaki büyük bir üretici “Ben Suriyeli çalıştırıyorum çünkü ne dersem yapıyorlar. Hem verimliliğimiz arttı hem de maliyetlerimiz hamdolsun düştü. Ama onları şehir merkezinde, eşimin kızımın geçtiği yerlerde de görmek istemiyorum. İstiyorum ki bu insanlar kendi mahallelerinde bize karışmadan yaşasınlar. Evden işe, işten eve gitsinler”. Bu sanayicimizin dediklerini yaptığımız akademik çalışmalar da doğruluyor. Suriyelilerin yoğun yaşadıkları yerde küçük ve orta ölçekli işletmelerin verimliliği artarken ücretler de düşüyor. Kayıt dışı istihdam azalıyor çünkü eskiden kötü koşullarda güvencesiz çalışan Türk işçiler işgücünden çıkarken yerini daha kötü koşullarda yaşamayı ve çalışmayı kabul eden Suriyeliler alıyor. Yani yoksul daha yoksulla ikame ediliyor.

Bu süreçten en çok zarar gören de kadın emeği. Pandemiden önce tarımda çalışan kadın işgücü kaybının yılda 400 bin civarında olması bunun en iyi örneklerinden. Üstelik sadece tarımda çalışan kadın işini kaybetmiyor. Yine yaptığımız çalışmalar imalat sanayinde kalifiye olmayan kadın işgücünün en olumsuz etkilenen çalışan grubu olduğunu söylüyor. Nitelikli kadın çalışanlar da büyük ihtimalle yaşadıkları bölgenin artık güvenli olmamasından dolayı başka bir bölgede iş aramaya başlıyorlar. Bütün bunları anlattığınızda işverenden hep aynı bahaneyi duyuyorsunuz: “Biz de Türk işçi çalıştırmak istiyoruz ama verdiğimiz ücretleri beğenmiyorlar”. Yani iş yoksulun daha yoksula kırdırılmasına, çalışanlara daha kötüsünün bile mümkün olduğunu gösterip onları sindirmeye dönüşüyor. Daha sonra da hem devleti yönetenler hem de yoksulun emeğini sömürenler arkasına yaslanıp olan biteni seyrediyorlar.

Devam edelim. Kahramanmaraş’taki çok başarılı bir tekstilci Suriyelilerin gelmesiyle sanayi sitelerinde çalışan Türklerin işini kaybettiğini, kendilerinin de bu işini kaybeden Türklerden nitelikli olanlarını uygun koşullarda istihdam ettiğini söyledi. Bundan yıllar önce Kahramanmaraş’ın hemen yanı başında Hatay’da bir sanayici de Suriyeli çalıştırmaya bayıldığını söyleyip onlara nasıl davranırsa davransın Suriyelileri ölümden kurtardığımız için bize müteşekkir olmaları gerektiğini anlatmıştı.

Gelelim işin biraz daha can acıtıcı yanına. Bu ülkede İstanbul’un orta yerinde çoğunluğu Suriyeli olan kızlar yaşına göre kategorize edilip, her yaş grubuna da bir meyve ismi verildikten sonra satılıyor. Organ mafyası kol geziyor. Savaştan etkilenen, yani işkenceye ya da tecavüze maruz kalmış bir gruba yapılan eğitimde içimi en çok acıtan şey bu bireylerin bir haftalık tatili ömür boyu kullanabilecekleri bir beceri eğitimine tercih etmeleri olmuştu. Tatili daha çok sevdikleri için değil, bir hafta sonrasını önemsemedikleri ve hayatla bağlarını çoktan kopardıkları için tek istedikleri şey sonuna geldiğini düşündükleri hayatlarında finali bir tatil ile yapmaktı.

Yaşanan bütün bu rezillik nasıl azalır? Ekonomi politikası açısından işe nasıl başlanması gerektiği belli: Devlet denetim ve yaptırım gücü ile kayıt dışı ve yasa dışı faaliyetlerle mücadele ederek özel sektöre kayıtlı ve güvenceli istihdam dışında bir yol olmadığını anlatacak. İşte tam da bu noktada aklıma Artagan projemiz ve bu projeye yapılan yorumlar geliyor. Bu projenin Rothschild ailesinin yeni bir küresel oyunu olduğunu yazanları ya da kölelik sisteminin kamufle edilmiş hali olduğunu beyan eden siyasi paranoyakları kastetmiyorum! Artagan’ın özünde de Türkiye ekonomisinin yüzde otuzunu oluşturan ve Türkiye’yi geriye götüren kayıt dışı ekonomi ile mücadele var. Bunu da yeni dönemin sunduğu teknolojik yenilikleri kullanarak başarmayı hedefliyor. Hiçbir gelişmiş ve kalkınmış ekonomide bu kadar yüksek bir kayıt dışı ve yasa dışı faaliyet göremezsiniz. Biz büyük bir hevesle projemizi anlatırken iş dünyasının azımsanmayacak bir kısmı bu projeye kayıt dışı ekonominin Türkiye’nin bir gerçeği dolduğunu (bizde değiştirilmesini istemediğimiz şeylere gerçek deyip işin içinden çıkma adeti vardır!) ve tampon vazifesi gördüğünü söyleyerek mesafeli duruyor. Aslında birçoğunun karşı çıktığı, devletin denetim gücünün kayıt dışı yollardan elde edilen iktisadi çıkarları yok edecek olması ve ekonomide hesap verilebilirliğin, şeffaflığın sağlanması. Yani Adorno’yu anarak iş dünyamızda “yanlış bir hayatı doğru yaşama” isteği var desek hata yapmış olmayız.

Özetlemek gerekirse, AKP döneminde bütün şiddetiyle uygulanan neoliberal politikalar ve her türlü kazancın adeta kutsanması bozulan bir toplum yapısını ve ikiyüzlülüğü beraberinde getiriyor. Toplum olarak müteşebbis yanımız en yoksulundan en zenginine kadar göçmen emeğini kullanmakta bir beis görmezken diğer yanımız bu insanları kolayca bir nefret objesi olarak görebiliyor. Bu çelişkili kafa yapısını değiştirmeden ve başıbozukluğu Türkiye’nin bir gerçeği olmaktan çıkarmadan göçmen meselesi başta olmak üzere birçok yapısal soruna sağlıklı yaklaşamayacağımızı düşünüyorum. Sahi biz toplumun bütün kesimleri olarak yapısal sorunlarımızı çözmek istiyor muyuz? Saha tecrübelerime dayanarak bu yapısal sorunlara kalıcı çözümler getirmenin birçoğumuzun işine gelmediği için ertelendiğini ve her seferinde de hedefin saptırıldığını görüyorum. Ortaya da çıka çıka “çok seviyorsan evinde göçmen besle” gibi bir insanı bakıma muhtaç bir hayvana indirgeyen sığ fikirler çıkıyor.

Son olarak, bu kriz emeğinin daha ucuza kullanılacağı yeni yoksullar üretiyor ve iş bir süre sonra yoksulların rekabet ettiği, devleti yönetenlerin salak saçma laflarla bu durumdan hayaller devşirdiği, bu kaostan çıkar sağlayanların da işine geldiği için sustuğu bir drama dönüyor. Yoksulların rekabetinden de nefretten, şeytanlaştırmadan, insanı insan yapan değerlerin bozulmasından başka bir şey çıkmayacağını hem günümüz hem de tarih bize çok iyi gösteriyor.

Tolstoy’la başladık, François de la Rochefoucauld ile bitireyim: İkiyüzlülük ahlaksızlığın erdeme duyduğu saygıdır demiş kendileri. Üzerinde düşünmeye değer bence…

 

Yazarın izniyle, Medium.com sitesinden yeniden yayınlandı

 

Veysi Dündar yazdı: Kıbrıs Barışının Mimarlarına Vefasızlık

 

FÖŞ yazdı: Dünya  ekonomisi nereye koşuyor?

 

Dr Murat Kubilay yazdı:  Piyasalar Godot’yu beklerken…

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler