Sosyal Medya

Murat Kubilay Yazdı: Ekonomi Emin Ellerde; AKP’li Yıllar

6 Kasım 2019

Geçmişe bakıp söylemesi kolay olsa da çok az kişi 3 Kasım 2002 tarihi itibarıyla Türkiye’nin kaderinin kökten değişeceğini öngörebilmiştir. Bu değişimlerden belki de en keskin olanı ekonomide yaşandı. 24 Ocak 1980’den itibaren Türkiye’de uygulanmak istenen neoliberal düzen; Erdoğan ve AKP’nin kendilerine özgü yorumlarıyla iktisadi kararlara esas oluşturdu. Öyle ki Erdoğan görevini bugün bıraksa, ekonomideki izi uzun yıllar boyunca görünür olmaya devam edecek.

Türkiye, gelişmiş ülkelerden biraz daha gecikmeli olsa da çok daha kararlı bir şekilde özelleştirmelerin arttığı, finansal serbestleşmenin önünün açıldığı, kamunun küçültülerek üretimden çekildiği yeni bir yola doğru dümen kırdı. Ülkemizin yarı gelişmişliğinin neden olduğu zayıf kurumsallaşma, açgözlü sermaye ve onun dış alemle olan çıkar bütünlüğü neticesinde iktidar dümeni bu derece sert kırabilecek bir gücü kendisinde bulmuştu.

Bu yazıda 2002’den günümüze Türkiye ekonomisinin genel gelişimini ifade edeceğiz. Büyüme, enflasyon, cari açık, işsizlik, bütçe ve özelleştirme, diyerek nedenlere detaylı bir şekilde girmeden sonuç odaklı bir analizde bulunacağız. Bu yazı ile AKP’nin ülke ekonomisini götürdüğü yeri görme imkânı bulmakla birlikte; büyüme ile kalkınma arasındaki büyük ayrımı da gözlemleme şansınız olacak. Çünkü ilkini bozuk düzenin sultanı olmak isteyenler, ikincisini ise o düzeni devirip yerine insancıl olanını inşa etmek isteyenler hedefler.

Öncelikle hem başarı hem de başarısızlığa ilişkin bir noktayı en baştan netleştirmek gerek. Kasım 2002’de seçilen bir partinin olumlu veya olumsuz fark etmez; tüm kararlara hızlıca etki etmesi mümkün değil. Örneğin 2003 yılındaki büyümeyi de enflasyonu da doğrudan AKP etkileyemiyor. Üstelik önceki dönemlere ilişkin avantaj ve dezavantajları da üstlenmek durumunda kalıyor. Yine 2008 küresel finansal krizinden zarar görülmesinin nedeni dış açıklığı yaratmak hariç AKP değil. Ancak ardından gelen küresel para bolluğunun da oluşturduğu elverişli koşullardan AKP sorumlu değil.

Fakat Erdoğan, tüm bu süreci sevabıyla günahıyla kendisine ve partisine mal etmeyi tercih ediyor. Ötesi,17 yılı içine alan aralıksız bir dönem olması neticesinde; değişen sistem, yöneticiler ve ekonomi idaresine rağmen; bu dönemi ‘AKP’li Yıllar’ adı altında bir bütün halinde değerlendirmek hatalı olmaz.

GSYH’deki değişim ile yani dünyanın birçok ülkesinde hükumetlerin ekonomideki başarı çıtası olarak koydukları en temel gösterge olan büyüme oranı ile başlayalım. 2003 yılı başından en son açıklanmış veri 2019 2. çeyrek sonuna kadar olan ortalama büyüme oranı %4,7.

Bu oran gelişmiş ülkeler için oldukça yüksek, çünkü bu ülkeler halihazırda belirli bir potansiyele ulaşmış oldukları için %3’ü aşan düzenli büyüme oranına bile yaklaşamıyorlar. Birikimli bir şekilde bakarsak 2002’de 100 endeks değerindeki GSYH, bugün 214 değerine ulaşmış. Örneğin aynı dönemde Japonya yalnızca 112 endeks değerine ulaşacak kadar büyüyebilmiş.

Diğer taraftan bir zamanlar küçük olan ama yüksek büyüme potansiyeline sahip Çin gibi ülkelerde ise endeks değeri 825’e ulaşmış. Özetle bu dönemde ne çok yüksek ne de göz ardı edilebilecek bir düzeyde Türkiye büyümüş. Büyüme oranının düzeyi kadar istikrarına da bakmak gerek. 2009’daki küresel finansal kriz kaynaklı durgunluğu ve 2016 FETÖ darbe girişiminin ardından yaşanan 1 çeyreklik daralmayı saymazsak eğer; 2003’ten 2018’e büyüme yalnızca 2 kez kesintiye uğradı. İşte bu kısmı AKP hanesine artı olarak yazabiliriz. Ta ki dışsal değil içsel nedenlerle 2018’de kendi ‘yerli ve milli’ krizimize girene kadar.

Birkaç cümle ile kişi başına düşen geliri de dile getirelim. Bu süreçte hala yüksek nüfus artışına sahip bir ülke olarak %20 oranında ülke nüfusumuz artmış. Bunu da hesaba eklediğimizde kişi başına gelir 100 endeks değerinden 178’e çıkmış. Elbette bu derece enflasyon etkisinden arındırılmış bir gelir artışını birçoğunuz gözlemlemediniz. Bunun ana nedeni gelir adaletsizliği. Bu kısma yazının sonlarında döneceğiz.

Büyümenin bir diğer boyutuna bakalım; revizyonlar. GSYH verileri bazı alanlarda anketlerle bazı alanlarda ise toplanmış başka verilerden türetilerek elde edilir. Bu istatistiksel yöntemler yıllar içerisinde geliştirilerek daha iyi tahminlerin elde edilmesi sağlanır. Bu durum Türkiye’ye özel değildir; ancak revizyon sonucu yüksek oranda yukarı yönlü değişiklik yapmak bir nebze Türkiye’ye özgüdür.

2008’de GSYH hesaplamasında bir revizyona gidildi. Bu revizyon çerçevesinde ekonomik büyüklüğümüzün aslında daha önce ölçülenden %31 daha büyük olduğunu hesapladık. 2016’da yine benzer bir değişiklik sonucunda %18’lik yukarı yönlü revizyon gerçekleşti. Özellikle bu ikinci revizyonun yılın ortasında tam da ekonominin küçüldüğü bir çeyreğin ardından aniden yapılması; art niyet şüphelerini doğurdu. İşin enteresan kısmı ise bu revizyonlar sonucu elde edilen güncellenmiş verilerin AKP döneminde gerçekleşmiş bir büyümeymiş gibi gösterilmesi oldu. Özetle, bugün ölçümlediğimiz ekonomik büyüklüğün önemli bir kısmı büyüme değil; büyüklük güncellemesi kaynaklı, yani zaten büyükmüşüz de eksik ölçüyormuşuz.

Gelelim enflasyona. Türkiye, 1977-2002 arasındaki dönemde hiper enflasyonla birlikte yaşadı. 2003’te AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte enflasyonda tartışmasız bir düşüş yaşandı. Örneğin son 17 yılda hiçbir dönem tüketici enflasyonu %25,3’ü geçmedi. Diğer taraftan enflasyonun göreli kontrol altına alındığı dönemde bile tüketici enflasyonu %4,16’nin altına inemedi ki bu oran bile gelişmiş Batı ekonomileri için oldukça yüksek.

Peki 2002’den bugüne ortalama enflasyon yüzde kaç? %9,6. Aynı uzunluktaki 1985-2002 döneminde ise bu oran yaklaşık %68 idi. Küresel ölçekte birçok ülkede enflasyon hedeflemesine geçilmesine, başka bir ifadeyle 1990’lardaki gibi çok sayıda yüksek enflasyonlu ülke kalmamasına rağmen bu düşüşteki başarıyı göz ardı etmemek lazım.

Bu konudaki son soru ise şu: 2003 başından bugüne kadar olan sürede fiyatlar genel seviyesi ne kadar arttı? Daha açık bir ifadeyle birikimli enflasyon ne kadar? %372. Yani Ocak 2003’te 100 TL ederindeki sepet bugün 472 TL’ye doluyor. Ya da Ocak 2003’teki 100 TL’nin satın alma gücü bugün yalnızca yaklaşık 21 TL. Elbette dağılımın aynı olmadığını yani bazı ürünlerde yüksek bazısında düşük oranda artış olduğunu belirtmek gerek. Servet birikimi olmadığı için enflasyondan en çok etkilenen kesimin dar gelirli olduğu bilinen bir gerçek. Yazının sonunda gelir adaletsizliğine ilişkin kısımda bu konuya yeniden döneceğiz.

Ekonomide büyümenin dolaylı olarak neden olduğu 2 sorundan biri iç talebin artması sonucu bir türlü düşmeyen enflasyondu. Şimdi sıra 2. neden olan cari açıkta. Çünkü artan hanehalkı geliri, yurt dışında üretilmiş mal ve hizmetlere talep yaratır. Ayrıca gelirin artışı üretimdeki iş gücü maliyetlerini ve kiraları yükselttiği için yerli mal ve hizmetler; yurt dışındakilere kıyasla daha pahalı hale gelir; böylece dış rekabet gücümüz azalır. Tüm bu nedenlerden ötürü büyüme kontrollü bir şekilde gerçekleşmezse cari açığa neden olur.

Peki Türkiye’de durum nasıl gerçekleşmiş? AKP öncesinde en önemli bileşeni enerji ithalatı olan dış ticaret açığı bakı olmakla birlikte artan turizm gelirleri bu açığı kısmen dengelerdi. Ta ki 2002 yılına kadar. Bu tarihten sonra Türkiye düzenli olarak ve yıllar içinde üst üste rekor düzeyde cari açık vermeye başladı. Öyle ki 2011 yılında ABD ve Britanya’nın ardından Dünya 3.sü bile olduk. Bu tarihten sonra makroihtiyati önlemler ile ekonomiyi soğutmak yerine daha da gaza basıp iyice ısıttığımız için 17 yıllık birikimli cari açık 575 milyar dolar. Özetle bu alanda AKP hiçbir tartışma götürmeksizin kayıtsız şartsız başarısız olmuş.

Peki çoğunlukla mal ve hizmet ticaretine dayalı böyle bir açıkla paralar yurt dışına giderken, ülkece dolar basamadığımıza göre finansmanı nasıl sağlamışız? Dış yatırım; daha açıklayıcı bir tabirle özelleştirme, özel sektörün varlıklarını yurt dışına satışı ve en çok da dış borçlanma.

Hızlıca bu alt başlıklara bakalım. Özelleştirme, hükumetin başarısıyla gurur duyduğu bir alan. Satış fiyatının, satılan kurumun stratejik öneminin, satış sonrası personelinin durumunun ve satılan alanda ithalatın güçlenmesi gibi analizlerden uzak bir şekilde yapılan değerlendirme sonucunda AKP başarılı olduğu sonucuna ulaşıyor. 2003-18 döneminde gerçekleşen toplam satış 61 milyar dolar.

 

2018 yılını da eklediğimizde bu miktar 61,6 milyar dolara çıkıyor. Çok ayrıntılarda kaybolmadan bu konuyu biraz daha kazıyalım.

Türk Telekom ile başlayalım. 2026’da borçsuz ve çalışır vaziyette geri devredilmek üzere 2005’te Türk Telekom’un %55’i 6,55 milyar dolara satıldı. Ardından her yıl %90 dolayında karın temettü olarak şirket dışına çıkarılması neticesinde; operasyonel faaliyetlerine devam edebilmek için Türk Telekom borçlandırıldı. Sonuç? 2019 açıklanan son bilançoya göre Türk Telekom, 17,4

milyar TL net borçlu? Bu kadar mı? Maalesef değil, sermayesi olmadan borçla Türk Telekom’u satın alan Öger Telekom 2018’de tamamen iflas etti. Borcun büyük çoğunluğunu Türkiye’deki bankalardan almıştı. Bunun neticesinde 4,75 milyar dolar ederinde batık kredi Türkiye’nin sırtına kalmış oldu. Artık 2026’da borçsuz devrin nasıl yapılacağı merak konusu. Ötesi yakın zamanda yaşanan İstanbul’daki orta şiddetli deprem; Türk Telekom’un altyapısının gücüne dair çok sayıda soru işareti doğurdu.

Sıra Tekel’in içki bölümünde. Tekel, ismindeki benzer bir şekilde alanında tekele yakın güce sahipken 2003’te acele bir şekilde özelleştirildi. Alıcı 292 milyon dolar gibi cüzi bir ücret ödeyen Nurol, Limak, Özaltın ve TÜTSAB ortak girişimi idi. Bu ortak girişim 2006’da Tekel’in %90’ını 810 milyon dolara Amerikalı fon, Texas Pacific Group’a (TPG) sattı. Tekel’in değerindeki asıl artış ise bu süreçte gerçekleşti. 2011’de Britanyalı alkolü içki şirketi Diageo tarafından 2,1 milyar dolara satın alındı. Üstelik 2003 sonrasında marka ve üretime çok büyük bir yatırım yapılmamasına; neticesinde şirketin pazar payı düşmesine rağmen; Tekel’in değeri yaklaşık 7 katına çıktı. Yani AKP iktidarı Tekel’i 7’de 1 fiyatına satmış oldu.

Bir diğer önemli özelleştirme vakası ise yaklaşık %31 oranında pazar payına sahip olan Tekel’in sigara kısmıydı. 2008’de Tekel’in sigara kısmı bu alanda küresel büyük oyunculardan biri olan Britanyalı BAT’a satıldı. Satış ücreti 1,72 milyar dolar oldu. Satışın ardından Türkiye’de iç piyasadaki yerli tütün kullanımı büyük ölçüde azaldı. Yalnızca 9 yılda yerli tütün üretimi %26’dan %12’ye geriledi. Aynı dönemde türün üreticisi sayısı 180 binden 51 bine düştü; bu özelleştirmenin kaybedeni çiftçiler olmuştu.

Biraz önce belirttiğimiz cari açığın finansmanında bir diğer yöntem ise özel sektörün kendi varlıklarını yabancı yatırımcılara satması idi. 2002 sonrasında özellikle bankacılık sektörü yabancılara devredildi. Garanti Bankası, Finansbank, Denizbank, TEB, A Bank, Tekstilbank, Oyakbank, Demirbank, Tekfenbank, MNG Bank, Şekerbank ve Türkiye Finans’ın çoğunluk hissesi yabancılara satıldı. Yapı Kredi ve Turkish Bank ana hissedarları arasında da yine yabancılar bulunuyor. Eczacıbaşı ve Yemek Sepeti gibi çoğunluğu yabancılara satılan alanında büyük pazar payına sahip şirketleri de eklemek gerek. Kamil Koç, Yörsan, Sırma Su, Tatil Sepeti, Boyner, Demir Döküm, Petrol Ofisi, Aras Kargo, Baymak, Koton ve Penti gibi günlük hayatta sık duyduğumuz ve kullandığımız çok sayıda markada da yüksek oranda yabancı yatırımcı mülkiyeti var.

Hem kamu hem de özel teşebbüslerin yabancı kurumlara satışı rekor cari açığın finansmanının yalnızca küçük bir kısmını karşılamaya yetebildi. Asıl finansman ise dış borç ile yapıldı. 2002’de Türkiye’yi iktisaden oluşturan unsurlar olan merkezi yönetim, Merkez Bankası, yerel yönetimler, finans sektörü, finans dışı özel sektör ve hanehalkının toplam dış borcu 130 milyar dolar idi. Bu miktar 2018’de 467 milyar dolara adeta sıçrayarak Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. 2019 yılı güncel verisi itibarıyla mevcut miktar 447 milyar dolar olup yüksek seviyesini korumakta.

Ekonominin de gelen paralarla büyüdüğünü hesaba katıp, dış borçluluk düzeyine bakmak daha yerinde olur. AKP öncesinde 2002’de dış borcun GSYH’ye oranı %54,8’di. Bu oran 2019 yılı güncel verisi itibarıyla Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırarak %61,9’a ulaştı. Üstelik önceki paragraflarda açıklanmış olan GSYH güncellemelerinin de bu oranı yapay bir şekilde düşürdüğünü vurgulamalıyız.

Özetle AKP döneminde dış borç rekor üstüne rekor kırdı, finansal bağımsızlık yitirildi. Bu durum dolar kuru ve faiz oranları kaynaklı finansal istikrarsızlıklara neden olduğu kadar; ABD Başkanı Donald Trump’ın ağır aşağılamalarına iktidarın sessiz kalmasına da sebep oldu.

Sıra birçoğumuzun günlük hayatını en derinden etkileyen iş gücü piyasasında. 2001 krizinin ardından işsizlik oranı %12,3 ile rekor kırmıştı. Bu rekor 2008 küresel finansal krizinin ardından 2009’da %13,9’a kadar çıkmıştı. 2012’ye kadar olan sonraki 3 yılda işsizlik düşse de bu yıldan itibaren ekonominin büyümesine rağmen işsizlik hızlı bir şekilde artarak Temmuz 2019’da %14,3 ile Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı.

Dar kapsamlı işsiz sayısı 4,6 milyonla rekor kırarken, iş aramaktan ümidini kesmiş veya eksik istihdam edilenlerin de dahil edildiği geniş tanımlı işsiz sayısı 7,4 milyonla yine rekor kırmış durumda. Üstelik 2000 yılında iş gücündeki yükseköğretim mezunu oranı %12,3 iken, zaman içerisinde eğitim düzeyi artmış ve bu oran %25’e çıkmış. Yani daha çok eğitim almış genç nüfusa rağmen işsizlik rekor üstüne rekor kırmış; eğitime sarf edilen zaman, emek ve para çarçur olmuş.

Sıradaki bir diğer önemli gösterge ise kamu maliyesi. En sık kullanılan alt veri ise kamu borç stoku. 2002’de borç stoku 259 milyar TL iken bugün 1,284 trilyon TL’ye çıkmış; artış çok büyük fakat ana neden enflasyon. Bu yapay etkiyi çıkarmak için kamu borcunun GSYH’ye oranına bakıyoruz. Bu oran 2002’de %72,1 iken, 2019’da bu oran %32,2’ye düşmüş. Tartışmasız bir başarı.

Ancak 2015’teki dip seviyesi %27,6’dan günümüze belirgin bir artış olmuş. Bu kısmı biraz daha ayrıntılandırmakta fayda var. Kamu net borç stoku 2002’de 215 milyar TL’den 2015’te 161 milyar TL’ye düşmüş. Bu da çok güzel bir haber, ancak her nedense 2019’da bu miktar 591 milyar TL’ye sıçramış.

Peki neden? Bu durumu aşağıdaki grafik net bir şekilde ortaya koyuyor. Merkezi yönetimin borç stokunun yapısı TL’den dövize doğru kayıyor; döviz kuru sıçradığında da borçluluk TL cinsi artmış oluyor.

Sadece bu mu? Elbette değil, bir de rekor kıran bütçe açığı var. 2019 yılının yalnızca ilk 9 ayında bütçe açığı 83 milyar TL’ye ulaşmış. Üstelik bu sürede Merkez Bankası’ndan 78 milyar TL aktarım yapılmasına rağmen. İmar barışı, vergi affı yapılandırması ve bedelli askerlik gibi tek seferlik gelirler devreye girse de bütçe açığı makul seviyelere indirilememiş. Harcamalar öyle kontrolsüz hale gelmiş ki Hazine bürokratlarının 2020’deki iç borçlanma ihtiyacı öngörüsü 2019 Ocak ayında 164 milyar TL iken, yalnızca 9 ay sonra Ekim 2019’da 235 milyar TL’ye revize edilmiş.

Ancak hikâye burada bitmiyor, bir de Hazine garantili projeler var. Mesela Osmangazi Köprüsü veya çok sayıdaki şehir hastanesi. Bunların bütçeye yükü henüz hepsi tamamlanmadığı için çok büyük değil. Fakat birçok projede olduğu gibi hedeflenen talebe ulaşılmadıkça ve planlanan tüm tesisler hizmete girdiğinde garantilerin yükü artacak; hatta döviz cinsi oldukları için bütçedeki ana gider kalemlerinden biri olacak.

Büyüme ile başlayan değerlendirmemizi enflasyon, cari açık, özelleştirme, dış borç, işsizlik ve bütçe açığı ile sürdürdük; gelir adaletsizliği ile yazıyı tamamlamanın vakti geldi. Önceki paragraflarda büyümenin adil dağılmadığına ve enflasyon ile işsizliğin gelir adaletsizliğini daha da arttırdığına değinmiştik. Yani bir zenginleşme var ama bundan ancak belirli bir kesim faydalanmış.

Bu önermeyi en çarpıcı şekilde ortaya koymanın yolu ise ülkemizdeki milyarder sayısının yıldan yıla gelişimi. 2002’den bugüne ülkemizdeki dolar milyarderi sayısı 6’dan 25’e çıkmış. Hatta Türkiye’deki varlıkların dolar cinsi değer kaybının henüz başlamadığı 2014 yılında bu sayı 35’e kadar çıkmış; birçok gelişmiş ülkeden daha fazla İstanbullu dolar milyarderine sahip bir ülke olmuştuk. Üzülerek eklemek gerekiyor ki aynı dönemde yani 2002’den 2019’a olan süreçte işsiz sayısı 2,7 milyondan 4,6 milyona çıktı. AKP’nin kendi tabiri olan “ekonomi emin ellerde” döneminin sonucu rekor işsizlik ve rekor dolar milyarder sayısı oldu.

Yazının en başlarında bir noktaya değinmiştik; büyüme ile kalkınma farkı. Bunu da açıklayıp yazıyı tamamlayalım. Büyüme GSYH’deki artı değişimdir. Ana girdiler olan iş gücü, girişimcilik, sermaye ve teknolojinin artışı ile büyüme elde edilebilir. Kredilerle sermayenin şişirilmesi, şehirlerin ranta açılması ve doğanın tahribatı ile büyüme elde edilebilir; sonucunda sürdürülebilir olmayan ve kesinlikle adil dağılmayan bir büyüme elde edilebilir.

Kalkınma ise yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda siyasi ve sosyal bir süreçtir; kısa vadede elde edilmesi zordur, ufku açık ve sabırlı yöneticiler gerektirir. Kalkınmada esas sürdürülebilir büyüme; elde edilen gelir artışının en çok ihtiyacı olanlardan başlayarak dağıtılması; çevre, toplum sağlığının korunması ile eğitim, hukuk ve demokrasi gibi kavramların güçlendirilmesidir. Yani amaç tahribatlı ve hormonlu büyüme değil; sürdürülebilir ve adil kalkınmadır.

İşte bu nedenle ülkesini çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmek isteyen bir devlet adamı kalkınmayı hedefler; kendi bekasını sağlamak isteyen bir siyaset adamı ise sadece büyümeyi amaçlar.

 

 

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları