Dünya Ekonomisi
İran Yanıyor: Batı Yardım mı Ediyor, İşi mi Zorlaştırıyor?
İran’da Sokaklar Kaynarken Batı Ne Yapacağını Bilemiyor İran’da haftalardır süren protestolar yeniden ülkenin ve dünyanın gündemine oturdu. Gösterilerin dalga dalga…
İran’da Sokaklar Kaynarken Batı Ne Yapacağını Bilemiyor
İran’da haftalardır süren protestolar yeniden ülkenin ve dünyanın gündemine oturdu. Gösterilerin dalga dalga yayılması, güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri, internetin kesilmesi ve bilgi akışının zorlaşması tabloyu daha da ağırlaştırıyor. En çok dikkat çeken ayrıntı ise şu: Dışarıdan bakınca “rejim değişiyor mu?” sorusu öne çıksa da, sahadaki gerçeklik daha karmaşık. Üstelik Batı’nın, özellikle de Britanya’nın bu karmaşık tabloya nasıl yaklaşacağı konusunda yine net bir çizgi oluşturamadığı konuşuluyor.
Bir tarafta “destek verelim, insanları yalnız bırakmayalım” diyenler var. Diğer tarafta “fazla görünür destek, protestocuların hedef haline gelmesine yol açar” uyarısı yapılıyor. Bu ikilem, geçmişte yaşanan tecrübeler nedeniyle daha da sert: Dış müdahale söyleminin, otoriter yönetimler tarafından içeride baskıyı meşrulaştırmak için kullanıldığı biliniyor. Sonuç: Herkes konuşuyor, ama kimse sorumluluğu üstlenmek istemiyor.
“Yardım Yolda” Mesajları: Umut mu, Risk mi?
Son günlerde ABD’den gelen sert ve iddialı mesajlar, protestocuların moralini yükseltmiş gibi görünüyor. Ancak bu tür açıklamalar aynı anda iki farklı etki yaratıyor. Birincisi, sokaktaki insanlarda “dünya bizi görüyor” hissini güçlendiriyor. İkincisi, yönetimin eline güçlü bir propaganda malzemesi veriyor: “Bunlar dış güçlerin oyunu.”
Bu durum özellikle gençler açısından riskli. Çünkü rejim, protestoları dış bağlantılarla ilişkilendirdiğinde, en ağır cezaları ve en sert müdahaleleri haklı göstermeye çalışabiliyor. Üstelik internetin kesilmesi, gazetecilerin sahaya erişememesi ve bilgilerin doğrulanamaması nedeniyle, dışarıdaki kamuoyu tam olarak ne olduğunu da anlayamıyor. Böyle bir ortamda “yüksek sesli destek” bazen yardım değil, istemeden zarar anlamına gelebiliyor.
Bir başka risk de beklenti yönetimi. Sokaktaki insanlara “arkandayız” mesajı verildiğinde, bunun bir karşılığı olup olmayacağı sorusu büyüyor. Eğer beklenen destek gelmezse, sonuçları çok ağır olabiliyor. Geçmişte benzer örneklerde, “yardım geliyor” umuduyla hareket eden grupların yalnız kaldığı ve büyük bedel ödediği hafızalarda.
Britanya’nın İran Karnesi: Yanlış Okuma, Zayıf Etki
Britanya cephesinde ise çok tanıdık bir eleştiri dolaşıyor: “İran söz konusu olunca Londra genellikle ya yanlış okuyor ya da etkisiz kalıyor.” Bu eleştirinin birkaç nedeni var. İlki, yıllardır süren “rejim devrilmez” varsayımı. Bu varsayım, diplomasi dilinde “istikrar” gibi görünen bir konfor alanı yaratıyor. Ancak bu yaklaşım, olası senaryolara hazırlığı da zayıflatıyor.
İkinci neden, İran’la konuşmanın ne işe yaradığı tartışması. Bazı isimler, yıllarca süren görüşmelerin boşa zaman kaybı olduğunu, karşı tarafın zaten gerçeği söylemediğini savunuyor. Buna karşı çıkanlar ise “konuşmak için değil, görmek için orada olmalısın” diyor. Yani büyükelçilik ve sahadaki varlık, sadece diplomatik nezaket değil; aynı zamanda bilgi toplama, temas kurma ve olası geçiş dönemlerinde seçenekleri açık tutma aracı.
Bu tartışmanın altında basit bir gerçek yatıyor: İran gibi kapalı ve yüksek gerilimli ülkelerde “yerinde bulunmak” çoğu zaman bir lüks değil, zorunluluk. Çünkü kriz anlarında hızlı değişimler olabilir ve o değişimleri dışarıdan anlamaya çalışmak çoğu zaman geç kalmak demektir.
Rejim Değişikliği Yanılgısı: İki Uç Arasında Kalan Gerçek
İran gündemi her ısındığında iki uçlu bir anlatı ortaya çıkıyor. Birinci uç: “Rejim her koşulda ayakta kalır.” İkinci uç: “Rejim yarın düşer, demokrasi gelir.” Oysa sahadaki olası senaryolar bu iki cümlenin arasına sıkışmıyor.
Daha rahatsız edici bir ihtimal de masada: Kontrolsüz bir dağılma, iç çatışma, parçalanma, farklı güç merkezlerinin birbirine girmesi. Bazı uzmanlar, “en kötü senaryoları telaffuz etmek istemiyoruz ama onları düşünmeden politika kurulamaz” diyor. Yani mesele sadece rejimin devamı veya çöküşü değil; çökerse ne olacağı, kimlerin güç kazanacağı, ülkenin nasıl bir güvenlik boşluğuna sürüklenebileceği.
Bu yüzden Britanya gibi ülkelerin “tek bir varsayıma” yaslanmak yerine, daha geniş bir senaryo planlaması yapması gerektiği söyleniyor. Çünkü kriz dönemlerinde en pahalı hata, “bu olmaz” diyerek hazırlıksız yakalanmak oluyor.
Londra’yı Kilitleyen Korku: Hukuk, Risk ve Sessizlik
Britanya’nın dış politika refleksini zorlayan bir diğer unsur da “ne söylenebilir, ne söylenemez” sınırı. Hükümet içinde hukukçuların ve bürokrasinin çok etkili olduğu; uluslararası hukuk tartışmalarının siyasetin dilini daralttığı konuşuluyor. Bu durum, özellikle sert adımlar atmak gerektiğinde, karar almayı yavaşlatabiliyor.
Eleştirenler, bunu “aşırı temkin” olarak görüyor: “Herkes her şeyi ‘hukuken riskli’ diye paketleyince, siyasetçi elini kolunu oynatamıyor.” Savunanlar ise “zaten bu tür krizlerde yanlış bir beyan bile ülkeyi hedef haline getirebilir; temkin gerekiyor” diyor.
Neticede dışarıdan bakınca tablo şöyle görünüyor: ABD yüksek sesle konuşuyor, Britanya daha çok susuyor. Bu suskunluk bazen bilinçli bir strateji olabilir. Ama bazen de kararsızlık ve iç çekişme görüntüsü verir. Ve bu görüntü, krizin en kritik anlarında etkisiz kalma riskini büyütür.
İç Politika Gölgesi: Hükümetin Enerjisi Nereye Gidiyor?
İran gibi büyük bir dosyaya odaklanmak için içeride güçlü bir siyasi ritim gerekir. Ancak Britanya’da iç politika tartışmaları da yoğun. Hükümetin gündemi sadece dış krizlerden ibaret değil: büyüme, bütçe, vergiler, kamu hizmetleri ve sosyal yardım tartışmaları da masada.
Bu ortamda dış politika çoğu zaman “yangın söndürme” moduna giriyor: Bir kriz çıkıyor, kısa süreli açıklamalar yapılıyor, sonra yeniden iç gündeme dönülüyor. Bazı yorumlara göre bu, liderliğin “devlet adamı” görüntüsü aradığı ama içerideki zorlu ekonomik sorunlara net bir hikâye kurmakta zorlandığı dönemlerde daha da belirginleşiyor.
Dolayısıyla İran dosyası, sadece dış politika testi değil; aynı zamanda hükümetin genel kapasitesinin de bir aynası haline geliyor. “Biz bu krizi yönetebilir miyiz?” sorusu, “biz genel olarak yönetişimde ne kadar etkiliyiz?” sorusuna bağlanıyor.
Son Söz: İran Dosyası Bitmiyor, Şekil Değiştiriyor
İran’daki protestoların nereye evrileceğini kimse kesin olarak bilmiyor. Kesin olan şu: Bu tür toplumsal hareketler bir anda kaybolmuyor; bazen sönükleşiyor, sonra yeniden yükseliyor. Rejim de bir anda gitmiyor; bazen sertleşiyor, bazen taktik değiştiriyor. Dış aktörlerin de bir anda “çözüm üretmesi” kolay değil.
Bu yüzden en gerçekçi yaklaşım, sloganlarla değil, hazırlıkla ilerlemek. Sahada bilgiye erişim kanallarını açık tutmak, olası senaryolar için plan yapmak, destek söylemini dikkatli kurmak ve en önemlisi, “hızlı zafer” hayallerine kapılmadan riskleri yönetmek.
İran dosyası, Batı için bir kez daha şu gerçeği hatırlatıyor: Dış politika, sadece doğru cümleleri kurma işi değil. Doğru zamanda doğru yerde olma, doğru ihtimalleri düşünme ve bazen de “en iyi niyetle yapılan şeyin” bile yanlış sonuç doğurabileceğini kabul etme işi.
