Dünya Ekonomisi
Güldem Atabay: Orbanomics çöktü, sırada Erdoganomics var
Orban silüetinde kaybedilen seçim aslında ekonomik karar alma süreçlerini merkezileştirerek dar bir siyasi çevrenin kontrolüne bırakan ve uzun vadede kendi sınırlarına çarpan Erdoğan tipi yönetim modeli oldu.
Viktor Orbán’ın 16 yıl boyunca adım adım inşa ettiği bir ekonomik düzenin sınırlarına dayanması pazar günü yapılan kritik seçimde iktidarı kaybetmesine neden oldu.
Orban dönemi için sıkça kullanılan “zenginler için sosyalizm, geri kalanı için piyasa” ifadesi, bu modelin özünü oldukça iyi anlatır. Keza, kurduğu sistemde devletin ekonomideki rolünü artırırken bunu refahı yaymak için değil, kontrolü yoğunlaştırmak için kullandı. Orbán yönetiminde devlet, belirli sektörler ve aktörler için son derece koruyucu, destekleyici ve müdahaleci davranırken toplumun geri kalanını daha sert, daha rekabetçi ve daha az koruyucu bir ekonomik ortamda bıraktı.
∗∗∗
Bankacılık, enerji, medya ve inşaat gibi stratejik sektörlerde faaliyet gösteren iktidara yakın iş grupları devlet ihaleleri, vergi avantajları ve düzenleyici kolaylıklarla büyütüldü. Bu aktörler için riskler büyük ölçüde kamusallaştırıldı. Küçük işletmeler, ücretliler ve bağımsız ekonomik aktörlerse piyasanın tüm dalgalanmalarına açık bırakıldı. Yüksek KDV oranları, sınırlı sosyal destekler ve zayıf sendikal yapı, bu kesimlerin ekonomik baskıyı doğrudan hissetmesine neden oldu. Dolayısıyla sistem piyasa ekonomisi olmaktan ziyade, yukarıdan aşağıya tasarlanmış ve kazananları önceden belirlenmiş bir dağıtım mekanizmasına dönüştü.
∗∗∗
Bu yapı kısa vadede büyüme üretebildi. 2010 sonrası dönemde kamu maliyesinde sağlanan görece istikrar, düşük işsizlik ve artan yatırımlar, 2014–2019 arasında güçlü bir ekonomik performans görüntüsü yarattı. Ancak bu performansın niteliği sorunluydu. Ekonomik büyüme büyük ölçüde dış kaynak girişine, AB fonlarına ve düşük katma değerli üretime dayanıyordu. Macaristan, Alman otomotiv sanayisinin önemli bir üretim üssü haline geldi, ancak bu üretim yapısı ülkeyi değer zincirinin alt basamaklarında tuttu. Yerli firmaların verimliliği düşük kaldı, inovasyon kapasitesi sınırlı kaldı ve ekonominin genelinde katma değer artışı sağlanamadı. Sonuçta kâğıt üzerindeki büyüme ile hane halkı refahı arasında bir kopukluk oluştu.
∗∗∗
Zamanla ekonominin giderek daha fazla siyasallaşması kaynak tahsisini daha da bozdu. Kamu ihaleleri ve devlet destekleri üzerinden şekillenen bir “sadakat ekonomisi” oluştu. Bu yapı, verimliliği artırmadı; mevcut güç ilişkilerini pekiştirdi. Aynı dönemde eğitim, araştırma ve insan sermayesine yapılan yatırımların yetersiz kaldı ve ekonomi ürettiği katma değeri yükseltemedi.
Pandemi ve Ukrayna savaşı gibi gelişmeler, kırılgan olan ekonomik yapıyı iyice zorladı. 2020 sonrasında bozulmanın boyutunda belirleyici olan dış şoklar değil, bu şoklara verilen iç tepkilerdi. Seçim öncesi genişleyici maliye politikaları, kontrolsüz harcamalar ve fiyat müdahaleleri enflasyonu hızla yukarı taşıdı.
Aynı anda AB’yle yaşanan gerilimlerle milyarlarca euroluk fonların dondurulması, büyümenin en önemli kaynaklarından birini buharlaştırdı. Kurumsal bağımsızlığın zayıflaması ve hukukun siyasallaşması da yatırımcı güvenini aşındırdı. Sonuç olarak ekonomi düşük büyüme, yüksek enflasyon ve artan mali baskılar arasında sıkıştı.
2026’ya varıldığında Macaristan ekonomisi ne tam kriz ne de gerçek bir toparlanma arasına sıkışarak “istikrarlı durgunluk” olarak tanımlanan bir dengeye oturdu.
Orban’ın rakibi Magyar’ın yükselişi de ideolojik bir dalgadan çok, ekonomik bir tepkinin sonucu. Sağlıklı ekonomik performansın kurumsal kaliteye bağlı olduğu gerçeğinin yeniden kabul edilmesi önemli. Restoratif karakterli vaatleri içinde AB’yle ilişkilerin onarılması, yolsuzlukla mücadele, hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi ve kamu kaynaklarının daha şeffaf kullanımı gibi başlıklar ekonominin yeniden çalışabilir hale getirilmesine yönelik adımlar.
∗∗∗
Bu nedenle Macaristan’da yaşananlar yalnızca bir ülkenin iç meselesi olarak okunamaz. Burada çöken bir siyasi liderden çok, devlet gücünü kullanarak ekonomik kaynakların dağıtımını merkezileştiren ve bu dağıtımı siyasi sadakat üzerinden organize eden bir yönetim biçimi. Ekonomide kaynak dağılımı elbette politiktir; ancak Orbán döneminde bu süreç kurumsal çerçevelerden, hukuktan koparak doğrudan iktidar yapısının bir uzantısına dönüştü. Bu model zaman içinde yatırım kalitesini düşürdü ve nihayetinde toplumun geniş kesimlerini sistemin dışında bıraktı. Macaristan’da yaşanan seçim sonucu, bu birikimli tahribatın sandıktaki karşılığı.
∗∗∗
Bu çerçevede Türkiye ile kurulan paralellik yüzeysel değil, yapısal. Erdoğan’ın özellikle cumhurbaşkanlığı sistemi döneminde kamu kaynaklarının tahsisinde şeffaflık ve rekabet zayıflarken belirli sektörler ve aktörler politika tercihlerinin merkezine yerleşti. Büyük altyapı projeleri, kamu-özel işbirliği modelleri, kredi genişlemesi ve düzenleyici kararlar aracılığıyla ekonomik büyüme desteklenirken bu büyümenin bileşimi giderek daha kırılgan hale geldi. 2018’den bu yana kurumsal denge mekanizmalarının zayıflamasıyla yatırım kalitesinde bozulma, verimlilik kaybı, nihayetinde enflasyon ve gelir erozyonu ardı ardına geldi.
Macaristan’da AB’yle yaşanan gerilimler, fonların kesilmesi ve dış finansman kanallarının daralmasıyla bu model daha hızlı sınandı. Türkiye’de ise daha büyük ve daha esnek bir ekonomi olması nedeniyle bu süreç daha uzun zamana yayılıyor. Ancak dinamikler büyük ölçüde benzer.
Macaristan’da Orban silüetinde kaybedilen seçim aslında ekonomik karar alma süreçlerini merkezileştirerek dar bir siyasi çevrenin kontrolüne bırakan ve uzun vadede kendi sınırlarına çarpan Erdoğan tipi yönetim modeli oldu.
Yazarın izniyle BirGün Gazetesi’nden yeniden yayınlandı
