Sosyal Medya

Dr. Murat Kubilay: “2. Perde Şiddetleniyor…”

27 Haziran 2020

Türkiye ekonomisi kovid-19 öncesine ekonomik buhranın 2. perdesine girmişti. Pandeminin yarattığı şok sonucu olmasa da süreci değiştirdi. Çok kısa vadeyi daha iyi ve can derdinden ötürü sessizce geçirebildik; karşılığında ise önümüzdeki 1 yılın sarsıntılarını katmerledik.

Salgının küresel ölçekte yarattığı dalgalanmalar neticesinde Türkiye ekonomisi, Arjantin gibi kendine münhasır bir yere doğru sürüklenmekte. Peki, bu önerme tam ne anlama geliyor ve sonuçları neler? Yazının ilerleyen kısımlarında bunları açıklayacağız.

Önceki yazılarımızda ekonominin genel gidişatına ilişkin verileri yorumlayarak başlardık. Fakat malum ve anlaşılabilir nedenlerden ötürü sanayi üretimi, ciro/ perakende endeksleri ve dış ticaret gibi veriler çok kötü. İyi haberse bir derece düzelme hızlıca sağlanacak.

Yani şaka değil; Mayıs Nisandan, Haziran ise Mayıstan iyi olacak. Kötü haberse bu yaz geçen yılki yazdan kötü geçecek; ötesi gelecek yaz bu yılkinden de kötü olacak. Ekim 2019 tarihli yazımızda Mart 2018’de başlamış buhranın 1. perdesinin sonuna yaklaştığımızı belirtmiştik.

Mart 2020 tarihli yazımızda 2. perdenin korona virüs Türkiye’ye gelmeden başladığını vurgulamıştık. Fed’in parasal genişlemesinin bize fayda sağlamayacağını ve ekonomi yönetiminin kararlarının sonucu değil, sadece süreci değiştirebileceğini söylemiştik.

Öncelikle buhran, kriz ve durgunluk gibi tanımları; oldukça yetersiz olan 2 çeyrek üst üste GSYH’de küçülme olarak yapmadığımızı; finansal istikrar ve iş gücü piyasası gibi faktörleri de göz önünde bulundurduğumuzu belirtelim. Yani 2018’den beri hala aynı krizdeyiz.

Yalnızca 2. perdeye geçmiş olduk. Önceki yazılarda da değindiğimiz gibi bu kısmın içsel değil, dışsal nedenler kaynaklı başlamasını bekliyorduk; kovid-19 tahminlerimizi bile epey aştı. Çok kısa vadede bazı avantajlar sağlasa da uzun vadeyi daha sallantılı hale getirdi.

Kovid-19, Türkiye ekonomisini 3 koldan etkiledi. İlki Ocak 2020’de salgının Çin’de yayılmasının ardından dış ticaret kanalındaki daralmaydı. 2019’da ihracatın %51’ini yaptığımız Avrupa, derin bir daralmaya girdiği için biz de büyük hasar aldık. Turizm de cabası olacak.

İkinci kanal; karantina, evden çalışma ve sokağa çıkma yasağından ötürü oluşan gelir kaybı ve neticesinde tüketimdeki daralmaydı. Bu kaybın bir kısmı kalıcı; yani ekonomi normale dönse dahi geri gelmeyecek. Misal, gitmediğimiz berberlere 2 kere gidip kayıpları telafi etmeyeceğiz.

Üçüncüsü dış yatırımcının tepkisiydi. 2008 küresel finansal krizinde bile görülmemiş bir şekilde, yabancıların tahvil ve hisse senedi stoklarından son 6 ayda 16 milyar dolarlık çıkış ve değer kaybı yaşandı. Buna sermayenin çıkışı değil, meteor düşüşü beklentisiyle kaçışı diyelim.

TL cinsi olan devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) yabancı mülkiyeti %4,3’e düşerek verinin açıklandığı 2005’ten beri en düşük düzeye geriledi ki muhtemelen bu oran 1990’daki ilk girişlerden sonraki en düşük düzey. Kalan yabancı stokunun %3’ünün vadesi ise en fazla 2 yıl.

Hisse senetlerinde de benzer bir çıkış yaşandı ve BİST100 endeksindeki büyük coşkuya rağmen yabancı yatırımcılar çıkış tercihinde bulundular. Saklamada yabancı gözüken ‘bıyıklı yabancı’ dediğimiz parasını ülkeden kaçırmış yerlilere rağmen yabancı mülkiyeti dipte.

Mart 2020 tarihli yazımızda Fed. ve diğerlerinin parasal genişlemesinin Türkiye’ye katkısı olmayacağını belirtmiştik. Tam da böyle oldu. Şu andaki parasal genişleme 2007-10 arasını hatırlatıyor. Bu paralar kapitalizmin ana merkezlerindeki piyasa ve kuruluşları kurtarmak için.

Endişe düzeyinden ötürü bizim gibi gelişmekte olan ülkelere akmıyor; merkezdeki kuruluşların likidite ihtiyacı ve sermayelerinin güçlendirilmesi için kullanılıyor. Hâlbuki Türkiye, 2010-19 arasındaki parasal bolluğu ve düşük faiz politikalarından çok faydalanmıştı.

Böyle olmadı ve önümüzdeki 1-2 yıl boyunca da pek olmayacak. Yani taksi, berber ve kahvehanelerde dahi konuşulan Fed. para basıyor bize de gelir edebiyatının artık geçerliliği yok. Konumuz Türkiye değil de bir Batı ülkesi olsaydı; uzun uzun bütçe açığını konuşurduk.

Ancak Türkiye ekonomisindeki en az önemli sorun bu. Tabii bütçe açığının yarattığı dolaylı etkilere değinmek şart. Son yıllarda sürekli rekor kıran bütçe açığı anlaşılır nedenlerden ötürü daha da sert rekor kıracak. Harcamalar arttı ve vergi tahsili azalıyor. Ya finansman?

Olağanüstü yöntemlerle başlayalım.  Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) elindeki şirketlerin satılıp yabancı kaynak sağlanması epey zor. Zaten TVF önce Borsa İstanbul’un ardından Turkcell’in paylarını alarak bunu fiili olarak onaylamış oldu. Yani satmak değil, geri almak durumunda.

Zynga’nın rekor miktarla Peak Games’i satın alması gibi beklenen özel sektör varlık satışı da yok. Zaten o satışın da yarısı nakitti ve Türkiye’ye getirilir mi, şüpheli. Unicredit Yapı Kredi’den; HSBC ise Türkiye iştirakinden kurtulmak için ellerinden geleni yapıyor.

Geçtiğimiz yılki Aselsan’ın halka arzına benzer bir durum beklenmiyor. TSK Güçlendirme Vakfı bünyesindeki kurumların kısa vadede satışı gündemde değil. Emlak Konut veya diğer GYO’lar üzerinden yabancılara gayrimenkul satışı, vatandaşlık promosyonuna rağmen bekleneni veremedi.

Telia’nın da Turkcell’i piyasa fiyatının çok altında vermesi de bu durumun bir uzantısı. Tüm bu tercihlerin arkasında yatan neden şu: 2018’i dahi gölgede bırakacak yeni bir kur atağı bekleniyor. Bu nedenle TL cinsi varlıklara hiçbir ilgi yok. Zaten TL’ye erişim de artık pek yok.

Önlemler yabancıların TL cinsi varlıklarının değer kaybından döviz alarak korunmalarını zorlaştırıyor. Saklama kuruluşu Euroclear’in şikâyetini anımsayalım. Endeks hesaplayıcısı MSCI’ın açığa satışın engellenmesi nedeniyle Türkiye’yi bir alt lige düşürme uyarısını atlamayalım.

Bütçe önemli değil dedik çünkü bu yılki finansman sorununu şimdiden çözdük. TCMB’den aktarılan tek seferlik değerleme hesabı paraları ile işsizlik fonundaki ve piyasadaki DİBS’lerin yine TCMB’ye aldırılmasıyla bu sorunu çözüldü, bu uygulama devam edecek.

İşin ilginci; ben dâhil birçok yazar TCMB’nin şeffaf bir şekilde elektronik para basabileceğini belirtmiştik. Hükumet bu yolu şeffaf ve kurallı olması nedeniyle tercih etmedi. Çünkü basılan paranın vadesinde geri çekilmesi gerekiyor ve hükumet bunu yapmak istemez.

Öyle ki TVF; kamu bankalarının emeklilik ve sigorta şirketlerini satın alırken yine bu yöntem kullanıldı; şeffaf olmayan işlemlerle ‘ikrazen’ hazine tahvilleriyle ödeme yapıldı. Özetle kamu TL finansman işi tamam, hatta kamu bankalarının TL cinsi sermaye sorunu da yok.

Bu tip bir politikanın egzozunun olmaması mümkün değil. Yaratılan her TL cinsi kredi ve basılan TL cinsi elektronik para; ekonomiye olan güven kaybı ve geleceğe ilişkin olumsuz beklentilerden ötürü bankalara döviz talebi olarak yani döviz tevdiat hesabı (DTH) olarak dönüyor.

Buradaki enteresan durumu da paylaşayım. Cumhur İttifakı ile Milleti İttifakı artı HDP’nin başa baş çekişmesi gibi TL ile yabancı para mevduatlar uzunca süredir birbiriyle %50 düzeyinde yarışıyor. Elbette bu bilimsel ve açıklayıcı bir neden değil ama sembolik anlamı var.

Kötü olansa şu; %50 DTH bile toplumun dolarize olması demek. Tabii hükumetin de bu kötü eğilimde geri kalmadığını Ekim 2017’den itibaren iç piyasadan faizli veya faizsiz dolar, avro ve özellikle altın cinsi borçlandığını hatırlatalım. Zaten ihaleler de hep döviz cinsi yapılıyordu.

Döviz ve altın alımına ilişkin artırılan vergilerin ve diğer caydırıcı önlemlerin hatta döviz üstüne konuşmanın neredeyse yasak hale geldiğini de hatırlatalım. Bankaların yurt dışına TL vermesinin de %1 ile sınırlandırıldığını da. Bunlar artık önemini ve etkisini yitirmiş önlemler.

Gelelim para politikasına. Faiz indirim dönemi Haziran 2020 PPK kararıyla bitmiş gibi ama TCMB frenleri basmakta çoktan geç kaldı. Ötesi döviz kurlarında 2018’deki benzer bir sıçrama olması halinde faiz yine ısrarla artırılmayacak. Bunun nedenini birazdan açıklayacağım.

Biz artırmasak da yabancı merkez bankaları indirse ve aradaki fark bize olumlu yansısa olmaz mı diyeceğim ancak birçoğu zaten 0 hatta eksi faiz düzeyinde; yani bu yol da kapalı. Biraz önce bastıkları paraların da bize gelmediğini ve gelmeyeceğini belirtmiştik, tekrara lüzum yok.

Öyleyse dış borç konusunu hatırlamanın tam vakti. En son açıklanmış 2019 yılsonuna göre dış borç 437 milyar dolar. Döviz cinsi iç borcu ekleyip ve TL cinsi dış borcu kattığımızda; brüt döviz cinsi borcumuz 460 milyar dolara çıkıyor (Hazine birkaç aylık veri uyumsuzluğu var).

Ötesi bunun 165 milyar dolarının kalan vadesi 1 yıldan az. Bu süre içerisinde ya borcu elimizdeki dövizi vererek ödeyeceğiz, ya yeni borçla döndüreceğiz ya da olmayan dövizi yabancıların getirmesi için kurun ve faizin yukarı gitmesine müsaade edeceğiz.

Tabii ki ‘emperyalizme karşı duruş’ sergileyen hükumetimiz teslim olmak istemeyecek; onun yerine TCMB’nin zor günler için biriktirdiği döviz ve altın rezervleriyle karşı duracak. Aşağıdaki tabloda TCMB’nin güncel bilançosu bulunuyor.

Brüt döviz ve altın rezervi 92 milyar dolar; net olarak ise 32 milyar dolar. Ancak swap kanalıyla bankalardan ve Katar ve Çin devletlerinden alınmış dövizleri düşünce sonuç -23 milyar dolar. Son 6 aydaki düşüş 47 milyar dolar. Dile kolay! Nasıl olur demeyin!

Oluyor; çünkü para şu an cepte ama yükümlülüklerin vadesine biraz daha zaman var. Özetle, TCMB’nin rezervleri yok, bunu daha fazla kullanamaz. Aktif rasyosu ve döviz cinsi zorunlu karşılıkları artırarak elindeki ödünç dövizi artırsa ve Katar’dan taze örtülü borçlansa da durum değişmiyor.

Zaten borcu borçla kapatıp sorununu çözmenin de imkânı da bulunmuyor. Sol cepten sağ cebe döviz kaydırmak da borçları düşürmüyor. Yapılanların kaçınılmazı öteleyip şiddetini körüklemekten başka bir anlamı bunun yok. Özetle, daha çok swap bir çözüm değil.

Bu noktada neden TCMB’nin faiz indirmeyeceğine; her şeye rağmen para yaratmakta ısrar edip swap gibi olağandışı kanallardan geçici ödünç yoluyla dış yükümlülükleri finanse etmeye çalışacağını açıklayayım. Aşağıdaki alıntı Bakan Albayrak’ın 2014 tarihli yazısından.

Manası şu; “TCMB’nin olağanüstü toplanıp radikal faiz artıracağı toplantılar artık yok; yerine ‘yepyeni ve özgüvenli bir bakış açısı’ var. Biraz yorum katayım: “2018’deki zorunlu faiz artırımları benim acemiliğime ve geçiş dönemine geldiği için yapıldı, bir daha beklemeyin”.

Eski strateji: “uçuruma yaklaştığımızda el freninin çekilerek düşüşün önlenmesi”. Yeni strateji: “uçurum karşımıza çıkarsa asla fren ve geriye bakmak yok; tam gaz ileri karşıya çıkacağız, çıkamazsak da bunun sonuçlarını bizden sonra sağ kalabilenler düşünecek.”

Çok dile getirilen bir soru var; Albayrak yerine dedikodusu yapıldığı gibi İş Bankası GM Adnan Bali atansa her şey çok değişmez mi? Keşke değişse! Sorunun cevabı için başka sorular soralım; Hamza Yerlikaya’yı Vakıfbank’a kim atadı ve o kişi Bali’yi rahat bırakır mı?

Bu dedikodunun gerçekliği var mı, Bali kabul eder mi ayrı sorular. Unutulmaması gereken şu; Saray Rejimi’ndeyiz. Sahnede 2 kişi var; biri her şeyin başı Reis ve diğeri bürokrasi, medya ve yatırımcılarla iletişimden sorumlu Damat. Damat seçenekleri sunuyor, Reis kararları alıyor.

Bu esnada hızlıca swap konusuna da değinelim. ABD ile belli ki anlaşılamadı; hatta dolaylı olarak ABD tahvilleri vasıtasıyla da başarılamadı. Batı ile yumuşamanın sembolü olabilir ve mülteci kozu kullanılabilir diye ECB ile yapılacak iddiası vardı; aylar geçti hala ses çıkmadı.

Brexit sonrası Avrupa’dan kısmen kopacak ve ABD ile uzlaşamayan Britanya; Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerle yakın ilişkiye çok hevesli; ancak görünen o ki bu da gerçekleşmedi. Japonya ile şehir hastanesi açıp Japon ağacı ismi verilmişti; henüz oradan da bir sonuç çıkmadı.

Kuşak ve Yol projesi kapsamında Kanal İstanbul’un görülmemiş imtiyazlarla Çin’e verilebileceği ve karşılığında swap yoluyla döviz alınabileceğine dair duyumlar vardı; yine bir şey çıkmadı. Döndük dolaştık Katar ve onun riyali için anlaşma yaptık; çaresiz görünümü güçlendirdik.

Peki neden kimse bizimle swap yapmıyor? Swap borç değil, karşılıklı yükümlülük ama kimse TL’yi satmak dışında istemiyor.  Dış politika elbet ki bir neden. Erdoğan ve Albayrak’ın istikrarına güvenmiyor olabilirler. Ancak asıl neden borçların geri ödenebileceğine dair yüksek şüphe.

İç piyasaya dönelim, sıra geldi kredilere. Soğuk kuru havada üşütür, nemli havadaysa kemiklere kadar işleyerek dondurur. Bir ekonomide krediler nem işlevini üstlenirler. Hava sıcakken ekonomiyi aşırı ısıtıp enflasyona; soğuduğundaysa borç yükünden dondurup batıklara yol açar.

Aşağıda son 13 haftalık TL cinsi kredi artış oranları var. 2018’de buhranın ilk perdesine girişle 2. perdedeki şimdiki halimiz arasındaki fark ortada. Kalbi durmuş hastaya filmlerde hep gördüğümüz gibi kalbine elektroşok uygulamasına bunu benzetebiliriz.

Yaşanan salgında bu yıl %5 küçülsek ve ertesi yıl iyimser bir tahminle %5 büyüsek bile (parmak hesabıyla) aynı noktada olmayacağız. Çünkü küçülenler ile canlanıp yeniden büyüyenler farklı kişiler. Asıl tehlike ise üzümün üzüme baka baka kararması.

KOBİ’lere can vermek için hükumetin verdiği kefaletle; kredi garanti fonuna dayalı işletme ve ticari kredileri var. Bu şekilde batıklar nefes alıyor, yarı batıklar yüzdürülüyor. Sağlıklı firmaların kâğıt üstünde alacakları güvende gözüküyor; gerçekteyse o alacaklar çoktan battı.

Hâlihazırda zar zor ayakta kalan bu şirketlerin kaçı salgın sonrası (umarım bir gün geride kalır) eski haline gelecek? Kaçı bunu ve piyasadaki diğer borçlarını ödeyebilecek? Turizm, inşaat, spor kulüpleri, havacılık şirketleri? Kaç yılda eski hallerine dönecekler ya da dönecekler mi?

Bir de bankaları düşünün; BDDK baskısıyla birçok batık krediyi yüzdüren bu dev kurumlar ne yapacaklar? Hep uyardığımız konu; kredi genişlemesi yapmadan önce umut etmeyen kurumların sepetten çıkarılması ve karantinaya alınmasıydı. Ancak iş ağırdan alındı ve artık çok geç kalındı.

Şu ana kadar dış politikadan çok bahsetmedik ama değinmemiz şart olan birkaç nokta var. Libya’ya son ziyarette Bakan Albayrak ve TCMB üyelerinin katılımı şaşırtıcıydı. Ardından olası nedeni öğrendik. Libya güvenilir durumda değil, yurt dışı ödemelerini rahatça gerçekleştiremiyor.

Biz ve 3. ülkelerden silah alımı karşılığı ödemeleri yapabilmek için ve dövizlerini güvende tutabilmek için; TCMB’yi bir şekilde saklamacı kuruluş ve muhabir banka gibi kullanacaklarmış. Bu yolla 4 milyar dolar gelmiş ve 8 milyar dolar daha bekleniyormuş.

Türkiye’nin desteklediği Sarraj güçlense de Mısır dengeleri yeniden sağlayabilir. Bu konuları uzmanlarına bırakıyorum. Ancak şu ana kadar Libya’dan bize gelen para miktarına ilişkin resmi bir veri yok; zaten halen cari açık veren Türkiye’ye ne versek birkaç ayda tüketiyor.

Suriye konusunda Rusya ile takışma durumu ve AB’den gelen fon akışın devamlılığı da soru işareti. Erdoğan-Trump ikili ilişkileri vasıtasıyla gündemden düşen ama nedense hukuken tamamen düşürülmeyip Demokles’in kılıcı gibi tepemizde duran Halkbank davasının akıbeti belirsiz.

Hangi hallerde oruç bozulur gibi sorulara verilen enteresan yanıtlar gibi, hangi hallerde S-400 nedeniyle ABD ve Rusya ile aramız bozulmaz sorusunu da hatırlatalım. Ya iç politika? Toplum sessiz çünkü can derdi öncelikli, dünya da kötü ve mali paketlerin illa ki katkısı var.

Kıdem tazminatının Türk-İş’in hükumetin yörüngesinde olduğu bir dönemde bile kırmızı bir çizgi olduğunu belirtelim. Elbette kafa karıştırıcı yöntemlerle, iktidarın TBMM çoğunluğu kullanılarak bu konudaki kanun teklifi sessiz sedasız yasalaşabilir de.

Doğalgaz fiyatları nedeniyle geçen kış pek ısınamamıştık; bu yıl ikili anlaşmalardan ötürü petroldeki gibi düşüş gerçekleşmeyince ve bir de kur yukarı çıkınca; bu kış vatandaşın nasıl ısınacağını merak ediyorum. 31 Mart 2019 sessiz tepkiydi, bu kış tepkinin boyutu değişebilir.

Ülkemizin gerçek beka problemi genç işsizlik. Bu yıl kabaca 500 bin lisans, 300 bin önlisans ve 100 bin lisansüstü yeni mezun gelecek. Kesişimi çıkarıp bir kısmının evde oturmayı gönüllü kabul ettiğini varsaydığımızda bile 500 bin yeni diplomalının iş arayacağını söyleyebiliriz.

Biriken KYK kredileri, pahalılaşan hayat ve uzayan işsizliğin yaratabileceği sosyal sonuçlar hepimizi şaşırtabilir. Genç subaylar değil ama genç işsizler rahatsız; ötesi mutsuz ve umutsuz. Siyasetçilerin ısrarla göz ardı ettiği büyük bir volkanik birikim var, belirtmiş olalım.

Erken seçimler ve yeni partilerden de bahsedelim. Siyaset bilimci veya anketçi değiliz; ancak yeni partilerin iktidardan şu anda bile oy kopardığını herkes söylüyor. Baskın seçime yetmez ama 2021’de erken seçim gayet olası. Yaratabileceği istikrarsızlığı da atlamamak lazım.

AKP ilk dönemlerinde doğrudan finansal sermaye yanlısı olduğu için seçimleri kazandığında piyasalar rahatlıyordu. Artık piyasalar AKP’nin varlığından çekiniyor ama yokluğundaki belirsizlikten de ürküyor. Kısacası erken seçim doların kolayca fırlaması anlamına geliyor.

Son kısma geldik. 2013’ten beri yinelenen finansal istikrarsızlıklardan ağır yaralı ama sağ çıkan hükumet neden köşeye sıkıştı? Çünkü bizden bağımsız nedenlerle yurt dışından para gelmiyor ve içeride çok borçluyuz, rezervimiz dahi yok. Olaylar nasıl gelişecek?

Zayıf karnımız döviz ihtiyacı! Turizmdeki çöküş ile dış ticaretteki zayıflamadan ötürü bir müddet daha cari açık verecek olsak da kurdaki bir miktar kontrollü (%6-12 oranında artış) ile bu açık kapanabilir. Önümüzdeki 3 ay dünya sakin kalırsa bu dönemi hafif dertli atlatabiliriz.

Asıl mesele dolar kurunu 2018’deki gibi 4,81’den 7,24’e %50 fırlatacak bir spekülatif atağın yaşanması. Neden böyle bir durum yaşansın? TCMB; kısa vadeli borç ödemelerinin kamu, özel sektör ve bankalardaki takvimine sahip. BOTAŞ ve Tüpraş gibi kurumların ödemeleri az çok belli.

TCMB; devlet ve bankaların kredi ve eurotahvil ihraçlarının talep miktarını birkaç gün önceden öğrenip hazırlık yapabiliyor. Sıkıntı halinde önce ödünç rezervlerinden verecek, elde yoksa kurun biraz yukarı çıkmasını kabullenecek. %6-12 arası değer kaybı bu yüzden olası.

Ancak bu sistemin 2 temel zayıflığı var. İlki sermayenin içeri doğru kaçması, yani bireylerin dövizlerini bankalardan çekmesi. Şu an böyle güçlü bir eğilim yok; bundan sonra olur diyemem. Yabancı bankalar da ani para çekme talebiyle karşılaşınca zorlanıp MB’lerden destek alır.

Ancak çekilmek istenen TL değil döviz olunca ve TCMB’de kalmayınca sorun büyür. Özetle, böyle bir durum olursa sonucu yıkıcı olur; ancak düşük ihtimal veriyorum. Asıl risk sermayenin dışa çıkışı. Yeni para gelmiyor; borç verilmiş büyük miktarlar vade günü çıkarılmak isteniyor.

Bu gibi durumlar içsel değil, yurt dışındaki risk iştahının ani azalmasıyla gerçekleşiyor. Mesela ABD başta olmak üzere birçok piyasa, salgın öncesi düzeyine kadar toparladı. Fakat bu yükseliş birçok varsayıma dayalı, yani kırılgan. İlk düşüşte filler dövüşürken çimenler ezilir.

Bu konudaki öngörümüz korona virüs Türkiye’ye gelmeden önce, hatta Çin’de bile çıkmadan önce Ekim 2019’da yazdığımız yazıda; 2020 için ana senaryo olarak mevcuttu. İşte hala o noktadayız. Buhranın 2. perdesinin yüksek tempolu kısımlarına bu nedenle yaklaşıyoruz.

Dış borç ve TCMB’nin çaresizliğinin ortam yarattığı, küresel risk iştahının tetikleyicisi olacağı ve krediler vasıtasıyla iliklerimize kadar hissedeceğimiz bu gidişatın bir boyutu daha var ki fırtınayı kusursuzlaştıran da muhtemelen bu olacak; sermaye kontrolleri!

Bankaların yaptığı işlemlerle yabancılara TL vermesinin kısıtlanmasından, ihracat dövizlerinin zorunlu yurt içine getirilmesi, döviz alırken kimlik bilgilerinin sunulup yüksek vergi ödenmesi sermaye kontrolü olmasa da sermaye çıkışının sürtünme katsayısını artıran önlemlerdi.

Tam teşekküllü bir sermaye kontrolünde paranızın mülkiyetine dokunulmasa da kullanım hakkına el konulmuş oluyor. Yurt dışına çıkaramıyor veya hesaptan çekemiyor; çekmek isterseniz yüksek maliyet veya piyasa dışı fiyata maruz kalıyorsunuz. Peki, bu olur mu?

Döviz çıkışı artarsa, TCMB’de karşılayacak rezerv yoksa faizler artırılmayıp kurun yükselmesine imkân tanınmıyorsa ya IMF’ye gidersiniz ya da sermaye kontrolünü denersiniz. Ne IMF bizi ne de biz IMF’yi istediğimize göre, takdiri size bırakıyorum.

Bu nedenle küçük resme aldanıp büyük resmi unutmayın derim. Ya zamanlama? En en geç önümüzdeki 1 yıl içindeki herhangi bir zaman. ABD başkanlık seçimleri yaklaştıkça heyecanın daha da artacağını belirteyim. Pandeminin gelişimi mutlaka etkili olacaktır.

Peki, biz vatandaşlar ne yapmalıyız? Biz görevimizi 24 Haziran 2018’de yaptık, artık sonuçlarıyla yüzleşiyoruz. Buhranda devlet sizi korumuyorsa; mütevazı imkânlarınızla tasarruf etmek, borçlanmamak ve işinize sıkı sıkı sarılmak dışında yapacak bir şey yok.

Muhtemelen yaz sonunda şu anda 3. parçasını okuduğunuz bu dizinin ‘2. Perde Zirvede’ isimli 4. parçasını yayınlamış olacağım. Bugün üniversite sınavına giren genç arkadaşlara başarılar dilerim, keşke onlar için daha umut verici şeyler yazabilseydim.

Dr. Murat Kubilay

 


İLGİLİ HABERDr. Murat Kubilay: Türkiye krizin hangi aşamasında?Dr. Murat Kubilay: Türkiye krizin hangi aşamasında?

İLGİLİ HABERMurat Kubilay Yazdı: Doların Derdi Ne, Dermanı Var Mı?Murat Kubilay Yazdı: Doların Derdi Ne, Dermanı Var Mı?

İLGİLİ HABERMurat Kubilay Yazdı: Korona Verileri Nasıl Okunmalı?Murat Kubilay Yazdı: Korona Verileri Nasıl Okunmalı?

 

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları