Dolar/TL47,90
0.08%
Euro/TL55,55
0.31%
Gram Altın6.860,77
0.48%
BIST 10014.082,10
0.64%
Brent Petrol$88,62
0.11%
Gümüş/Ons$65,86
1.16%
Türkiye

Amberin Zaman: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktı İran’ı caydırabilir mi?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Mekke'de imzaladığı ortak savunma paktı İran'a karşı gerçek bir caydırıcılık sağlayabilecek mi?

9 Ağustos 2026

Amberin Zaman: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktı İran’ı caydırabilir mi?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması, Ortadoğu’daki güvenlik dengelerini değiştirebilecek yeni bir ittifak arayışına işaret ediyor. “Üç ülkeden birine yapılan saldırı hepsine yapılmış sayılacak” ilkesine dayanan pakt, özellikle İran ve müttefiklerinin oluşturduğu tehdide karşı caydırıcılık sağlamayı amaçlıyor. Ancak bölge uzmanlarına göre asıl soru, Ankara ve İslamabad’ın Suudi Arabistan’a yönelik olası bir saldırıda gerçekten savaşa girip girmeyeceği.

Al-Monitor yazarı Amberin Zaman, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçlü savunma anlaşmasının bölgesel dengeler üzerindeki etkilerini analiz etti.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan cuma günü Mekke’de ortak savunma anlaşmasına imza attı. İran savaşının devam ettiği bir dönemde gerçekleştirilen anlaşma, bölgenin önde gelen üç Sünni gücünün ilk kez resmi bir askeri pakt altında buluşması açısından dikkat çekiyor.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasına göre anlaşmanın temel ilkesi oldukça güçlü: Üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırı, diğerlerine de yapılmış sayılacak.

Belgeye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif imza attı.

Üç ülkenin sahip olduğu askeri ve siyasi kapasite de anlaşmanın önemini artırıyor. Türkiye NATO'nun ikinci büyük daimi ordusuna sahip. Pakistan Müslüman dünyasının tek nükleer gücü. Suudi Arabistan ise hem dünyanın önde gelen petrol üreticilerinden biri hem de Mekke ve Medine'nin koruyucusu konumunda.

İran'a karşı yeni bir Sünni ittifakı mı?

Anlaşmanın cuma günü ve Mekke'de imzalanması sembolik açıdan da dikkat çekiyor.

Amberin Zaman'a konuşan bölgesel diplomatik kaynaklara göre paktın İran'ın bölgedeki nüfuzunu dengelemeyi amaçladığı konusunda fazla şüphe bulunmuyor.

Ancak Riyad bu yorumlara mesafeli.

Suudi Arabistan Kamu Diplomasisinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Rayed Krimly, anlaşmanın yeni bir askeri eksen veya mezhepsel blok oluşturma girişimi olmadığını ve bölgedeki hiçbir ülkenin güvenliğine tehdit teşkil etmediğini söyledi.

Bununla birlikte İran savaşı sırasında yaşananlar Riyad'ın güvenlik endişelerini ciddi biçimde artırmış durumda.

Suudi Arabistan, İran'ın yanı sıra Irak'taki İran yanlısı Şii milislerin saldırılarından en fazla etkilenen Körfez ülkelerinden biri oldu.

Son dönemde Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları yeniden başlatması da güvenlik denklemine yeni bir boyut ekledi.

İsrail de rahatsız olabilir Anlaşmayı yakından takip edecek ülkelerden biri de İsrail.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin giderek kötüleşmesi nedeniyle Tel Aviv'in üçlü savunma anlaşmasını kendi güvenliği açısından potansiyel tehdit olarak değerlendirebileceği belirtiliyor.

İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Gallia Lindenstrauss gelişmeyi İsrail açısından “çok endişe verici” olarak tanımladı.

Lindenstrauss'a göre anlaşma, İsrail'e karşı giderek sertleşen siyasi cepheye askeri bir unsur ekliyor.

Daha hassas mesele ise Pakistan'ın nükleer kapasitesi.

Lindenstrauss, hem Suudi Arabistan'ın hem Türkiye'nin nükleer alana yönelik ilgilerinin bulunduğunu ve Pakistan'la yakın savunma işbirliğinden önemli kazanımlar sağlayabileceklerini savunuyor.

Anlaşma ayrıca İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesinin önündeki siyasi engelleri artırabilir.

Kızıldeniz'de ikinci güvenlik hamlesi Üçlü pakt aslında Suudi Arabistan'ın son dönemde gerçekleştirdiği daha geniş güvenlik hamlesinin ikinci ayağı.

Riyad geçtiğimiz hafta Kızıldeniz, Bab el-Mandeb ve Aden Körfezi'ni kapsayan Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu kurulacağını açıklamıştı.

Türkiye ve Pakistan da koalisyonun kuruluş bildirisine imza atan 14 ülke arasında bulunuyor.

Koalisyonun kurumsal yapısının 12-13 Ağustos'ta gerçekleştirilecek yeni toplantıda şekillendirilmesi bekleniyor.

Ancak Mekke'de imzalanan anlaşma bu deniz koalisyonundan ayrı.

Üçlü paktın temelini, Pakistan ile Suudi Arabistan arasında geçen yıl eylül ayında imzalanan başka bir anlaşmanın oluşturduğu belirtiliyor.

Askeri işbirliği şimdiden sahaya da yansımış durumda.

Pakistan nisan ayında Suudi Arabistan'daki bir hava üssüne savaş uçaklarından oluşan bir filo ile Çin yapımı hava savunma sistemleri konuşlandırdı.

Şimdi önemli sorulardan biri Türkiye'nin de Suudi Arabistan'a askeri birlik veya deniz unsurları gönderip göndermeyeceği.

Böyle bir karar Ankara'nın Afrika Boynuzu ve Körfez'deki askeri varlığını daha da genişletebilir. Türkiye'nin Somali'de en büyük denizaşırı askeri üssü bulunuyor. Katar'da da Türk askerleri görev yapıyor.

Riyad neden yeni müttefikler arıyor?

Suudi Arabistan açısından yeni güvenlik mimarisinin arkasındaki neden giderek belirginleşiyor.

Riyad aynı anda üç farklı stratejik riskle karşı karşıya: İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısı, Husilerin Bab el-Mandeb çevresindeki faaliyetleri ve Washington'ın Ortadoğu politikasındaki öngörülemezlik.

Diplomatik kaynaklara göre Suudi yönetimi bu nedenle savunmasını yalnızca ABD'ye bağımlı bırakmak istemiyor.

ABD'nin hem Türkiye'de hem Suudi Arabistan'da askeri varlığı bulunmasına rağmen Washington henüz Kızıldeniz koalisyonuna resmen katılmış değil.

Riyad'ın davet ettiği 51 ülkenin büyük bölümü de henüz resmi taahhütte bulunmadı.

Ankara gerçekten İran'la savaşır mı?

Üçlü paktın geleceğini belirleyecek temel soru tam da burada ortaya çıkıyor.

Kağıt üzerinde bir Suudi Arabistan saldırısı Türkiye ve Pakistan'a yönelik saldırı olarak kabul edilecek.

Peki Ankara veya İslamabad gerçekten Husilere karşı doğrudan askeri harekâta girişir ve dolayısıyla onların en önemli destekçisi İran'la dolaylı ya da doğrudan çatışmayı göze alır mı?

Amberin Zaman'a konuşan diplomatik kaynakların yanıtı büyük ölçüde “hayır.”

Kaynaklardan biri anlaşmanın ortak savunma maddesi için şu ifadeyi kullanıyor: “Bu, test edilmesi gereken bir iddia.”

Türkiye ve Pakistan'ın İran'la karmaşık fakat önemli ilişkileri bulunuyor. İki ülkenin de mevcut savaşa doğrudan taraf olarak yeni cepheler açmak istemesi beklenmiyor.

Dolayısıyla paktın pratik askeri değerinin gerçek bir kriz yaşanmadan anlaşılması zor.

Körfez İşbirliği Konseyi örneği Bazı diplomatlar yeni paktın 1981'de kurulan Körfez İşbirliği Konseyi'nin karşılaştığı sorunları tekrarlayabileceği görüşünde.

Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri İran-Irak Savaşı'nın başlangıcında ortak hareket ederek İran'ı dengeleyebileceklerini düşünmüştü.

Ancak mevcut İran savaşında Tahran'ın Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerini ve bölgesel altyapıyı hedef alması, askeri caydırıcılığın sınırlarını bir kez daha ortaya çıkardı.

Eleştirel görüşe göre ABD'nin açık desteği olmadan bölgesel savunma anlaşmalarının askeri kapasitesi sınırlı kalabilir.

Anlaşmanın İsrail tarafından tehdit olarak algılanması ise Washington'ın açık desteğini daha da zorlaştırabilir.

Mısır neden yok?

Bir başka dikkat çekici unsur Mısır'ın üçlü pakta katılmamış olması.

Kahire; Riyad, Ankara ve İslamabad'la birlikte Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'nda İsrail ve BAE etkisini dengelemeye yönelik gelişmekte olan diplomatik işbirliğinin bir parçası olarak görülüyordu.

Ancak Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetiminin güçlü İslamcılık karşıtı çizgisi, Mekke'de belirgin dini sembolizm altında imzalanan pakta mesafeli durmasının nedenlerinden biri olabilir.

Washington açısından tamamen olumsuz olmayabilir Bununla birlikte anlaşmanın ABD'nin bölgesel stratejisiyle tamamen çeliştiği görüşüne katılmayan uzmanlar da var.

Royal United Services Institute kıdemli araştırmacısı Burcu Özçelik'e göre anlaşma, Washington'ın bölgesel ülkelerin kendi güvenlikleri konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesini isteyen genel yaklaşımıyla uyumlu.

Bu açıdan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın kendi caydırıcılık mekanizmalarını geliştirmeleri ABD'nin Ortadoğu'daki askeri yükünü azaltabilir.

Ancak bunun Washington açısından kabul edilebilir olması, yeni yapının İran'ı caydıran fakat İsrail'i tehdit etmeyen bir çizgide kalmasına bağlı olabilir.

Paktın asıl amacı savaşmak değil, savaşı önlemek Amberin Zaman'ın analizinden çıkan temel sonuç, Mekke Paktı'nın ilk hedefinin saldırgan bir askeri blok kurmak değil, caydırıcılık yaratmak olduğu yönünde.

Suudi Arabistan açısından amaç İran, Irak'taki milisler ve Husiler karşısında saldırının maliyetini yükseltmek.

Türkiye ve Pakistan açısından ise denklem farklı.

Her iki ülke de doğrudan savaşa girmeden bölgesel askeri ağırlığını artırabilir, Suudi Arabistan'la ekonomik ve savunma ilişkilerini genişletebilir ve Riyad'ın finansal kaynaklarından yararlanabilir.

Bu nedenle pakt üç ülke açısından da kısa vadede siyasi ve stratejik fayda üretebilir.

Ancak anlaşmanın gerçek değeri, metinde yazan ortak savunma taahhüdünün bir gün uygulanması gerektiğinde ortaya çıkacak.

Suudi Arabistan yeniden büyük bir İran veya Husi saldırısına uğrarsa Türkiye ve Pakistan gerçekten askeri olarak karşılık verecek mi?

Şimdilik bunun cevabı bilinmiyor.

Dolayısıyla Mekke Paktı İran'a yönelik güçlü bir siyasi caydırıcılık mesajı veriyor olsa da askeri caydırıcılığının ne kadar gerçek olduğu ancak kriz anında anlaşılacak.

Al Monitor

Piyasalarda yalnız değilsiniz

Bu haberle ilgili detaylı rapor ve analizlere, uzman desteğiyle Akanak Insights'a ulaşın.

Uzman Desteğine Göz Atın
Paylaş