Gündem
Trump’tan “İran’la savaşa destek verin” çağrısı: Bölgede Kürtler Ne Yapacak?
Peki, dönelim savaşa: Bu kaotik konjonktürde Trump’ın İranlı ve Iraklı Kürtlere yaptığı çağrı, Türkiye’de Öcalan-DEM çizgisini de kapsayan “İç Cephe” siyasetine nasıl yansır?
Yazar: Yavuz Baydar
ABD-İsrail’in İran’la savaşının tırmandığı bu kritik dönemde Washington’dan sızdırılan bilgiler, uzman ve gözlemcilerden gelen ilk gelen tepkilere bakılırsa, tesadüfî değil, hesaplı.
Sırasıyla Axios ve CNN’in haberlerine göre, CIA’in İranlı Kürt silahlı grupları silahlandırmayı planladığı, Trump’ın Pazar günü hem KDPI Başkanı Mustafa Hijri’yi hem de Iraklı Kürt liderleri — Barzani ve Talabani— bizzat telefonla aradığına dair detaylar, sahaya sürülen bir psikolojik baskı aracı gibi durmakta.
Hatta bu hamleyi rejim değişikliği veya İran’ın parçalanması için sahada destek arayışının ürettiği bir telaş veya çaresizlik olarak görenler de oldu.
Bu şimdilik şekillenen resim. Ama şu da biliniyor: İsrail’in — ve ardından ABD’nin— İran’a karşı uzun süreli savaş hazırlıkları çerçevesinde bölge Kürtleriyle temasları aniden ortaya çıkmış değil.
Niyet epeydir kendisini belli ediyordu, bundan bölge aktörleri yeterince ipucu ve bilgi elde etmişlerdi, en sonunda beklenen oldu: İran’a karadan giriş bu aşamadan sonra kaçınılmaz göründüğüne göre, İsrail ve ABD’deki risk hesapları, donanımlı ve savaşkan bir öncü gücün — yani Kürt milis birimlerinin — PJAK hariç tek cephede birleşme ilan eden altı İranlı örgütün içerden ve Iraklı Kürt grupların sınır ötesinden seferberliğini de gündemin üst sırasına taşımış durumda.
Bu durum pek çok soru işaretini de beraberinde getirmekte. Akla ilk gelen soru, bu haberler Kürt milis gruplarını şimdiden İran güçleri karşısında hedef haline getirir mi?
Cevap neredeyse kesin: Evet. İran Devrim Muhafızları (IRGC), Axios ve CNN haberlerinin yayınlanmasından önce bile Kuzey Irak’taki Kürt gruplarını vurmaya başlamıştı. Haberlerden sonra bu saldırıların yoğunlaştığı yönünde bilgiler var. Erbil’in Koye ilçesinde KDPI’ya bağlı Azadi Kampı’na çok sayıda İHA isabet etti, Dekala’ya da IHA saldırıları oldu, Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) de hedef alındı.
Bu haberlerin İranlı Kürt grupları doğrudan hedef kılma olasılığının üç boyutu var:
Birincisini, “operasyonel ifşaat” diye adlandırmak mümkün. Gizlilik perdesinin kalkmasıyla İran istihbaratının hangi grupların hazırlık aşamasında olduğu, hangi rotaları kullandığı konusundaki dikkati, savaşın getirdiği sert reflekslerle daha da artabilir.
İkincisi, Trump yönetiminin çağrısı Irak Kürdistanı’nı da açık tehdit alanı kılmış oluyor. CNN’in haberinde, silahların Kürdistan Bölgesel Yönetimi kontrolündeki topraklar üzerinden geçirilmesi gerektiği açıkça yazılı. Bu, Erbil yönetimini İran’ın doğrudan hedef listesine sokacak ve Irak’ın merkezi hükümetiyle egemenlik eksenli gerilimleri daha da derinleştirecek bir “dinamit lokumu”.
Üçüncüsü, Mam Hüseyin liderliğindeki milliyetçi ve bağımsızlık yanlısı Kürdistan Özgürlük Partisi’nin “ABD ve İsrail’in emrini bekliyoruz” açıklaması, ne kadar zayıflamış olursa olsun IRGC’nin gruplara yönelik baskısını fiziksel olarak artıracak nitelikte.
Kısacası, Medyaya sızdırılan haberler diplomatik açıdan Kürtleri savaşmaya ikna için bir koşullama aracı ama sahadaki muhtemel sonucu onları savunma açısından kırılgan kılmak olacak.
İranlı Kürt grupların tavrı şu an itibarıyla “temkinli iyimserlik” olarak özetlenebilir. Al-Monitor’ın bu konudaki haberinin başlığına kadar yansımış bir tespit söz konusu:
“İhtiyatlı kalmaya devam ediyorlar.”
Haberde bu gruplar, ABD’nin siyasi herhangi bir güvence vermeden sahadaki sorumluluğu kendilerine oldu-bitti şekilde devredemeyeceği, ayrıca bu grupların İran’da sonuç alıcı bir kalkışma başlatacak askeri etkiden yoksun olduğunun ABD yönetimi —özellikle Pentagon— tarafından tarafından bilindiği de vurgulanmakta.
İş uzarsa, Kürt grupları savaşa girmemekte ayak sürürlerse, ilişkiler nasıl şekillenir?
Bu noktada tarihi tecrübe bir hayli öğretici. Irak’ta Kürtler bağımsızlık referandumu ardından ABD desteğini yitirmişti. Suriye’de SDG/YPG güçleri Trump’ın ilk başkanlık döneminde Türkiye karşısında zayıf, hatta yalnız bırakıldılar. Geçici başkan El-Şara döneminde ise, Suriye hükümeti güdümlü cihatçı güçlerini Kürt bölgelerine yönelik operasyonları sırasında ABD “aradan çekildi”, büyük ölçüde seyirci kaldı.
Dolayısıyla iki senaryo örtüşmekte:
Birinci senaryoda gruplar açık siyasi güvence karşılığında sınırlı saha desteği sunar; İran’a saldırılar yoğunlaşır. Ancak ABD bu gruplar arasındaki ideolojik ayrışmaları (milliyetçi KDPI, bağımsızlık yanlısı PAK vs ile diğer İranlı gruplar) yönetemezse, ayrıca PJAK seferberliğe dahil edilemezse operasyon baştan ölü doğar, bozgunla ve kıyımla sonuçlanabilir. (ABD, SDG komuta kademesi ile temasta mı, henüz net bilinmiyor.)
İkinci senaryo, Kürt grupların angaje olmayı reddetmesi üzerine kurulu. Bu durumda Washington ya kısa vadede alternatif proxy arar ya da bu gruplara düşmanca olmasa bile ilgisiz kalır; bölge Kürtlerini kendi haline bırakır (öfke ile örneğin Suriye’den tümüyle asker çekebilir), ve Kürtler için “siyasi terk edilmişlik” üzerinden yeni bir karanlık döngü başlar.
Peki, Türkiye’de Öcalan ve DEM çizgisi ne yapacak?
Bu boyut, stratejik karakteri en net olan kısmı ifade ediyor. 2024 Ekim’inden yana yaşanan “süreç” hatırlanmalı: Hapisteki Öcalan’a “Umut Hakkı” karşılığında “Terörsüz Türkiye” öngören “süreç”in fitili, iktidarın fiili ortağı MHP’nin lideri Bahçeli tarafından ateşlenmişti.
Öcalan’ın işaretiyle PKK 12 Mayıs 2025’te silahlı faaliyetlerine son verdiğini açıkladı. PKK lideri Şubat 2026’da gönderdiği mesajda “negatif barıştan pozitif barışa” geçiş çağrısında bulundu.
“Demokratik entegrasyon” kavramı da DEM Parti aracılığıyla sunuluyor. Bu çerçeve kollektif hak taleplerini değil “bireysel yurttaşlık temelinde entegrasyonu” ön plana çıkarıyor.
Kısacası şu ana kadar “süreç” Ankara’nın beklentilerinden sapmadan, Kürtlere “barış”, toplumun şüpheci kesimlerine “Terörsüz Türkiye” sloganları üzerinden akmakta.
Bahçeli’nin 3 Mart’ta TBMM grup toplantısında dile getirdiği görüşler bu bağlam içinde son derece önemli, çünkü stratejinin inşasının ne kadar gerilere gittiğini, ne kadar uzun ömürlü olduğunu ortaya koyuyor.
MHP lideri, mealen, “ben size demedim mi?” diyor, İran konusundaki sözlerinde. Türkiye’nin milli bekası için “iç cephenin” tahkim edilmesinin hayati zorunluluk olduğunu vurguluyor. “Terörsüz Türkiye” vizyonunun “siyasi kaygıların ötesinde bir devlet stratejisi” olduğunu tekrarlıyor, bölgesel tehditlere karşı “Ankara merkezli jeopolitik duruş” sergilenmesi gerektiğini ifade ediyor.
Şu sözlerini iyi okumakta yarar var:
“Terörsüz Türkiye” hedefine dudak büken aymazlar, ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz?
Türk-Kürt kardeşliğine yaptığımız samimi ve sahici çağrıyı utanmadan çarpıtan, PKK’nın kurucu önderliğinin 27 Şubat çağrısına her zaviyeden saldıran mayası ve meşrebi karışık zihniyetler, çevremizdeki ateş çemberinden herhangi bir sonuç çıkarıyor musunuz? Nasıl bir felaket ve fecaatin kıyısından döndüğümüzü daha ne zaman anlamayı düşünüyorsunuz?”
Denilebilir ki Ankara bugünlerin bölgesel kaosunu Trump’ın seçilmesinden ve özellikle de 7 Ekim 2023 Hamas saldırısından sonra dış kaynaklardan gelen derin istihbarat duyumları üzerine öngörmüş, 1 Ekim 2024’te de bir “önleyici önlem” olarak Türkiye’nin Öcalan-DEM eksenindeki Kürt siyasal hareketini “entegrasyon”a endeksleyen “süreç”i devreye sokmuştu. Bahçeli’nin “neyi amaçladığımızı..” ile kastının ne olduğu net anlaşılıyor.
Peki, dönelim savaşa: Bu kaotik konjonktürde Trump’ın İranlı ve Iraklı Kürtlere yaptığı çağrı, Türkiye’de Öcalan-DEM çizgisini de kapsayan “İç Cephe” siyasetine nasıl yansır?
Denilebilir ki, ABD’nin Kürtleri savaşa angaje etme projesi Cumhurbaşkan Erdoğan ve MHP lideri Bahçeli için biçilmez kaftan: Çünkü mevcut “fırsat penceresini” iyice genişletmekte.
AKP-MHP iktidar bloğu (kimi sağ ve merkez muhalefet partilerinin de desteğiyle) PKK/Kürt siyasi hareketini yıllardır “ABD-İsrail emperyalizmiyle bütünleşik” olarak tanımlamaktaydı. Trump’ın açıkça CIA operasyonu kapsamında Kürtleri silahlandırma isteği şimdi bu söylemi “doğrulayan” somut bir malzeme sunuyor.
Bahçeli ve AKP’nin şekil verdiği “İç Cephe” projesi DEM Parti’yi bu “emperyalist planın parçası olmak” veya AKP güdümlü entegrasyon sürecini kabullenmek arasına yerleştiren bir çerçeve kuruyor. Trump’ın hamlesi, DEM’i kaçınılmaz olarak eninde sonunda şu soruyla yüzleştirecek: “Bu tablo karşısında siz nerede duruyorsunuz?”
DEM Parti’nin şu anki tavrı, Kürt siyasal kimliğini özyönetim, Kürtçe anadilde eğitim reformu veya ikinci resmi dil taleplerinden feragat ederek çözmeyi esas alıyor. DEM Parti duruşunu artık tamamen iktidar bloğunun pozisyonuna senkronize etmek zorunda. Aksi halde, öncelikli olarak Öcalan’ın durumunu —Bahçeli’nin tabiriyle “statüsü”nü— netleştirmek için çabaladığı bu “süreç”te elde ettiği kazanımları, hatta meşruiyeti kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalacaktır.
İran savaşı derinleşirken Türkiye boyutunda şimdilik üç senaryo söz konusu:
AKP-MHP-DEM senkronizasyonunun derinleşmesi: En güçlü olan senaryo bu. DEM Parti, İran’a Kürt operasyonunu “anti-emperyalist” zaviyeden eleştirerek “Kürt kimliğini araçsallaştıran provokatif bir hamle” diyebilir. Bu da Erdoğan’a yeni alan açan bir jest olur, ”entegrasyon” söylemini konsolide eder.
Öcalan ve DEM’in sessiz kalması: Bu muhtemelen kısa vadeli tepki opsiyonu. Fakat böyle bir suskunluk tabanının bir kesimini “hain” algısıyla yabancılaştırabilir ve parti içi çatlakları derinleştirebilir.
Açık bölünme: PAK’ın, diğer örgütlerin —ve hatta PJAK’ın— savaşa destek vermesi durumunda DEM Parti bir ikilemle karşı karşıya kalır: Kürt dayanışması mı, yoksa AKP-MHP güdümlü “ulusal entegrasyon” mu? Buradan ortaya çıkacak tercih ne olursa olsun, partinin tabanla yaşadığı, pürüzleri artan ilişkiyi şu veya bu şekilde mutlaka etkileyecektir.
Sonuç olarak şöyle özetleyebilirim:
CNN/Axios haberlerinin yansıttığı resimde Trump’ın stratejik bir belirsizlik inşa ettiği açık. Bu belirsizlik İranlı Kürtleri hedefe dönüştürüyor, İranlı grupların parçalı yapısından yararlanmaya çalışıyor, Irak Kürdistanı’nı da çatışmalara angaje olmaya zorluyor.
Aynı anda Türkiye’de Kürt siyasetini bir bütün olarak “meşruiyet kaybı” tehdidiyle kuşatıyor, “entegrasyon” gibi köklü bir tercihe daha çok yaklaştırıyor.
Öcalan-DEM Parti-AKP-MHP dörtgeninin şu an sınandığı bu ortam, Orta Doğu’daki savaş kadar dikkat çekici bir siyasi kesişme noktası sunuyor.
Yavuz Baydar’ın NAR sitesindeki blogunu ziyaret edin
