Ekonomi
Doç. Dr. Özge Öner: 2026’da İstikrar Programı’nın Bedelini Ödeyeceğiz
Cambridge Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özge Öner’e göre Türkiye’de enflasyonla mücadelenin bedeli bugüne kadar çoğunlukla “sessiz bir erime” şeklinde ödendi. Ancak 2026’ya yaklaşırken bu bedelin daha görünür, daha sert ve daha yıkıcı biçimler alması bekleniyor. Öner, ekonomik sıkılaşmanın iflaslar, işsizlik ve toplumsal adalet duygusunda aşınma riskiyle birlikte geldiğine dikkat çekiyor.
Özet:
Cambridge Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özge Öner’e göre Türkiye’de enflasyonla mücadelenin bedeli bugüne kadar çoğunlukla “sessiz bir erime” şeklinde ödendi. Ancak 2026’ya yaklaşırken bu bedelin daha görünür, daha sert ve daha yıkıcı biçimler alması bekleniyor. Öner, ekonomik sıkılaşmanın iflaslar, işsizlik ve toplumsal adalet duygusunda aşınma riskiyle birlikte geldiğine dikkat çekiyor.
Cambridge Üniversitesi öğretim üyesi Özge Öner, Nefes’ten Şehriban Kıraç’a verdiği kapsamlı röportajda Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını, 2026’ya yönelik riskleri ve toplumsal maliyetin kimler üzerinde yoğunlaştığını değerlendirdi. Öner’e göre Türkiye’de enflasyon artık sadece bir fiyat artışı değil, aynı zamanda toplumu ayrıştıran bir mekanizma haline geldi.
“Bedeli En Çok Kim Ödedi?”
Öner’e göre bugüne kadar en ağır bedeli ücretliler, sabit gelirliler, emekliler, küçük esnaf, krediye erişimi sınırlı KOBİ’ler ve gençler ödedi. Ücretlerin enflasyonu geriden takip etmesi, kiracıların manevra alanının olmaması ve sabit gelirli kesimlerin kendini koruyacak araçlardan yoksun olması bu tabloyu derinleştirdi.
“Bugüne kadar bedel çoğu zaman sessiz bir erime şeklinde ödendi” diyen Öner, alım gücünün düşmesi, tasarrufların erimesi, kaliteden kısmaların normalleşmesi ve gelecek planlarının küçülmesinin bu sürecin temel göstergeleri olduğunu vurguladı.
2026 Uyarısı: Daha Sert Bir Dönem Kapıda
Öner’e göre 2026’ya doğru bedelin biçimi değişiyor. Sıkılaşmanın artık sadece tüketimin kısılması anlamına gelmediğini belirten Öner, finansman koşullarının ağırlaşması, tahsilat zincirinin bozulması, iflas ve konkordato dalgalarının artması ve buna bağlı olarak işsizliğin yükselmesi riskine dikkat çekti.
“Asıl tehlike, toplum bedel öderken adalet duygusunun da aşınması” diyen Öner, kuralların bazı kesimler için sert, bazı kesimler için esnek uygulanmasının toplumsal aidiyet duygusunu ve yurttaşlık bilincini zedelediğini ifade etti.
2026’da Vatandaşı Ne Bekliyor?
Öner’e göre 2026’yı tek bir makro göstergede özetlemek mümkün değil. Aynı ekonomi içinde birden fazla gelecek senaryosu bulunduğunu vurgulayan Öner, teknik olarak hedefin “dezenflasyon” olduğunu ancak asıl belirleyici unsurun siyasal ve kurumsal iklim olduğunu söyledi.
Belirsizlik artarsa risk priminin yükseleceğini, kur ve enflasyon beklentilerinin bozulacağını belirten Öner, bu durumda sıkılaşmanın topluma daha ağır bir maliyet olarak döneceğini ifade etti. Buna karşılık hukukun ve kurumların nefes alabildiği bir ortamda aynı sıkılaşmanın daha yönetilebilir olabileceğini savundu.
Öner’e göre 2026’da vatandaşın temel duyguları; kronikleşen geçim kaygısı, artan iş güvencesizliği, konut ve kira baskısının sürmesi ve “bir sonraki şok ne olacak?” endişesi olacak.
“Sadece Faiz Artırmak Yetmez”
2025’in resmi söylemde bir “normalleşme yılı” olarak sunulduğunu hatırlatan Öner, toplumun yaşadığı deneyimin ise “ertelenmiş bedelin tahsilatı” olduğunu söyledi. Türkiye’de enflasyonun sadece para politikasıyla açıklanamayacağını vurgulayan Öner, üç temel faktöre işaret etti: güven eksikliği, yapısal maliyet baskıları ve kurumsal öngörülemezlik.
“Hukuki öngörülebilirlik zayıfladığında yatırım iştahı düşüyor, üretim kapasitesi genişlemiyor ve rekabet artmıyor” diyen Öner, bu nedenle enflasyonla mücadelenin sadece faiz artırımıyla başarıya ulaşamayacağını belirtti.
Türkiye’nin En Yakıcı Üç Sorunu
Öner’e göre Türkiye’nin üç temel sorunu şöyle sıralanıyor:
-
Kurumsal çöküş ve hukuki güvencesizlik: Öngörülebilirliğin olmadığı yerde yatırım, üretim ve sosyal huzur da mümkün olmuyor.
-
Ücretli nüfusun sistematik yoksullaşması: Enflasyon bir yeniden bölüşüm aracına dönüşmüş durumda ve bu süreç adalet üretmiyor.
-
Üretim kapasitesinin sıkışması: Sanayi ve hizmetler yüksek maliyet, düşük talep ve zor finansman üçgeninde sıkışıyor.
Reel Sektör İçin Riskler Artıyor
Öner, reel sektörün karşı karşıya olduğu en büyük risklerin başında pahalı ve seçici kredi koşulları, iç talep daralması ve maliyet baskılarının geldiğini söyledi. “Verimsiz elenir, verimli kalır” söyleminin Türkiye gerçekleriyle örtüşmediğini vurgulayan Öner, finansmana erişimin rekabetten daha belirleyici hale geldiği bir yapının uzun vadede ekonomiyi zayıflatacağını ifade etti.
Mevcut tabloyu “Saldım çayıra, Mevlam kayıra modeli” olarak tanımlayan Öner, kapanmalar, tahsilat sorunları, kayıt dışılık ve işten çıkarmalar karşısında güçlü bir politika setinin eksikliğine dikkat çekti.
“Herkes Geminin Su Aldığını Biliyor”
Türkiye’de krizin artık soyut bir kavram olmadığını belirten Öner, bunun pazar alışverişinden kiraya, iş arayışından gelecek planlarına kadar gündelik hayatın parçası haline geldiğini söyledi. Ancak ortak bir kamusal akıl ve yön duygusu zayıfladığı için herkesin kendi “can simidine” sarıldığını ifade etti.
Çıkış Yolu Var mı?
Öner’e göre sihirli bir kurtuluş reçetesi yok, ancak bir çıkış yolu mevcut. Bu yolun teknik olduğu kadar kurumsal bir dönüşüm gerektirdiğini belirten Öner, kurallı, öngörülebilir ve siyasetten bağımsız bir iktisadi yönetişim mimarisinin altını çizdi.
Öner, güçlü ve bağımsız bir planlama anlayışının yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunarak, Türkiye’nin asıl ihtiyacının “mucize rakamlar değil, istikamet” olduğunu vurguladı.
Kaynak: Nefes
Atilla Yeşilada ve Güldem Atabay tarafından kaleme alınan özel raporlarımıza abone olmak ister misiniz? Raporlarımız kurumsal müşterilere yöneliktir. Abonelik ücretlidir. Koşulları öğrenmek için bize e-mail atın: [email protected]
