Sosyal Medya

Yavuz Baydar

Yavuz Baydar Yazdı: Kalkıştığı “Seçim Sistemi Mühendisliği” Orban’ı İktidardan İndirdi, Peki Türkiye’de Ne Olabilir?

Şu ana kadar çıkan en “içerden”, en yetkin yazıda Macar uzman Dessewffy, sistemin “ters-çarpan" (bumerang) etkisini vurguluyor. Yorumları Türkiye’yi çağrıştırıyor...

Yavuz Baydar Yazdı: Kalkıştığı “Seçim Sistemi Mühendisliği” Orban’ı İktidardan İndirdi, Peki Türkiye’de Ne Olabilir?

Seçim sistemi mühendisliği üzerinden “cin olup adam çarpmaya” kalkışırsan, kurduğun sistem sonunda gelir, bumerang gibi çarpar. Pek çok kişi unutmuş, veya farkında olmayabilir, Macaristan’da yaşanan seçim sonucunun çıkarımları Meclis’e AKP mutlak çoğunluğunu getiren, sadece iki partiyi yasamaya taşıyan 2002 Türkiye seçimlerini anımsatıyor.

Malumunuz, ülkeyi bir “parti devleti” düzeyine, “tek adam” formatıyla diplere çeken manzaranın sorumlusu çeyrek yüzyıla yakın süredir hırçın bir kutuplaşma ortamı içinde aranıp duruyor. Herkes sert bir indirgemecilikle kendisi ve temsil ettiği kesim hariç “başımıza bu belayı saran suçlu”yu başkalarında arıyor.

Seçimlerde o zaman ağır yenilgiye uğrayan CHP olsun, haritadan silinen merkez sağ olsun veya hiç varlık gösteremeyen minik sol partiler olsun, hepsi, faturayı hazzetmedikleri kesimlere çıkarmakta ısrarlı, ve onlar için vazgeçmek söz konusu değil.

Çok sık yaşadığımız ve yakın dostları bile birbirine husumet besler hale getiren bu tür engizisyon-vari tartışmalarda hep şunu savundum:

Ülkedeki bütün makro meselelerin anası, 12 Eylül darbesini yapan cunta ve onun çevresinde hizalanan hukukçu-bürokrat hizmetkar cenahıdır. AKP’nin 2002’de yüzde 34.28 oy oranıyla Meclis’te yüzde 66 gibi asimetrik bir sonuçla 363 milletvekilliği elde etmesinin arka planında cuntacı generallerin Kürtlere Meclis yolunu kapatmak için koyduğu yüzde 10 barajı yatmakta değil midir?

Birazdan bu konuya döneceğim ama, şu “Macaristan dersleri” tartışmasına yeni bir katkı olsun diye bugün (15 Nisan 2026) Guardian’da yayımlanan, belki şu ana kadarki en yetkin analizi aktarmalıyım.

Makalenin yazarı Tibor Dessewffy. Budapeşte Eötvös Loránd Üniversitesi Dijital Sosyoloji Araştırma Merkezi Direktörü ve Avrupa Dış İlişkiler Konseyi üyesi.

Şimdi yazısına bakalım:

“Orbán 16 yıl iktidarda kaldı ama, kendi yarattığı sistemin kurbanı oldu. Macaristan’ın nispi çoğunluğu ezici bir parlamento hakimiyetine dönüştürmek için dikkatle tasarlanmış seçim mekanizması kusursuz çalıştı – ama sonuç onun lehine işlemedi.

Sonuç olarak muhalefet lideri Péter Magyar’ın sistemi çökertmesine gerek kalmadı. O sadece oyunun kurallarını iyi kavradı ve kazanmak için oynadı. Orbán’ın bölünmüş bir muhalefeti cezalandırmak amacıyla tasarladığı 2011 seçim yasaları, ‘kazanan her şeyi alır’ mekaniklerini kendi avantajına çevirebilen bir rakiple karşılaştığında, yaratıcısı için ölümcül oldu.

Magyar’ın bu seçim döngüsü boyunca sergilediği performans olağanüstüydü. Fidesz’in uzun zamandır yenilmez göründüğü yeni medya ortamına suya giren bir ördek gibi hızla uyum sağladı. Parti inşası, amansız bir kampanya ve güçlü sosyal medya varlığını bir araya getirerek Tisza’yı hızla büyük bir siyasi güce dönüştürmesi yıllarca analiz edilecek.

Ancak bu taktikler ne kadar etkileyici olursa olsun, Tisza’nın ezici zaferinin boyutunu tek başlarına açıklayamaz. Şu anda Orbán’ın çöküşünün nedeni olarak gösterilen faktörler (yoksullaşma, yolsuzluk ve çatışmacı dış politika) önceki seçim döngülerinde de mevcuttu. Nitekim, uzun bir süre boyunca bunlar aslında onun başarısının temel direklerini oluşturmuştu.

Peki, bu seçimdeki fark neydi? Zaman.

Su dolu plastik bir torba düşünün. Saatlerce tutabilirsiniz ve hiçbir şey olmuyor gibi görünür. Şekli sabit kalır. Oysa içsel olarak yapı değişmektedir; moleküller hareket eder, lifler gerilir. Sonunda, torba hiçbir uyarı vermeden yırtılır. Siyasi istikrar da genellikle böyledir. Her zaman bir güç işareti değil, biriken gerilimlerin maskesidir.

Zamanın geçişinin etkisi Orbán sistemini üç farklı düzeyde zayıflattı.

  • Birincisi, siyasi teknoloji yıprandı. Bir zamanlar Fidesz’in göçten enflasyona kadar her şeyi ulusun düşmanlarının suçu olarak göstermesini sağlayan iletişim makinesi kamuoyu üzerindeki etkisini giderek kaybetti. Dış düşman anlatısı fazlasıyla şişirildi. Dört yılın ardından savaş benzeri söylemler şok edici değerini yitirdi. Düşmanca ilan panoları yerinde kaldı, fakat giderek gerçeğin doğru bir anlık görüntüsünden ziyade bir arka plan dekoru gibi hissedilmeye başlandı. Orbán rejiminin “sürekli alarmcılığı” halkta tükenmişliğe yol açtı. Kalpleri ve zihinleri kazanma teknolojisi, sırf aşırı kullanıldığı için daha az etkili hale geldi.
  • İkincisi, Orbán’ın kendisi de yoruldu. Siyasi analizler genellikle fiziksel açıklamalardan kaçınırlar,, ancak buradaki tezat çarpıcıydı. Bir zamanlar seçim kampanyalarının ustası olan Orbán tutuk ve temkinli göründü. Çoğu zaman kendini günde yalnızca bir tek kontrollü etkinlikle sınırladı. Buna karşılık Magyar, siyasi bir “hiperaktivite” ile hareket etti. Günde yedi veya sekiz etkinliğe katıldı ve hem çevrimiçi hem de çevrimdışı yoğun bir varlık sürdürdü. Orbán sosyal medyanın mantığına uyum sağlamaya çalışırken, Magyar bu alanın içinde anadilini konuşan biri gibi hareket etti. Platformları sadece kullanmakla kalmadı: Adeta onların içinde var oldu. Bu, yetenekli ancak yorgun bir aktör ile hızlı, uyum sağlayabilen bir karakter arasındaki bir yarıştı. Seçmen rutine dayalı bir büyükbaba figürü ile genç, yüksek enerjili bir rakip arasında bir tercih gördüler.
  • Üçüncüsü, gündelik gerçekler yeniden kendini göstermeye başladı. Hastane koşulları, yaşam maliyeti ve kamu hizmetlerinin kalitesi, kampanya sloganlarından daha inatçı çıktı. Anlaşıldı ki, hastane malzemeleri seçmenler için Brüksel hakkındaki komplo teorilerinden daha büyük önem taşıyor. Kültür savaşlarının yerini enflasyon aldı ve işleyen bir ülke arzusu, düşman yaratma siyasetinin önüne geçti. “İlliberal popülizm” aniden gerçeklikle yüzleşmek zorunda kaldı. Orbánist uzlaşının çöküşü, en gelişmiş dezenformasyon ekosistemlerinin bile sınırlı bir raf ömrüne sahip olduğunu göstermekte.

Zamanı bu yenilginin temel itici gücü olarak görmek, sonucu daha anlaşılır kılmakta. Bu, tek bir skandalın veya başarısızlığın sonucu değil, aksine iktidarın yavaş ve kontrol edilemez bir şekilde erozyona uğramasının doruk noktası oldu.

Bu ders Macaristan’ın ötesine uzanıyor. Mükemmel şekilde parlatılmış bir siyasi makine bile katılaşıp içi boş bir hale gelebilir. Bir rejim kendi balonuna çekildiğinde ve muhalefeti dışladığında, kendini yenileme yeteneğini kaybeder. Bu noktada istikrar katılaşmaya dönüşür ve sistem uyum sağlama kapasitesini yitirir. Dışarıdan değişmemiş gibi görünse de, çökene kadar giderek daha kırılgan hale gelir.

Zaman, sessiz ama amansız bir erozyon gücüdür. Bu güç, otoriter sistemler için açık toplumlara kıyasla çok daha tehlikelidir.

Demokratik toplumlar dirençlerini değişim kapasitelerinden alırlar. Tıpkı plastik torba gibi, katı sistem de uzun süre dayanır.

Sonra, aniden yırtılır.”


Şimdi dönelim tekrar 2002’ye ve Türkiye’ye:

Veriler son derece çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor. Yüzde 10 barajı gibi, seçimli demokrasilerde eşine ender rastlanan bu sistemle, geçerli oyların yaklaşık %45-46’sı parlamentoya hiç yansımamıştı. 14,2 milyon seçmenin iradesi fiilen silinmiş oldu. Ve Türkiye 1946’dan bu yana ilk kez sadece iki partili bir meclis ile karşı karşıya kaldı.

Türkiye’yi 1990’larda ekonomisi işlemeyen, enflasyon sarmalına ve sistem krizine inatla sürüklemiş çürük siyaset esnafının — neredeyse yüzde 80 oranında — sahneden silip süpürülmüş olmasına ilk başlarda sevinmiştik. Bu yeni bir başlangıç olabilirdi.

Ama zaman ve fırtına gibi geçen hadiseler silsilesi, kaotik koreografi, 2026 itibarıyla karşımıza kapalı otokrasiye yönelmiş bir ülke manzarası çıkardı. AKP ve çevresine kümelenen siyasi-ekonomik çıkar gruplarının giderek egemenlik kazanması ile iktidar, Türkiye’nin yabancısı olmadığı yeni bir çürüme sarmalına girdi ve ötesine geçti.

Ama kök sebep ortada ve eğer bir “baş sorumlu” varsa, belli. AKP’nin o zaman anayasayı tek başına değiştirebilmesi için gereken 367 sandalyeye yalnızca 4 milletvekili eksik kalmıştı. İdeaPolitik’in analizine göre AKP, “%10 seçim barajının yardımıyla anayasayı değiştirme gücüne sahip büyük bir meclis çoğunluğu ile iktidara geldi.

DEHAP 2002 seçimlerinde %6,21 oy ile barajın çok altında kalmış ve sıfır milletvekili çıkarmıştı. 12 Eylül cuntasının yüzde 10 barajı ile Kürt siyasi temsilini engelleme amacı güttüğü aşikardı.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi kaynaklarından birinde de açıkça belirtildiği gibi, “2002 seçimlerinde eğer bu kadar yüksek bir baraj sistemi olmasaydı, TBMM’de DYP ülkenin üçüncü büyük partisi olarak yer alırdı”.

Belki de iki partili bir Meclis modeli düşünülmüştü, ama askeri güdümlü 12 Eylül anayasası ile makro meseleleleri çözmede eli kolu bağlı kalan, vesayet altında felç, onunla birlikte seçmende derin güvensizlik yaratan merkez sağın kırmızı kart göreceği asla hesaplanmamıştı.

İki senaryoyu araştırdığımda ortaya çıkan tablo şöyle:

Baraj yüzde 7 olsaydı:

• DYP (%9,54) ve MHP (%8,36) meclise girerdi

• DEHAP (%6,21) yine de dışarıda kalırdı

• En az 4 partili bir meclis oluşurdu

• AKP mutlak çoğunluğu kaybeder, koalisyon veya dışarıdan destek arayışı zorunlu olurdu

Baraj yüzde 5 olsaydı:

• DYP, MHP, DEHAP ve muhtemelen ANAP da meclise girerdi

• Yaklaşık 7 partili bir meclis oluşurdu

• AKP tek başına hükümet kuramaz, koalisyonlar gündeme gelirdi.

Şu da var: AKP, seçmen tabanındaki güçlü sosyolojik dönüşümün ürünüydü; 4 milyon ilk seçmenin desteği ve 2001 ekonomik krizinin yarattığı köklü siyasi kırılma önemliydi. Baraja öfkelenen Kürt seçmenin bir kısmı cezalandırmak amacıyla oyunu AKP’ye kaydırmıştı.

Ve yüzde 10 barajının 2002’de yarattığı yapay “süper çoğunluk”, sonraki tüm yapısal dönüşümlerin başlangıç zemini oldu.

Kısacası, bugünkü Türkiye’nin “tek adam rejimine” evrilmesini mümkün kılan mekanizmanın anahtarı o zamanki yüzde 10 seçim barajıdır.

Peki, denilebilir ki şimdi yüzde 10 barajı yok. Macaristan’daki Orban gibi, Erdoğan sandıkta yenilebilir mi? Bu sorunun cevabı kolay değil. Çünkü son 10 yılda Türkiye’de kurulan sistem ve muhalefetin durumu, tartışmaları tıkayacak kadar farklı. AKP-MHP ittifakının kurduğu sistem bir bumerang etkisi gösterir mi? Bunu göreceğiz.

Yavuz BAYDAR

 


İLGİLİ HABERYavuz Baydar: Grand Palais, Paris: Henri Matisse’in “Yeniden Doğuş”u Devasa Bir Sergide Sizleri BekliyorYavuz Baydar: Grand Palais, Paris: Henri Matisse’in “Yeniden Doğuş”u Devasa Bir Sergide Sizleri Bekliyor

İLGİLİ HABERYavuz Baydar Yazdı: Macaristan Seçimlerini Türkiye Nasıl Anladı, Nasıl Anlamadı, ve... Sessiz KalanlarYavuz Baydar Yazdı: Macaristan Seçimlerini Türkiye Nasıl Anladı, Nasıl Anlamadı, ve… Sessiz Kalanlar

İLGİLİ HABERYavuz Baydar: “Şımarık Aydın”ın Peşinden “Hırçın Aydın”ı da kaybettik: Yalçın Küçük’ün Vesikalık PortresiYavuz Baydar: “Şımarık Aydın”ın Peşinden “Hırçın Aydın”ı da kaybettik: Yalçın Küçük’ün Vesikalık Portresi

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler