Sosyal Medya

Dünya Ekonomisi

İran’da 47 Yıllık Ambargonun Tarihi: Neden Tüm Müdahaleler Başarısız Oldu?

İran Dışişleri Bakanı, ABD Başkanı’nın “rejim değişikliği” çağrısına sert sözlerle karşılık verdi. Bakan, İran’da rejimin halk desteğiyle ayakta olduğunu savunarak,…

İran’da 47 Yıllık Ambargonun Tarihi: Neden Tüm Müdahaleler Başarısız Oldu?

İran Dışişleri Bakanı, ABD Başkanı’nın “rejim değişikliği” çağrısına sert sözlerle karşılık verdi. Bakan, İran’da rejimin halk desteğiyle ayakta olduğunu savunarak, dışarıdan dayatılacak bir değişimin mümkün olmadığını söyledi. “Rejim değişikliği, milyonlarca insanın bu sistemi desteklediği bir ülkede başarılamaz” mesajı veren Bakan, bu hedefi “görev imkânsız” olarak niteledi.
Açıklamalar, bölgedeki sıcak çatışma ortamında geldi. İranlı Bakan, ülkede savaş koşullarının yaşandığını, saldırıların devam ettiğini ve doğal olarak toplumda panik ve öfke bulunduğunu kabul etti.

Kırk Yedi Yıllık Mücadele ve Ambargoların Tarihsel Gölgesi

Bölgedeki gerilimin kökleri aslında yarım asırlık bir mücadeleye dayanıyor. Geçmişe dönüp bakıldığında, bir ülkeyi dize getirmek için neredeyse her yolun denendiği görülüyor. Darbe girişimlerinden ağır ekonomik yaptırımlara, uzun yıllar süren yıkıcı savaşlardan terör operasyonlarına kadar pek çok yöntem devreye sokulmuş durumda.

Ancak tüm bu baskı mekanizmalarının istenen sonucu vermediği, aksine o ülkeyi kendi kendine yetmeye ve savunma kapasitesini artırmaya zorladığı anlaşılıyor. Tarihsel süreçte yaşanan bu başarısızlıklar, neden hala aynı yöntemlerde ısrar edildiği sorusunu da beraberinde getiriyor.

Özellikle komşu ülkeler üzerinden yürütülen ve yıllarca süren savaşların yarattığı tahribat, bölge halkının hafızasında tazeliğini koruyor. Uluslararası kurullarda alınan kararlar, ekonomik izolasyon denemeleri ve “snapback” denilen yaptırımların geri getirilmesi gibi hamleler, hedef alınan ülkeyi zayıflatmak yerine çoğu zaman daha radikal bir çizgiye itiyor. Bu bitmek bilmeyen başarısız tecrübeler döngüsü, diplomasi yerine baskıyı tercih edenlerin kendi stratejilerini sorgulaması gerektiğini gösteriyor. Çünkü geçmişten ders çıkarılmadığında, gelecekteki her hamle de benzer bir hüsranla sonuçlanma riski taşıyor.

Tehran Sokaklarında Savaşın Acı Yüzü ve İnsani Kayıplar

Diplomatik dilde “her şey kontrol altında” dense de, sahadan gelen görüntüler bambaşka bir hikaye anlatıyor. Şehirlerin üzerinde yükselen kara dumanlar, binalardan gelen patlama sesleri ve halkın yüzündeki o derin panik, savaşın en çıplak halini yansıtıyor. Özellikle bir okulda hayatını kaybeden 60 kadar kız öğrencinin haberi, çatışmaların ne kadar acımasız bir noktaya ulaştığını gösteren en somut örneklerden biri. Savaşın sadece askeri hedefleri değil, savunmasız sivilleri ve geleceği de hedef aldığı gerçeği, bölgedeki trajediye dair endişeleri artırıyor. Halkın bu denli büyük bir baskı altındayken bile “binlerce yıllık bir medeniyetiz ve hayatta kalacağız” duruşu sergilemesi, meselenin sadece siyasi değil, bir varoluş mücadelesi olduğunu gösteriyor.

Nükleer Program: İlaç mı Silah mı?

Uluslararası gerilimin en tartışmalı başlıklarından biri olan nükleer program meselesi, aslında göründüğünden çok daha hayati ve insani bir boyuta sahip. Programın tamamen barışçıl amaçlarla yürütüldüğünü kanıtlamak için her türlü denetime ve şeffaflığa açık olunduğu belirtilse de, “enrichment” yani uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçilmeyeceği de net bir dille ifade ediliyor. Bu hakkın savunulmasının arkasında ise çok somut bir neden yatıyor: Tıbbi ihtiyaçlar.

Örneğin, başkentteki küçük bir araştırma reaktörünün ürettiği radyoizotoplar, yaklaşık 2 milyon insanın kanser gibi ciddi hastalıklarla mücadelesinde kullanılan ilaçların temelini oluşturuyor. Bu reaktörün kapatılması veya programın durdurulması, milyonlarca hastanın kaderine terk edilmesi anlamına gelebilir. İronik olan ise, bu reaktörün on yıllar önce bizzat bugün nükleer karşıtı olan güçler tarafından inşa edilmiş olması. Bu nedenle, nükleer haklar tartışılırken meselenin sadece bir savunma stratejisi değil, aynı zamanda bir halkın yaşam hakkı ve teknolojik bağımsızlığı olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli. Güven inşası için atılan adımlar ve sunulan tavizler, bu insani dengenin gözetilmesini bekliyor.

Diplomaside Kaçırılan Fırsatlar ve Gerilimi Düşürme Şartları

Bölgedeki yangını söndürebilecek büyük bir anlaşmaya çok yaklaşılmışken, bu fırsatın son anda kaçırılmış olması siyaset dünyasında derin bir hayal kırıklığı yaratmış durumda. Aracı ülkelerin çabalarıyla hazırlanan ve hem nükleer programın şeffaflığını garanti altına alan hem de yaptırımların kaldırılmasını öngören o taslak, bölgeye barış getirebilirdi. Ancak güç odaklarının bu fırsatı elinin tersiyle itmesi, barışın değil çatışmanın istendiği yönündeki şüpheleri güçlendiriyor. Şu an için taraflar arasında doğrudan bir iletişim kanalı bulunmasa da, kapıların tamamen kapalı olmadığı ifade ediliyor.

Arka Kapı Diplomasisi: “İsteyen Nasıl Ulaşacağını Biliyor”

İranlı Bakan, şu anda aktif bir iletişim kanalı olmadığını, ancak ABD tarafı konuşmak isterse kendisine nasıl ulaşacağını bildiğini söyledi. Bu ifade, kapının tamamen kapanmadığını ima eden diplomatik bir cümle olarak değerlendirilebilir.

Öte yandan Bakan, “bir söz veremem” diyerek de dikkat çekti. Bu cümle, hem iç kamuoyuna “teslim olmuyoruz” mesajı veriyor hem de dışarıya “şartlar değişmeden anlaşma beklemeyin” uyarısı niteliği taşıyor. Yani bir yandan diyalog ihtimali canlı tutuluyor, diğer yandan da masaya dönüş için önce sahadaki saldırıların kesilmesi şart koşuluyor.

Gerilimi düşürmek ve masaya yeniden oturmak için öne sürülen şartlar ise oldukça net: Öncelikle saldırganlık durmalı ve bölgeye yönelik askeri hamleler son bulmalı. Halkın öfkesinin doruk noktasına ulaştığı bir ortamda, hiçbir liderin teslimiyet olarak görülecek bir anlaşmaya imza atamayacağı belirtiliyor. Bu savaşın, kendilerine “dayatılan” bir savaş olduğunu düşünenler, önce haksız saldırıların durdurulmasını talep ediyor. Diplomasi, sadece karşılıklı saygı ve egemenlik haklarının tanındığı bir zeminde yeşerebilir.

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler