Sosyal Medya

Murat Kubilay Yazdı: “2. Perde Yeniden Şiddetleniyor”

30 Mart 2021

Mart 2020’de başlayan ekonomik krizin 2. perdesi, Kasım 2020’deki sürpriz görevden alma ve atamalarla zirveye ulaşmadan dinmişti. Bu yılın ilerleyen aylarında yeni bir istikrarsızlık beklerken, Erdoğan’ın Ağbal’ı görevden almasıyla bu süreç hem hızlandı hem de şiddetlendi.

Bu yazı daha önce Para Analiz sitesinde yer alan uzun bir serinin yeni bölümü. Herkesin anlayabildiği dilde son 5 ayda yaşanan olayların önce tahlilini yapıp, özellikle son 1 aya odaklanıp iç ve dış risklerin arttığı şu ortamda olası senaryolarını değerlendireceğiz.

Kasım’da Ağbal’ın atanması, Albayrak’ın görevden ayrılması ile para politikasında sadeleşmeye gidilmiş ve buna BDDK da aktif rasyosunu kaldırarak katılmış, Aralık ayında pozitif reel faiz verilmiş ve Ocak ayında sıkı politikanın süreceği taahhüt edilmişti.

Bu gelişmelerle küresel piyasalarda da risk iştahının açık olduğu bu dönemde ve S-400’e bağlı yaptırımlarla ilgili yeni bir olumsuz gelişme yaşanmayınca uzun süreli yüksek faiz taahhüdüyle dolar kuru 7,00 seviyesinin altına gelmişti. Bu taahhütlerin sahibi Naci Ağbal’dı.

Son 3 yılda TCMB başkanları değişse de Para Politikası Kurulu (PPK) üyeleri değişmedi. Fakat enteresandır, başkan değiştiğinde bu kurul üyelerinin de fikri otomatikman değişiyordu. Örneğin Ekim 2020’de faiz artırmayan PPK, Kasım 2020’de oybirliğiyle faiz artırdı.

Bu vurgunun amacı şu; başkan değişiyorsa para politikası mutlaka değişecektir. Ne kadar değişeceğine Erdoğan’ın cüreti ve piyasanın tahammül sınırı belirler. Ağbal’ın görevden alınma nedenine dair kesin bilgiler elimizde yok. Faiz dışı nedenlerden olduğu iddiası da var.

En çok iddia edilen örtülü rezerv satışına ilişkin Ağbal’ın güya soruşturma açtığı. TCMB ve BDDK işlem defterlerini uzun yıllar saklarlar ve bankaların da asgari 5 yıl yükümlülükleri var. Üstelik deprem bile olsa Anadolu’daki operasyon merkezlerinde kayıtlar korunur.

Bu ne demek? Örtülü rezerv satışının araştırılması öyle polisiye filmlik bir mevzu değil; bilgi sistemine erişilmesi ve talimatları içeren epostaların incelenmesi yeterli; yani 1 günlük iş. Bu tip iddialarla Ağbal’ın sözde dirayetli duruşuna dair hayali beklentiler yatıyor.

Bu tip temelsiz iddialara gerek yok. Bu kişilerin muhtemelen hiçbiri Erdoğan olmasa bu görevlere gelemezdi. Yani Erdoğan onları görevden alsal dahi ona minnettarlar. Ötesi maddi koşullar da var. TCMB Başkanının aylık net maaşı neredeyse 6 basamaklı.

Buraya kadar piyasalarda Kasım 2020 sonrasındaki iyileşmeyi ve Ağbal’ın istifasının nedenlerini inceledik. Şimdi Kavcıoğlu’ndan beklenenlere değinelim. Yeni Şafak’ta yazarlık da yapan Kavcıoğlu, negatif reel faizin mümkün olduğunu söylüyordu.

Reel faiz hesaplaması; nominal faizden enflasyon beklentisinin çıkarılmasıyla yapılır. 12 ay sonraki piyasa enflasyon beklentisi %10,47 idi. Kamu sermayeli banka ve aracı kurumların tahminlerini anketten düşersek gerçek beklentinin %12 olduğunu tahmin edebiliriz.

Kavcıoğlu’nun vurgu yaptığı AB ve ABD’de yaklaşık 1 puan negatif reel faiz bulunuyor; yani faiz indirim sürecinde enflasyon beklentilerinin bozulmaması varsayımıyla, 1 yıl sonra %11 düzeyinde politika faizi hedefleniyordu.

Mevcut oransa %19 ve 800 baz puanlık bir indirim hedefi vardı. Ağbal’ın örtülü %2 reel faiz taahhüdünden sonra daha hızlı ve sert faiz indirimleri ile piyasanın bu derece keskin bir indirime yıl içinde birkaç parça içinde dahi olsa imkân tanıması mümkün değil.

Plan buydu, fakat evdeki hesap çarşıya uymadı, kur hemen 8,00’ı aştı. Ardından olağanüstü toplantı olmayacak dendi, bankalarla toplantı yapıldı ve yerli/yabancı yatırımcılardan randevu alındı. Yetmeyince Nisan’da faiz indirimi gelmeyebilir ve pozitif reel faiz sürecek dendi.

Özetle, bir kez daha ekonomi yönetimi deneme yanılmayla sorunları büyüttüğü gibi geriye dönüşü olmayan bazı sorunların da önünü açtı. Erdoğan’ın nihai karar verici olduğu ve bir ara faiz indirimi baskısı yapacağı kesindi. Ağbal onu bir ihtimal sonbahara kadar bekletebilirdi.

Buna piyasa ikna olmuş ve kur 7,00’ın dahi altına gelmişti. Özetle Erdoğan olabilecek en kötü şekilde masaya yumruğunu vurdu. Sonuç? Artık yerli/yabancı tüm yatırımcılar yaşananların tamamen Erdoğan kaynaklı olduğunu biliyor. Bunun ekonomik sonucu şu:

Erdoğan görevde olduğu müddetçe Hazine ve Maliye Bakanı veya TCMB Başkanı kim olursa olsun dolarizasyon çözülmeyecek ve yabancı yatırımcı gelmeyecek. Bu önermeyi verilerle destekleyelim. Ağbal’ın görevden alındığı ilk haftaya dönelim.

10 yıl vadeli devlet tahvilleri TL cinsi %30 değer kaybetti. Bunlar iflas riski olmayan varlıklardı, yani TCMB isterse para basıp öderdi. Kayıp dolar cinsi %45’e ulaştı. Benzer bir durum bankacılık hisselerinde oldu. TL cinsi %20 dolar cinsi %35 kayıp yaşandı.

Yani yabancı kurumsal yatırımcılar bırakın kol kesmeyi bacaklarını kesip canlarını kurtarabilmek için piyasadan kaçtılar. Çıkışın miktarını henüz bilmiyoruz fakat bu derece büyük zararların ardından buna neden olduğu düşünülen kişi görevde oldukça geri dönüş asla olmaz.

Bu ay 1 yıldan kısa vadeli dış borç stoku 190 milyar dolarla yine rekor kırdı. Yabancının panikle çıkışının dışında itfası gelen Türkiye tahvillerinde anaparayı alıp geriye dönüşü olmaksızın çıkacaklarını öngörmek zor değil. Yabancı payı %26’dan %3’e kadar düşmüş son aylarda %6’ya çıkmıştı.

Budan sonra aşamalı olarak sıfırlanacak. Hisse senedi yabancı takasının da tarihi dipte olduğunu hatırlatalım. İyi haber bankalar eurotahvil ve sendikasyon kredileri azalarak da olsa devam ettirebiliyorlar. Kötü haberse borç döndürme rasyosu düşecek; vade günü parayı alan çıkacak.

Erdoğan ve Kavcıoğlu’nun yatırımcılardan aldığı bu tepkinin sonucu sert ve ani faiz indirimi planlarının suya düşmesi. %11 politika faizi artık hayal. Özel bankaların yılsonu enflasyon beklentisi zamanla %15’e yakınsar. Yine de faizler indirilecek.

Kavcıoğlu’nun dünkü Nisan ayında indirim olmayabilir ve bugünkü reel faiz vereceğiz açıklamaları bu durumun itirafı. Dolar kurunun çok büyük bir atakla sıçramamasının nedeni de yeni yönetimin durumu er ya da geç anlayacağı beklentisi. Zaten anlamazsa felaket olur.

Peki, Nisan ayında faiz indirimi olmaz ve Albayrak ekonomi ile ilgili bir göreve dönmezse her şey eskisine dönmez mi? Sıkılan diş macunu, tüpe geri doldurulamaz. %30 zararla çıkan yabancı gelmez, yerliler de aşağıdan aldıkları dolar hariç satış yapmaz, dolarizasyon baki.

Bu arada Ramazan Bayramı’ndan ötürü bir sonraki toplantı da 6 Mayıs tarihinde, yani çok yakın. Bu 2 toplantıda da hiç faiz indirimi yapılmamasını da Erdoğan kabul etmez. Son toplantıdaki 200 puanın geriye alınması hem onun hem de piyasanın artık beklentisi.

Gelelim eldeki para politikası araçlarına, ne de olsa Kavcıoğlu sürekli “tüm silahlar kullanılacak” şeklinde bir beyanda bulunuyor. Silahları sayalım; politika faizi, ağırlıklı ortalama fonlama faizi, döviz rezervleri ve TL likiditeyi sıkıştıracak kredileri etkileyen diğer araçlar.

Faizin yönü belli ve başkan açıkça politika sadeleşmesinin süreceğini belirtti, zaten isterse bunu değiştirsin, Temmuz 2020’de de öncesinde Haziran 2018’de de bunun işe yaramadığı görüldü. Swaplar hariç net döviz ve altın rezervleri ise eksi 46 milyar dolar. Satılacak dolar yok.

Kamu bankaları daha önce yasal sınırları aşarak satmışları ancak buradan sağlanabilecek miktar cüzi. Ya kredilerin daraltılması? E zaten amaç kredilerin pompalanarak ekonominin canlandırılması, yani bu da yapılmayacak. Özetle elde faizden başka araç yok.

Ötesi 190 milyar dolarlık dış borcun 1 yılda çevrilmesi ve cari açığın sürdürülmesi gerekiyor. Pandemi nedeniyle turizm bu yıl da bekleneni veremeyecek, ancak geçtiğimiz yıldan bir nebze toparlanmış olacak. Bir de yurt içine doğru sermaye çıkışı olabilir. Bu ne demek?

2020’de Türkiye’nin altın ithalatı ve Darphane’nin bastığı altın para rekor kırdı; çünkü yerliler parasını yurt dışına çıkaramasa da yastık altına saklamaya başladı. Bunun anlamı şu; TCMB’nin bankalarla olan 40 milyar dolarlık swap stokunu döndürmesi de kolay değil.

Gelelim risklere. İlki pandeminin uzaması. Şu andaki aşılama durumu gelişmiş ülkelerin Temmuz’da en kötüyü geride bırakacağına ve Türkiye gibi ülkelerin de sonbahara ekonomileri tam açabileceğine işaret ediyor. Tabii yeni bir mutant virüs beklentileri olumsuz etkiler.

Bir diğer risk ise AB ve ABD yaptırımları. Türkiye Doğu Akdeniz’deki politikasını yumuşattı, Libya ise gündemden düştü. Haliyle AB yaptırım riski azaldı. Zaten BBVA, Unicredit ve BNP Paribas gibi bankalarının Türkiye riski yüksek olduğu için AB Türkiye’yi çok sıkıştıramıyor.

Ya ABD? Biden, Erdoğan’la iletişim kurmuyor, fakat yaptırımları genişleterek ortamı da gerginleştirmiyor. Suudi Arabistan ile Türkiye’ye benzer muamele yapılıyor. Yani stratejik ortağız, sizi kaybetmek istemiyoruz ancak liderlerinizin bazı kararlarını da göz ardı edemiyoruz.

Muhtemelen Erdoğan sonrasındaki dönemde ABD düşmanlığının artmaması için yaptırımlar böyle kalacak veya kapsamı diğer savunma sanayi şirketlerine genişletilerek kısmen artırılacak. Ancak finansal sistem hedef alınmayacak, vatandaşlar küstürülmeyecek.

Halkbank davası ise Demokles kılıcı gibi tutulup Türkiye yıllardır sıkıştırmakta. Ağır bir karar yerine Türkiye finansal piyasalarını baskı altında tutmak, ekonomi yönetiminin hatalı olduğu bir dönemde ABD’ye yetiyor. Bu davanın ABD’de görülmesi siyasi olduğunun göstergesi.

En büyük risk küresel piyasalarda. Parasal genişlemelerin sonuna yaklaşıldığı vurgusu ve gittikçe artan borçlanma talepleriyle piyasada artan tahvil arzı ABD faizlerinde yukarı baskıya sebep oluyor. Mayıs 2013’te Türkiye’deki finansal çalkantının da ana nedeni buydu.

AKP bunu Gezi Olayları ile ilişkilendirmişti ancak benzeri G. Afrika, Hindistan, Brezilya ve Endonezya’da da gerçekleşti. Piyasaların parasal genişleme bitim tarihi beklentisi 2022 ortası ve ilk faiz artırım beklentisi ise 2023. Fakat bu stres fiyatlara yansımaya başladı.

Bu nedenle 10 yıl vadeli ABD devlet tahvil faizleri %1,75 ile pandemi öncesine döndü. %3’e çıkacağı senaryosu Türkiye gibi dış borçlu ülkelerde büyük sorun yaratır. Ağbal görevdeyken dolar kurunun 6,90’dan bir anda 7,78’e çıkması da bunun bir örneğiydi.

Küresel piyasalardaki büyük şoklar Türkiye’ye havlu attırır. 2008 ve 2013’te parasal genişlemelerin sürmesi ile zar zor ayakta kalmış ve daha çok borçlanarak birkaç yıl daha idare edebilmişti. Bu sefer bu ülkelerde enflasyon baskısı var ve her şey daha hızlı gerçekleşecek.

Sıra senaryolara geldi ancak öncesinde çok popüler bir konu olan sermaye kontrolüne değinmek gerek. Bu konuyla ilgili çok fazla bilgi kirliliği var ve ultra hassas bir mevzu zaten. Yanlış anlaşılmalar sistemin öncekilerden daha fena sarsılmasına neden olabilir.

Sermaye kontrolü, döviz işlemlerinin serbest piyasada yapılamadığı, daha çok merkez bankası bünyesi ile bankalar arasında gerçekleştirildiği, fiziki dövize ve döviz hesaplarına erişimin kısıtlı olduğu ve yurt dışına sermaye aktarımın denetime tabii olduğu bir sistem.

Türkiye’de 1930-80 arasında uygulandı ki gelişmiş ülkelerin de birçoğunda durum böyleydi. Türkiye’de 1980-90 arasında aşamalı olarak kaldırıldı. Günümüzde BDDK’nın yurt dışına TL erişimini kesen kararı hariç konvertibilite ve sermaye serbestisi tam olarak var.

Zaten bu derece dış borç ödemesi olan, ihracatı dahi ithalata bağlı olan ve döviz hareketliliğinin zorunluluk olduğu bir ülkede normal koşullarda sermaye kontrolü mümkün değil. Bakan Lütfi Elvan da böyle bir politikanın asla olmayacağını belirti.

Mesele şu ki hem iktisadi hem de siyasi olarak çok ağır sonuçları olan bu tip kararları hiçbir hükumet gönüllü almaz. Küba ve K. Kore kapalı ekonomiler ve Arjantin’in sermaye kısıtlaması deneyimleri bize göre alışıldık durum. Yani Türkiye’nin durumuna uymuyor.

Peki, öyleyse neden bu konu gündeme geliyor? Çünkü yastık altına ve yurt dışına döviz altın kaçışı çok olursa elde kalan az miktarın dış borçların çevrilebilmesinde ve zorunlu ithalatın yapılmasında kullanılabilmesi için kontrol altına alınması gerekir.

Yani bu tip durumlar isteyerek değil, işlerin daha kötü hale gelebilme ihtimali belirirse ağır bedeline rağmen alınıyor. Hangi durumlar? Dış ödemeler dengesi krizi olduğu zamanlar, yani 70 sente muhtaç kalmakla ifade edilen 1978-80 arasında yaşanmış döviz yokluğu gibi.

1994-2001 arasındaki krizler silsilesinde Türkiye’de sermaye kontrolü uygulanmadı. Yani açık ekonomiye geçtiğimizden beri hiç denenmedi. 2001 sonrasında öylesine açıldık ki istesek bile sermaye kontrolüne gidemeyecek kadar küresel sermayeye bağlandık.

Peki, sorun ne? Sorun Albayrak döneminde eldeki döviz varlıkların tüketilmesi. Bir de bunun üstüne yabancı sermayeyi kaçıran hamlelerin yapılması. Erdoğan tarafından Ağbal’ın görevden alınmasıyla bu politikaların yeniden uygulanacağı endişesi.

Sermaye kontrolü kendini gerçekleştiren kehanet gibidir. Yani çok konuşulur ve gündeme taşınırsa panik yaratır ve olmayacaksa bile olur hale gelebilir. Bu nedenle bu konuda aşırı hassas olalım. Art niyetli kişilerin sözlerine aldırış edilmesin ki bu sözler aynı zamanda suçtur.

Türkiye’de normal şartlar altında sermaye kontrolü tercih edilmez ancak düşük faiz talebi ve yitirilen güven ortamında bir de küresel piyasalar sarsılırsa işler çok zorlaşır. Zaten yabancıların tahvil ve hisse senedinden zararına çıkışının ardında bu çok kötü senaryo var.

Sermaye kontrolünün mülkiyet haklarını değil mülkiyetin kullanım haklarına hasar verdiğini ekleyelim. Yani kimsenin varlığına el konulmuyor. Çekilmesine sınırlama gelebiliyor veya çekildiğinde kullanım amacı denetlenebiliyor. Amaç dövizin zorunlu yerlere harcanması.

Son olarak sermaye kontrolünün ana beklentim olmadığını ve herkesin birikimlerini güvenle bankalarda tutabileceklerine olan inancımın sürdüğünü ekleyeyim. Zaten böyle bir durum gerçekleşirse o karar çok ani bir şekilde alınır. Aksi halde panik olur.

Bizler ancak HMB bakanı ile TCMB ve BDDK başkanlarının bankalar ile toplantıda böyle bir kararı duyurmalarıyla öğrenebiliriz. Bir de vatandaşlar kadar iş dünyasının da bu tip bir kararda sabırlı olmayacağını belirtmekte fayda var. Gelelim senaryolara.

6 adet senaryomuza tersten başlayalım. 6 numara Venezuela olmak. Bu hiçbir zaman mümkün değil. 5 numara Arjantin olmak. Bu da mümkün değil. Uluslararası finansı ve Arjantin ekonomisini bilmeyenlerin gelişigüzel dile getirdiği bir iddia bu.

Bu durumda tam sermaye kontrolü var. Türkiye’nin ne siyasi ne de iktisadi yapısı buna uygun. Arjantin gibi tek taraflı borç iflası geçmişimizde yok. Üstelik Arjantin hiçbir zaman finans alanında Türkiye gibi ülkelerle aynı ligde olmadı. Bu tip sözleri dikkate almayın.

Unutulmaması gereken şu; iktisadi gelişmişlik veya yaşam tarzı ile Arjantin’den kötüyüz diye böyle bir çıkarımda bulunmak hatalı. Endonezya bile bu anlamda Arjantin’den iyi. Özetle tam sermaye kontrollerinin olacağı bir Arjantin asla olmayız.

4 numaralı senaryo yarı Arjantin olmak. Bu durumda kur 10 TL’nin üstüne çıkar ve kısmi sermaye kontrolü gerçekleşir. Bu senaryoya çok düşük şans veriyoruz. Ağbal’ın görevden alınmasından önce ise 0 şans verir hale gelmiştik ki bu konuda yalnız değiliz.

Ekim 2020’de Moody’s de böyle bir senaryodan bahsetmişti. Birkaç gün önce de S&P ana senaryomuz olmamakla birlikte kısmi sermaye kontrollerinin olduğu kötü senaryo imkânsız değil dedi. Aynı görüşteyim imkânsız değil ama düşük olasılıklı.

Albayrak görevdeyken ana senaryomuz 3 numaraydı, Ekim ayında 7,80 seviyesinden başlayan kur atağının 8,58’de durmayıp 9’lu seviyelere çıkması ve ardından panikle Ağustos 2018’deki faiz artırımı yapılması beklentimizdi. Albayrak gidince bu senaryo rafa kalkmıştı.

Şimdi raftan indi ama hala ana senaryo değil. Burada bir uyarı yapmakta fayda var; artık senaryo 3 ile 4 birbirine çok yakınsadı. Yani 2013 veya 2018’de değiliz. 1 büyük kur atağı daha yaşanması bizi doğrudan ödemeler dengesi krizine ve sermaye kontrolüne itebilir.

Yani ana senaryom olmamakla birlikte, olur da çılgınlıklar sürer ve küresel piyasalar da eş zamanlı tarumar olursa; yaşanacak kur atağının sonucunu kestirmek eskisi gibi mümkün değil. Umarım ekonomi yönetimi bu ikisinin arasındaki farkı iyi biliyordur.

Ana senaryom hala 2 numara. Yani Ağbal’dan sonra faiz indirimlerine kısmen erken başlanacağı ama sermaye çıkışı ve küresel piyasalardaki bozulmadan ötürü sert indirimlere cesaret edilmeyeceği. Bu senaryoda kur yavaşça ama sürekli yukarı gidecek.

TCMB faiz indirdikçe ve küresel piyasalar bozuldukça kur çıkacak, enflasyon %15 dolayında seyredecek, kur atağına gerek kalmadan kur hafif hafif yükseldiği için büyük şoklar yaşanmayacak ama feci fakirleşeceğiz. Peki, neden aynı senaryodayım?

Ağbal’ın görevden alınması itibarıyla ekonomi yönetimi yaptıklarının bedelini anlamaya başladı ve Kavcıoğlu da zorunlu yumuşadı. Fakat şunu da belirtelim ki bu senaryonun üst sınırı artık dolar kurunun 9,00 olması değil, 10,00 olması. Aynı senaryo ama sonuçlar farklı.

1 numaraları senaryo ise dolar kurunun 7,00’lı seviyelerde tutulabileceği ve Ağbal’ın yüksek faiz politikasının birkaç yıl süreceği durumdu. Piyasa Ağbal’ın kararlılığından ötürü buna inandı, ben Erdoğan faktöründen ötürü hiç ikna olmadım. Ağbal’ın gidişiyle de inanan kalmadı.

Ekleyeyim, Albayrak ekonomi yönetimine girmezse, Nisan ve Mayıs aylarında faiz indirimi yapılmasa bile bu iyimser senaryoya artık dönemeyiz. Yabancı yatırımcı Erdoğan’dan onun son hamlesiyle fena ders aldı, bu nedenle şu anda hem kur hem de faiz yüksek.

Toparlayalım. Erdoğan kendisi, partisi ve ülke adına büyük bir hata yaptı. Hem risk primini yükseltti hem de yüksek faize rağmen kur istikrarının kaybolmasına neden oldu. Orantılı faiz indirimleri dahi olsa küresel piyasalardan ötürü herkes Türkiye’ye karşı aşırı temkinli hale geldi.

Bu hafta PPK üyeliğinden alınan 2 kişinin olası faiz indirimlerinin yaratacağı enkazdan sorumlu olmak istemedikleri ancak Saray Rejimi’nde istifa teamülü olmadığı için bu şekilde görevi bırakmış olmayı talep etmeleri muhtemel. Bu duyum değil, bir tahmin.

Buradan yapılan çıkarım şu; belki kur yükselişiyle 1-2 ay faiz indirimi ötelense bile indirim mutlaka yapılacak. Ağbal’ın enflasyonun düşüşünden sonra indirmeyi planladığı seviyenin (bence %14 idi) altı dahi zorlanabilir. Küresel piyasalar bozulsa da plan uygulanacak.

Hala 2. nolu senaryodayız, peki ne değişti? İlk olarak bu senaryonun üst sınırındaki dolar kuru yukarı çekildi, ikincisi Ağbal varken 3-6 ay sonra bu duruma geçilecekken başlaması öne geldi. Ötesi bir noktadan sonra iş dünyası da konuşacak.

Kamu bankaları ile kredi ilişkisinden ötürü TÜSİAD pek ses çıkaramıyor. Perde arkasından kur atağı yaşanırsa dış ödemeler dengesi krizine girilip sermaye kontrolüne gideceğine dair uyarılar da bulunacaklardır. Sadece TÜSİAD değil MÜSİAD bile.

Yine Türkiye’ye kredi açmış Avrupalı bankaların da büyük baskısı olacaktır. Yani Londra’ya gidip “faiz sebep enflasyon netice” söylemi yapılırsa bu sefer yatırımcılar asık suratla dinlemekle kalmaz, paralarını doğrudan isterler ve Türkiye’yi ani duruşa itebilirler.

Özetle, işler çok kötüleşti, dışarısı da gergin ve ABD yaptırımları olmasa da fırtınaya yakalanabilecek durumdayız. Ekonomi yönetiminin hatasını kısmen anladığını ama bildiğini de yine kısmen uygulayacağını varsayıyoruz. Aksi halde 3 ve hatta 4 nolu senaryo gelir.

Erdoğan da bir nebze bunun farkında ki altın ve dövizleri bankalara getirin diyor. Sebebin kendisi olabileceğini göz ardı ediyor, hatta bir kısım vatandaşta “demek durum bu kadar kötü, bizim altınlarımıza muhtaç kaldılar” imajına neden oluyor.

Peki ya tüm bunların siyasi bir sonucu olmayacak mı? Olacak, zaten Erdoğan kendi kariyeri için ne derece büyük hata yaptığını 6-12 ay sonra anlayacak. Özellikle senaryo 3 veya 4 gerçekleşirse bırakın seçilmeyi, seçime katılmak bile istemeyebilir.

Örnek 2000 yılında Yeltsin’in aday olmayıp Putin lehine yargılanmamak ve onore edilmek kaydıyla görevden çekilmesi gibi şu anda hayali görünen bir noktaya bile ulaşabiliriz. Tabii Erdoğan’ın bundan haberi yok. Elbette her şey finansal piyasalar ve ekonomi değil.

Etnik ve dini ayrımlar kullanılacak, tek taraflı medya ve sandık güvenliği sorunlu olacak. Bunların ben de fazlasıyla farkındayım ve buna rağmen özellikle 3 veya 4 nolu senaryolar gerçekleşirse (ana senaryolarım değiller) sürpriz siyasi sonuçlara hazır olun derim.

Dr. M. Murat KUBİLAY

 


İLGİLİ HABERMB faiz artışı ilaç mı zehir mi? | Murat KubilayMB faiz artışı ilaç mı zehir mi? | Murat Kubilay

Tüm Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları