Yavuz Baydar: “Yeni Türkiye”de Masumiyetin Bedeli: Osman Kavala Hapiste Tam Dokuz Yılı Doldurdu

Yavuz Baydar
18 Ekim 2026

Tarih 18 Ekim 2016... Osman Kavala o günün gecesinde Istanbul havalimanında gözaltına alınmış, iki hafta sonra cezaevine gönderilmişti. Zorla alıkonduğu gndemn bu yana bir gün bile en doğal hakkı olan özgürlüğü yaşamadı. Demir parmaklıklar arkasında geçen tam dokuz yıl!
Bir insanın hayatından çalınmış, zorla gaspedilmiş 3.287 gün! Sevdiklerinden, gündelik hayatından, özgürlüğünden koparılmış bir ömür parçası.
Üstelik ortada, adaletin en temel ölçütlerine göre savunulabilir bir mahkûmiyet değil, siyasi iktidarın ve destekçilerinin iradesiyle, rızasıya sürdürülen bir cezalandırma söz konusu.
Çünkü her şey Türkiye’de gelişmelere yan bakan, dünyada da sessiz-duyarsız kalan geniş kesimlerin gözleri önünde gerçekleşti.
Yazmaktan, ifade etmekten dillerimizde tüy bitti: Osman Kavala bir iş insanı, bir kültür insanı, sivil toplumun destekçisi olarak tüm dünyada ismini yazdırmış bir kişi. Şiddete başvurmadan toplumsal sorunların konuşulmasına, farklı kesimlerin bir araya gelmesine katkıda bulunmuş bir isim.
İktidarın gözünde ise Gezi protestolarının arkasındaki karanlık bir figür, devleti —iddianameye bakılırsa— tek başına devirmeye kalkışmış bir sanık.

Bu hayal ürünü suçlamalar sonunda Türkiye’nin şu malum hazin hikayesinde bir numaralı günah keçisi oldu, absürt bir dava sonunda, 2022’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı, ve tabii, akıldışı gelişmelerin doğal sonucu olarak, şu anda Avrupa’daki bir numaralı siyasi mahpus.
Hikâyenin asıl çarpıcı yanı, Türkiye’deki mahkemelerin ne dediğinden ibaret değil. Avrupa’nın en yüksek insan hakları mahkemesinin ne dediğinde yatıyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AGİT), kapsamlı bir denetim ardından, 2019’da Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istemişti. Mahkeme, tutukluluğunun arka planında onu ve diğer insan hakları savunucularını susturma amacının bulunduğunu tespit etmişti.
Türkiye bu karara uymadı. Avrupa Konseyi de ihlal sürecini başlattı.
Ankara, Avrupa Konseyi icraatına bakarak, Azerbaycan ve Rusya gibi ülkelerin mahkemeye meydan okumasından ilham almış görünüyordu. Bilek güreşi böyle başladı.
25 Ağustos 2026’da AİHM Büyük Dairesi, Kavala davasında son derece ağır bir hükme vardı: Mahkûmiyetin adaletin açıkça inkârı niteliğinde olduğunu belirledi, mahkûmiyetin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından hükümsüz sayılması ve Türkiye’nin Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılmasını sağlaması gerektiğini bildirdi.
Peki, ne oldu?
13 Ekim’de İstanbul’daki bir mahkeme, alay edercesine Kavala’nın tahliye ve yeniden yargılanma talebini reddetti.
Başka bir deyişle, Türkiye’nin (Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca) taraf olduğu ve taahhüdü altındaki uluslararası bir sözleşmenin güvencesi altındaki haklar, Avrupa’nın en üst insan hakları yargı merciinin kararı ve yıllardır sürdürülen hukuki mücadele bir kez daha duvara çarptı.
Dokuz yıl geçti, Kavala hâlâ hapiste.
Burada artık yalnızca bir mahkûmun özgürlüğünden söz etmiyoruz. Bir devletin, kendi imzasını taşıyan uluslararası yükümlülükleri hiçe sayarak hukuk düzenine meydan okumasından söz ediyoruz.
Erdoğan yönetiminin sorumluluğu açık. Yargıyı siyasi hesaplaşmanın aracına dönüştüren, muhalefeti ve sivil toplumu baskı altında tutan, bir insanın özgürlüğünü iktidarın gücünü göstermek için kullanan bu düzendir Kavala’yı dokuz yıldır cezaevinde tutan bir zihniyetin egemenliği söz konusu.
Ama hikâye burada bitmiyor.
Avrupa Konseyi kararlar alıyor, ihlal süreçleri işletiyor, fakat kararların uygulanmasını sağlayamıyor. Avrupa Birliği demokrasi ve hukukun üstünlüğünü temel değerleri olarak ilan ediyor, fakat Ankara ile ilişkilerinde göç, ticaret ve güvenlik hesaplarını çoğu zaman öne çıkarıyor. NATO ise stratejik ortaklık gerekçesiyle Türkiye’yle ilişkilerini sürdürürken, ittifakın savunduğunu söylediği demokratik değerlerin içeride nasıl aşındırıldığına karşı etkili bir tutum ortaya koyamıyor.

Olan, masum bir TC yurttaşının hayatına oluyor.
Elbette bu kurumlar Kavala’yı hapse atan makamlar değil. Fakat bir adaletsizliği sona erdirmek için ellerindeki siyasi ve hukuki araçları etkili biçimde kullanmıyorlarsa, sorumlulukları da yalnızca kaygı bildiren açıklamalarla sınırlı kalamaz.
Bir düşünün: Bir “Avrupa ülkesi”, Avrupa’nın en yüksek insan hakları mahkemesinin kararını uygulamıyor. Mahkûmiyet hükümsüz sayılması gereken bir insan hâlâ cezaevinde. Ve uluslararası ilişkiler, sanki olağanüstü bir durum yokmuş gibi devam ediyor.
İşte asıl skandal bu: Bir rejim adaleti çiğneyebilir; ama demokratik dünya buna katlanmayı normalleştirdiğinde, kendi değerlerini de çöpe atıyor. Attı bile.
Osman Kavala’nın özgürlüğü bir lütuf değil. Bir hükümetin verebileceği bir ödül hiç değil. Hukukun gereği.
Durumu itibarıyla Kavala aslında Türkiye’de cezaevlerinde tutulan (DEM Parti milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun aktardığı verilere göre) yaklaşık 30 bin siyasi mahpusu da kişiliğinde, hikayesinde simgeliyor.
Onun hayatından çalınan dokuz yıl ardından hâlâ aynı şeyi söylemek zorunda kalıyorsak, bu yalnızca Türkiye’de adaletin ne kadar ağır bir yara aldığını değil, Avrupa’nın kendi ilkelerini savunma konusundaki zaafını da gösteriyor.
Erdoğan rejiminin bu hukuksuzluğu sona erdirmesi şarttır, ama ona umut bağlamak safdillikle eşdeğerli. Buna mukabil, Avrupa’nın demokratik kurumları da artık açıklama yapmanın ötesine geçmek, siyasi bedeli ne olursa olsun kendi kararlarının arkasında durmak zorundadır.
Aksi takdirde tarihe yalnızca dokuz yıl boyunca hapsedilmiş bir insanın hikâyesi yazılmayacak. Bir insanın özgürlüğünü savunmakta başarısız olan, kendi değerlerine sadakatini stratejik çıkarlara feda eden bir “demokratik” (!) dünyanın hikâyesi de yazılacak.
Osman Kavala’yı hapiste tutan adaletsizliğin sürmesini kabullenenlerin utancı, sınırları aşmakta. Sadece bunu böyle acı bir yıldönümünde not düşmek yeterli. Gerisini tarih yazacak.

