Osman Kavala’ya Bir Büyük Ödül Daha: “Onun Durumu Hem Akıldışı, Hem de Bir Trajedidir”

Yavuz Baydar
8 Eylül 2026
AİHM Büyük Daire kararı ardından gözler Kavala’nın hukuksal durumuna odaklandı. İsveç’te kendisine verilen Gilel Storch Ödülü, gündeme yeni eklenen bir gelişme.
Avrupa’nın bir numaralı siyasi mahpusu, Osman Kavala, yaklaşık yedi hafta sonra, tam olarak 18 Ekim 2026’da, hapiste dokuz yılını tamamlamış olacak.
Sorumluluk sahibi bir aydın olarak çalışmalarını huzurlu ve kendi içinde barışık bir toplum; bireysel ve kollektif hakları tanınmış, sözü dinlenen güçlü bir sivil toplum; çevresindeki ülkelerin toplumlarıyla tarihsel sürtüşmeleriyle yüzleşmiş bir ülke için adamış olan bu kişi, masumiyeti Avrupa hukuk sisteminde en yüksek adalet organı tarafından tam üç kez ilan edildiği halde hala demir parmaklıklar ardında, tecrit koşullarında yatmakta.
7 Eylül’de Stockholm’de kendisine sunulan Gilel Storch Ödülü de onun durumunu, maruz bırakıldığı haksızlığı bir kez daha dünya kamuoyuna hatırlatmış oldu.

Gilel Storch Ödülü
Ödül gerekçesinde şu yazılı:
“(Osman Kavala) Türkiye sivil toplumunun gelişimi ve kültür hayatında seçkin bir rol oynamıştır. Ortak Avrupa kültürel girişimlerine sunduğu katkılar, paylaşılan kültürel faaliyetler yoluyla toplumlar ve insanlar arasında köprüler kurulmasında büyük önem taşımıştır.
Anadolu Kültür aracılığıyla ülkesi ve komşuları arasında son derece ihtiyaç duyulan yakınlaşmanın zeminini hazırlamıştır. Evrensel hümanizm ve demokrasi değerlerinin yılmaz bir savunucusu olarak öne çıkmaktadır.”
Ödülü veren Storch Vakfı, köklü bir geçmişe sahip. Bu sivil toplum kuruluşuna adını veren Gilel Storch, İkinci Dünya Savaşı patlak verince İsveç’e geçen ve burada Holocaust’tan kaçan Yahudilere ve diğer “hedef” kişilere yardım eden bir tarihi figürdü.

Ödüle layık bulunanlar arasında yazar Salman Rushdie, Polonyalı gazeteci Adam Michnik, ABD Anayasa Mahkemesi’nin liberal yargıcı merhum Ruth Bader Ginsburg, (geçtiğimiz günlerde ölen) ünlü Amerikalı feminist Gloria Steinem var.

Prof Ayşe Buğra
Ödülü Kavala’nın eşi Prof Ayşe Buğra aldı. Törenin düzenlendiği Konser Salonu tıka basa doluydu. Vakıf Başkanı Gabriel Urwitz’den sonra, BM İnsan Hakları Raportörü Mary Lawler’ın mesajı okundu:
“Bir insan hakları savunucusu olarak Osman Kavala, hem BM özel raportörleri hem de şahsım tarafından Türkiye Hükümeti’ne gönderilen resmi mektuplara konu oldu. Bu yazışmalarda ilk olarak, 2017 yılındaki tutuklanmasına yönelik ciddi endişeler dile getirildi, ve bu tutuklamanın kendisinin Türkiye’deki azınlıklarla yürüttüğü kültürel aktivizmle bağlantılı olma ihtimalinin yüksekliğine dikkat çekildi.
Kavala, Ermenistan ve Yunanistan da dâhil olmak üzere Türkiye ile komşu ülkeler arasında diyalog kurulması çağrısında bulunuyordu. Bundan daha barışçıl hiçbir yaklaşım olamazdı.
Bu nedenle bir hayırsever, kâr amacı gütmeyen bir kültür merkezinin kurucusu ve Türkiye’nin önde gelen sivil toplum kuruluşlarının üyesi olan Kavala’nın tutuklanması çok daha akıl almaz ve sarsıcı bir durumdur.”
İsveç’in saygın gazetelerinden Svenska Dagbladet’in Kültür Servisi yazarlarınan Anders Q Björkman da ödülün veriliş nedenine vurgu yapmaktaydı:
“Anadolu Kültür, Osman Kavala’nın en önemli faaliyetidir. Bu kurumun vizyonu, ‘önyargılarından arınmayı başarabilmiş’ ve ‘farklılıklardan beslenen, zenginleşen; kültürel çeşitliliğin bir çatışma unsuru değil, bir zenginlik kaynağı olarak algılandığı’ bir toplum hayalidir.”
Erdoğan’ın vizyonu ise açıkça bunun tam zıddıdır.
Osman Kavala’nın cezaevinde olmasının sebebi de işte budur.

Kavala için düzenlenen ödül töreni, Stockholm
Törende ana konuşmayı, İsveç’in en saygın gazeteci ve yazarlarından, Ortadoğu ve Türkiye uzmanı Bitte Hammargren yaptı.
Konuşmasının önemli bir kısmının Türkçe çevirisini de buraya aktarıyorum:
“1990’ların başında bir gazeteci olarak Türkiye’ye seyahat etmeye başladım. O yıllarda Güneydoğu’da devlet ile Kürt isyancılar arasında yıkıcı bir iç savaş sürüyordu. Savaşın yankıları ülkenin dört bir yanında hissediliyordu. 1990’larda günlük yaşamda Kürtçe konuşmak artık doğrudan bir suç sayılmasa da; Kürtçe siyasi görüş bildirmek, konuşma yapmak, hatta Kürtçe şarkı söylemek bile Türkiye’nin katı terörle mücadele yasaları kapsamında sıklıkla “bölücü propaganda” iddiasıyla kovuşturmaya uğruyordu.
O yıllarda Türkiye işkence, keyfi infazlar, zorla kaybetmeler ve ifade özgürlüğüne yönelik ağır baskılar konusunda utanç verici bir sicile sahipti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde Ermenilerin ve diğer Hristiyanların maruz kaldığı kitlesel kıyımlara “soykırım” demek, Türklüğe hakaret suçlamasıyla yargılanma gerekçesi olabiliyordu.
O günlerden aklımda en çok yer eden, bir kadın avukat ve insan hakları savunucusunun bana “Türkiye’de her düzgün insan mutlaka hapis yatmıştır” şeklindeki sözleridir.
Bugünün Türkiye’si 1990’ların Cumhuriyeti ile birebir aynı değil. Ancak şu an konuştuğumuz sırada, haddinden fazla düzgün insan demir parmaklıklar ardında.
Ve haksız yere hapsedilenleri hiç kimse Osman Kavala kadar simgeleyemez.
On yılı aşkın bir süredir Türkiye, gücü Cumhurbaşkanlığı’nda –daha doğrusu Ankara’daki cumhurbaşkanlığı sarayında– toplayan bir anayasal düzenin yön verdiği yeni tür bir otoriter devlete evrilmekte.
Bu durum her mahkeme salonunda, her karakolda, her üniversite kampüsünde, her sivil toplum kuruluşunda ve medya haber merkezlerinde iliklere kadar hissediliyor.
Bu otoriterliğin karşısında ise canlı, cesur ve çok katmanlı bir sivil toplum durdu ve hâlâ durmaya devam ediyor.
Osman Kavala, Türkiye’deki sivil toplum ruhunun somutlaşmış halidir. Ekim 2017’de tutuklanan bir iş insanı ve hayırseverdir. O ve beraberindekiler, asılsız iddialarla hükümeti devirmeye teşebbüs etmekle ve altı yıl önceki Gezi Parkı eylemlerinde rol oynamakla itham edilmeden önce, iki yıl boyunca tutuklu yargılandı.
2020’de beraat etti; ancak cezaevinden tahliye bile edilmeden “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” ve “casusluk” suçlamalarıyla derhal yeniden tutuklandı.
Nisan 2022’de, ilk gözaltısından neredeyse beş yıl sonra Osman Kavala, bir İstanbul mahkemesi tarafından Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini devirmeye veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Hüküm, 2013 yılındaki ülke çapındaki hükümet karşıtı Gezi Parkı eylemleri gerekçe gösterilerek verildi. Bununla birlikte Kavala, tutukluluğunun dayanağı olan askeri ve siyasi casusluk suçlamasından beraat etti. Sekiz sanığa 18’er yıl hapis cezası verildi. Bunlardan dördü daha sonra Yargıtay tarafından beraat ettirildi; ancak dördü –bir avukat, bir şehir plancısı, bir sinemacı ve bir hak savunucusu– hâlâ cezaevinde bulunuyor.
Bu tam anlamıyla bir yargı skandalıydı.
Ve öyle kalmaya devam ediyor.
…
Bunu çok iyi biliyorum, çünkü o dönemde bu gelişmeleri birçok Arap başkentinden bizzat takip ettim.
Ayrıca Gezi Parkı protestolarını bir gazeteci olarak sahada izlemiş biri olarak, pek çok kişi gibi ben de bunların önceden planlanmış bir komplo olmadığını teyit edebilirim. Bu tür iddialar gerçeküstüdür.
Strasbourg’daki yargıçlar da aynı sonuca vardı.
…
Osman Kavala neredeyse dokuz uzun yıldır, daha sonra Marmara Cezaevi olarak adlandırılan devasa Silivri Cezaevi’nde kilit altında tutuluyor; burada yalnızca iki haftada bir avukatları ve birinci derece aile fertleriyle görüşmesine izin veriliyor.
Strasbourg’daki nihai karar ardından Kavala’nın ailesi, dostları, Türkiye sivil toplumu ve hukuk devletine inanan herkes, Türk makamlarının AİHM Büyük Dairesi kararına uymak için gerekli adımları atmasını bekliyor.
Osman Kavala barış ve şeffaflık insanıdır. Hayatı boyunca kendini köprüler kurmaya, toplumları dönüştürmek, onları şiddetli çatışmalardan uzaklaştırıp barışçıl çözümlere ve demokrasiye yönlendirmek amacıyla kültüre, sanata ve diyaloğa yatırım yapmaya adamıştır.
Onunla şahsen tanışma fırsatım olmadı; hayranlığım hep uzaktandı. Ancak uzun yıllar boyunca sivil toplumdaki meslektaşlarının birçoğuyla unutulmaz görüşmeler yaptım.
Bunlardan biri, Türkiye Açık Toplum Vakfı’nın kurucularından, merhum Türk-Musevi iş insanı İshak Alaton’du. O ve Osman Kavala, demokrasiyi, yurttaş haklarını ve azınlık haklarını güçlendiren girişimleri desteklediler. Her ikisi de demokrasi ve insan hakları taahhüdü ile ticari girişimleri arasında hiçbir çelişki görmeyen girişimcilerdi.
Bugün 69 yaşında olan Osman Kavala, gençlik yıllarını Türk ordusunun laik cumhuriyet üzerinde hâkimiyet kurduğu ve ülkenin sol-sağ hareketler ile Kürt militanlar ve Türk aşırı milliyetçileri arasında kutuplaştığı 1970’lerde geçirdi.
Onu onlarca yıldır tanıyanlar, genç bir öğrenciyken sol bir harekette nasıl aktif olduğunu, Kürtleri ve diğer kesimleri nasıl desteklediğini bana hatırlatıyor.
Fakat o sıradan bir öğrenci değildi. Türkiye’nin Osmanlı geçmişinde, Yunanistan’ın kuzeyindeki tütün ticaretiyle servet kazanmış köklü bir tüccar aileden geliyordu. Kavala aynı zamanda, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında yer alan Yunanistan’daki bir liman kentinin adıdır. Ataları, 1920’lerin başındaki büyük nüfus mübadelesi sırasında Yunanistan’dan yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne göç etmek zorunda kalan yüz binlerce Müslümandan biriydi; o sırada bir milyonu aşkın Rum Ortodoks Hristiyan da bugünkü Türkiye’deki evlerini terk etmek zorunda kalmıştı.
Dolayısıyla onun ismi; Kavala, Selanik ve Girit’teki kahvehanelerde Türkçenin yankılandığı, Anadolu’da Ermeni, Rum Ortodoks ve Süryani kökenli milyonlarca Hristiyanın yaşadığı Osmanlı’nın çok kültürlü geçmişinin mirasını taşır. Osmanlı İstanbul’u, Anadolu ve Balkanlar da geçmişte geniş ve canlı Yahudi azınlıklara ev sahipliği yapıyordu.
1980’lerin başında Osman Kavala, New York’ta doktora yapıyordu. 1982’de babasının vefatı üzerine aile şirketi Kavala Grubu’nun başına geçmek üzere ülkeye çağrıldı. Bu dönüş, Türkiye cezaevlerinin ve gözaltı merkezlerinin muhalifler, aktivistler ve militanlarla dolup taştığı askeri darbenin hemen ardından gerçekleşti. İşkence tanıklıkları kan dondurucuydu.
Peki, sol eğilimli bir doktora öğrencisi ansızın devraldığı aile şirketiyle bu hassas ortamda ne yaptı?
Kavala erkenden bir yayınevinin kurucuları arasında yer aldı. Bastığı metinlerin bazıları, Güneydoğu’daki Diyarbakır Cezaevi’nde yatan Kürt tutuklular tarafından kaleme alınmıştı. Ayrıca bir çevre örgütü olan TEMA’nın ve Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin kurucuları arasında bulundu. Daha sonra ilerici ve liberal bir düşünce kuruluşu olan TESEV’in kurucu ortaklarından biri oldu.
Ordu ile yasa dışı Kürt örgütü PKK arasındaki silahlı çatışmalar durulur gibi göründüğünde, Osman Kavala yeni projelere yöneldi: Sanat ve kültürün gücüyle yaralı bir toplumu iyileştirmeye çalışmak.
2002 yılında, iktidardaki AKP’nin seçimi kazandığı yıl, cumhuriyet genelinde sanat ve kültür girişimlerini destekleyen Anadolu Kültür’ü kurdu. Başta sivil toplum kuruluşları, AB kurumları ve elçilikler olmak üzere pek çok kesimin istifade edeceği geniş bir iletişim ağı ördü.
Milenyumun ilk yıllarında İsveç, Türkiye’nin demokratikleşme sürecini ve AB ile daha uyumlu bir Türkiye’yi desteklemek istediğinde, dönemin İstanbul Başkonsolosu Ingmar Karlsson tavsiye almak için Osman Kavala’ya başvurmuştu. Karlsson o günleri, “Osman her zaman yardımseverdi ve tüm Türkiye içinde temasları vardı” diye anımsıyor.
Kavala’nın İsveç Konsolosluğu’na destek olduğu ilk proje, Ulla Lemberg’in İsveçli babaları çocuklarıyla yansıtan fotoğraf sergisi için Türkiye genelinde mekânlar bulmaktı. Kavala ayrıca İsveççeden Kürtçeye çevrilen çocuk edebiyatı eserlerinin dağıtılmasına da yardımcı oldu.
Dahası, bir İstanbul üniversitesi 1900’lerin başında Doğu Anadolu’daki Asuri/Süryani Hristiyanların kitlesel kıyımı ve sürgününü konu alan Seyfo üzerine uluslararası bir konferansa ev sahipliği yaparak bir tabuyu yıktığında, Kavala destek olmak için yine oradaydı.
İşin korkunç ironisi şu ki, Türk toplumu için bunca emek vermiş böylesine incelikli ve kültürlü bir insan, sanki azılı bir terörist ve darbeciymiş gibi ömür boyu demir parmaklıklar ardına mahkûm edildi.
Bu durum Türkiye açısından hem akıldışı hem de bir trajedidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Kavala vs Türkiye davasında verdiği Sözleşme ihlali kararıyla, Kavala’nın tutuklanması ve mahkûm edilmesinin ardında “esas olarak art niyet bulunduğunu; yani Gezi Parkı eylemlerindeki rolü ve bir insan hakları savunucusu olarak görüşlerini ifade etmesi sebebiyle cezalandırılması ve susturulmasının amaçlandığını” ortaya koymuştur.
Ayrıca bu tutukluluğun genel olarak sivil toplum üzerinde caydırıcı bir etki yaratması ve diğer insan hakları savunucularının fikirlerini açıkça ifade etmelerini engellemesi amacıyla yapıldığı da gayet açıktır. Başka bir deyişle, canlı bir demokrasinin ruhuna tamamen aykırı biçimde; itaatkâr ve boyun eğen bir toplum yaratmak üzere tasarlanmıştır.
Strazburg mahkemesinin kararları, Türkiye’nin en eski üyelerinden biri olduğu Avrupa Konseyi’nin tüm üye devletleri için bağlayıcıdır. Belirtildiği gibi, Osman Kavala ve diğer sanıklar, Strazburg’daki ilk karardan birkaç ay sonra bir Türk mahkemesi tarafından tüm suçlamalardan beraat ettirildi. Kavala bu anı hayatının en güzel günü olarak niteledi. Fakat özgür bir insan olarak kapıdan adımını atamadan yeniden tutuklandı.
Kendimize sormak zorundayız: Neden?
Strasbourg kararının satır araları okunduğunda; 1990’larda bizzat kendisi kamuya açık alanda şiir okuduğu için cezaevine girip siyasi yasaklı hale gelerek bu tür ihlallerin mağduru olmasına rağmen, artık ifade ve toplanma özgürlüğünden çekinen intikamcı bir Cumhurbaşkanı portresi görmek mümkündür.
Kavala’yı parmaklıklar ardında tutmanın bariz amacı onu ve diğerlerini susturmak olsa da, Türkiye’nin sivil toplumunu sindirmek o kadar kolay değil. Türkiye ne Türkmenistan’dır ne de Tacikistan. Kişisel haysiyet ve siyasi özgürlük talepleriyle yetişen yeni nesiller her zaman var olacak.
Kavala cezaevinde de üretmeye devam ediyor. Hücresinden, Rashid Khalidi’nin büyük övgü toplayan Filistin’e Yönelik Yüz Yıllık Savaş adlı kitabının Türkçe çevirisinin editörlüğünü yürüttü.
Cezaevinin kapıları ne kadar kalın, duvarları ne kadar yüksek olursa olsun Osman Kavala unutulmayacaktır. Onun ve dava arkadaşlarının temsil ettiği direnç ve cesaret, ister Türkiye’de olsun ister başka bir ülkede, otoriter devletlerdeki yönetici çevreleri ürkütmektedir.
Dünya çapında yükselen otoriter eğilimler karşısında, Osman Kavala’nın davası hepimizi yakından ilgilendiriyor.
Bununla birlikte Türkiye’deki sivil toplum, Avrupa Birliği’ne katılım sürecine dair umutlarını yitirmiş görünüyor. Avrupa hükümetlerinin, ters tepeceği ve Ankara’yı Rusya’ya daha da yaklaştıracağı ya da mülteci ve göçmen kapılarını açmasına yol açacağı endişesiyle Türkiye’ye insan hakları konusunda baskı yapmaktan geri durduğuna şahit oluyorlar.
Belirtildiği üzere Avrupa Konseyi, Strasbourg’un Osman Kavala’nın serbest bırakılmasına dair bağlayıcı kararına uymayı reddetmesi nedeniyle 2022 yılında Türkiye aleyhine ihlal prosedürü başlattı.
Şimdi ise bu ihlal sürecinin fiilen işletilmesini bekliyoruz.”

Bitte Hammargren
Yavuz BAYDAR
