Gezi Notları / Batı Trakya’nın Kalbi: İskeçe Sadece İskeçe Değildir

Yavuz Baydar
25 Ekim 2026

Batı Trakya ne gündelik siyasete sığar, ne de resmi tarih anlatılarının içine... Bölge mitolojinin, büyük düşünürlerin, sanatçıların ve içiçe geçmiş kültürlerin potasıdır.
Osmanlı’nın çöktüğü, Türkiye’de cumhuriyet düşüncesinin filizlendiği, Bulgar istilasının Meriç ve Rodop bölgelerini sarstığı dönemlerde sivrilen bir Batı Trakya azınlık lideriydi. Yarım kalan anılarından anladığım kadarıyla Edirne’de veterinerlik eğitimi görmüş, Çanakkale’ye sevkiyatı çıkmış ama daha sonra Tekirdağ’da bu emrin iptal edildiği kararını alınca memleketine, İskeçe’ye geri dönmüştü.
Büyük Savaş sonrasının Anadolu ve Trakya’yı siyasi, askeri ve sosyal açılardan kasıp kavurduğu döneminde Mustafa Kemal hareketinin yükselişi onu derinden etkiledi. Matruşka-vari rengarenk bir kimlikler ve alt kimlikler yöresi olan Batı Trakya’da Müslüman azınlığın dindar-muhafazakar ile laik diye ayrışmakta olan kesiminde ikincisini temsil etti.
İskeçe’nin yanı başındaki Kireççiler köyünde öğretmen olarak birkaç arkadaşıyla modern bir eğitim deneyiminin başını çekti. Sonradan İskeçe ve Gümülcine ekseninde azınlığın Kemalist lider figürlerinden biri oldu. 1930’larda, Metaksas darbesine kadar, birkaç yıl Atina parlamentosunda milletvekilliği de yaptı. Bölgeyi Bulgarlar ve Naziler işgal edince, baskıları öngörerek İstanbul’a 1941’de göç etti. Emekli oluncaya kadar da Harbiye Radyoevi’nde müdürlük yaptı. Münir Nurettin’in yakın dostlarındandı.

Baytar Mehmet Efendi (soldan sekizinci, üst cebi mendilli) Batı Trakya’nın önde gelen şahsiyetleriyle. Sene muhtemelen 1924.
Baytar Mehmet Efendi, dedemdi. İskeçe’ye bağlılığım, bu şehre ve yöresine ilişkin tutkum, buraya on yıllar boyunca geri dönüşlerim, galiba özel tarihe de bağlı. Her ziyaretinizde içinizde gelişen, büyüyen, insanlarıyla sizi sıcaklıkta buluşturan bir coğrafya burası.
Neden İskeçe’ye gidilmeli? diye sorarsanız, cevap şu: Osmanlı’nın taş işçiliğini, Rum kültürünün neşesini, Pomak köylerinin sessizliğini, ovadaki toprakların bereketini ve Ege’nin tuzlu rüzgârını; yüzyıllardır bir arada yaşayan yerli Hristiyan ve Müslümanlarla, dinle dünyevi keyifler arasında enfes bir denge tutturmuş laiklerle, Anadolu’dan kıyımla göç ettirilen Pontusluların ve Ermenilerin kültürel varlığıyla hepsini aynı günde yaşatan nadir yerlerden biri.
Şehir merkezi yarım günde gezilse de çevresindeki dağ köyleri, unutulmuş Osmanlı kasabaları, kaplıcalar, nefes kesen bir kanyon ve kıyı şeridiyle birlikte İskeçe rahatlıkla iki-üç günlük bir rota oluşturur. Ama en az üç gün demek lazım. Tütün ticaretinin altın çağından kalma konaklar, ezan sesiyle çan seslerinin iç içe geçtiği sokaklar ve Batı Trakya mutfağının lezzetleri bu şehri sıradan bir “geçiş noktası” olmaktan çıkarıyor.

İskeçe 1912, Bulgar istilasından hemen önce.
İskeçe’nin kökleri antik Xantheia kentine, MÖ 870’lere kadar uzanıyor. Türkçe adının “Eskice” kelimesinden geldiği düşünülüyor. Bugün şehir ve çevresi, Rodop Dağları’nın eteklerine yayılmış köylerde yaşayan Rumlar, Batı Trakya Müslüman-Türk azınlığı, Pomaklar, Pontuslular, Ermeniler, Romanlardan vs oluşan çok katmanlı bir nüfus barındırıyor; bu çeşitlilik hem mimaride hem sofrada kendini gösteriyor.
Şehrin can damarı, Eski Şehir: Dar taş sokaklar, ahşap cumbalı Osmanlı evleri ve camileri ile şehrin en atmosferik köşesi burası. Tarihe saygı —bizdekinin aksine— belirgin: Pek çok eski bina restorasyondan geçmiş durumda.
Merkezdeki Demokrasi Meydanı’nda dikilen ünlü Saat Kulesi, 19. yüzyılda zengin eşraf mensubu Hacı Emin Ağa tarafından kentin merkez camisine armağan olarak yaptırılmıştı. 1941’de Bulgar işgali sırasında hasar gördü, 1972’de yıkılma tehlikesi atlattı ama bugün hâlâ ayakta.
Meydanın yakınında, tütün tüccarlarının servetleriyle 19. yüzyıl sonunda inşa ettirdiği gösterişli konaklar ve tütün depoları, şehrin en özgün mimari dokusunu oluşturuyor. Bunların arasında, ebeveyni Adrianopolis’ten (Edirne) göç etmiş olan büyük besteci Manos Hacıdakis’in doğduğu, neoklasik cephesiyle dikkat çeken heybetli konak da var.
İskeçe’yi ezbere bildiğim için anlatacağım çok şey var; çok detaya boğmasam iyi olur, gezimize önce çevreden başlayalım.
İskeçe’nin 13 km güneydoğusunda, Trakya ovasının bitek topraklarında yer alan Genissea (eski adıyla Yenice-i Karasu ya da Tütün Yenicesi), 1371-1912 arasında koca bir kazanın idari merkeziydi; Osmanlı mimarisinin Trakya’daki en önemli örneklerine ev sahipliği yapıyordu.
Bugün köyde ayakta kalan Musâhip Mustafa Paşa Camii 1873’teki büyük yangından sonra yeniden inşa edildi, 1998’de onarıldı (açılışa İskeçe belediye başkanının davetlisi olarak bir grup gazeteci İstanbul’dan katılmıştık). Hemen yanındaki Çarşı Camii de zamana direnen bir başka yapı.
İskeçe’nin batı ucundaki Chrysa (Kireççiler) köyü ise çok farklı bir hikâyeye sahip. İkinci Dünya Savaşı sonrası ve 1919-1922 Yunan-Türk Savaşı sıralarında Batı Trakya modern hareketinin, azınlığın genetiğinde yer alan laik yaşam tarzının çıkış noktalarından biri. (Bkz dedem Baytar Mehmet).
Doğu tarafındaki “yaka köyleri” —yani Rodop dağlarının eteklerinde sıralanan köyler— gezmeye görmeye değer. Buralarda tarihin izleri pek yok ama uğrak yerleri —kafeler, genelde et yemekleri sunan lokal tavernalar— bol miktarda.
Şimdi şehre dönebiliriz.

Gezintinize meydandan —platia— başlayabilirsiniz. Buradan sağa sola açılan yolların çoğu sizi eski şehrin kılcal damarlarına yönlendirecek. Şehrin kalbi sayılan Demokrasi Meydanı’nda (Platia Dimokratia) 1870’lerde Hacı Emin Aga tarafından inşa ettirilen tarihi Saat Kulesi yükseliyor. Meydan, modern şehir ile tarihi bölge arasındaki geçiş noktası. 1860’larda Kuyumcuoğlu biraderler tarafından kurulmuş olan Folklor ve Tarih Müzesi, Tütün Müzesi, Belediye Sanat Galerisi, ünlü sanatçı Vaitsis’in “Gölge Evi” ilginizi bekliyor. Dar sokaklardan yokuş yukarı çıkarken Ahriyan Camii’ni göreceksiniz (aşağılarda da Çınar Camii var).

Üst İskeçe’de 17’inci yüzyıldan kalma Ahriyan Camii
Bu arada Platia ve çevresinin, (çok sayıda üniversite öğrencisini de barındıran) şehrin geleneksel karnavalı sırasında (Şubat ortası-Mart arası) iyice şenlendiğini de buraya eklemeliyim.

İskeçe’nin sofrası, bitek Trakya ovasının ve önündeki Ege’nin cömertliğinden besleniyor. Et sevenler şehir merkezindeki tavernalarda kuzu, dana ve tavuk çeşitlerini deneyebilir. Tencere yemekleri de var. Çevre köylerde ev yapımı peynirler, kaymaklı börekler ve el açması hamur işleri birer rutin. Şehir içindeki küçük börekçiler sabahın erken saatlerinde sıcak peynirli, ıspanaklı böreklerle tam bir amme hizmeti halinde. Eski şehrin dar sokaklarındaki kafeler hem yerel halk hem gezginler için buluşma noktası.
Günlerden cumartesi ise çok şanslısınız. İskeçe Pazarı’nı asla kaçırmayın. Arzın merkezlerinden biridir. Dağ ve ova köylerinin cömertliği buraya yansır. Cıvıl cıvıl bir havada, bağrış çağrış içinde akla fikre zarar bir sebze, meyve, peynir, zeytin, ot, baharat, balık, giysi, alet edevat repertuarı!
Bana burası hep İda’nın (Kaz Dağları) kıyı köylerindeki pazarları hatırlatır ama şimdilerde açık bir fark var: Buradaki fiyatlar çok daha “insani”. Kıyas kabul etmez.
Restoranlar bol. Platia yakınlarında sadece sabahları açık olan tertemiz bir işkembeci var, bu bir. Şehir içinde geleneksel mutfağı denemek istiyorsanız iki önerim var: Ta Fanarakia (tencere yemekleri de mevcut) ve Palaia Polis.
Balık için ise To Perasma gayet makul bir mekân.
Şimdi Pomak köylerine, dağa doğru uzanalım. Kuzeye doğru çıktıkça yol sizi önce Pomak köylerinin dünyasına sokuyor; Sminthi, Ehinos, Glafki, Kentavros, Oraio, Kotyli ve Satres gibi yerleşimler ormanların, dere yataklarının ve yamaçlara tutunmuş taş-ahşap evlerin arasına serpilmiş halde uzanır. Bu hat boyunca ilerlemek Batı Trakya’nın içeride “kapalı” kalan kültürel coğrafyasını katman katman okumak anlamına geliyor.
Vahşi bir doğa. Şu satırları yazarken bile o yollardaki sararmış bitki örtüsünün ihtişamı gözlerimde canlanıyor.
Dolaphan’dan (Sminthi) başlayarak köy köy yükselirken gitgide muhafazakarlaşan bir doku ile karşılaşacaksınız. Kimi köylerde içki bile satılmaz, ama hepsinde değil. Bu köylerin çoğunda özellikle et yemekleri tavsiyeye şayandır.
Yolunuz düşerse (içkinin rahatça bulunduğu) Dolaphan’daki (Sminthi) köfteciyi deneyin. Ama dört dörtlük, bol içkili bir ziyafet için size asıl Ta Plagia’yı (“Selami’nin Yeri”) önereceğim.
Dolaphan’ı geçtikten sonra yol üzerinde tabelasını kaçırmayın.

Selami Usta’nın enfes mekanı Ta Plagia pirzola ve oğlak için ideal.
Kıvrım kıvrım (düzgün) yoldan Bulgaristan sınırına iyice yaklaştığınızda, Kato Termes köyündeki küçük ama şifalı kaplıcalar ayrı bir mevzu. Köye girmeyin, devam edin, az ileride. .
Termal su (45-55 derece) aynı zamanda minik havuzcuklarda, açık havada; ama belediyenin kapalı havuzları da mevcut. En uygunu ise hemen girişte İsmet’in salaş otel ve tavernası. Burada geceleri çok ucuza kalabilir, dilediğiniz kadar kapalı havuzda dinlenebilir, İsmet ve eşinin hazırladığı enfes et yemeklerini (tabii ki yörenin boğma “tsipuro”sunu yudumlayarak!) tadabilirsiniz.
Bu dağ köyleri rotasını biraz daha uzatmak isteyenler için en çarpıcı devam noktası ise ücra Kottani.
Termes’i geçince sınırın iyice hissedildiği, yolun yer yer stabilizeye döndüğü bu son bölümde coğrafya iyice sertleşir ama manzara daha da unutulmaz hale gelir; “ay ay ayy”, veya “vay vayy vayy” diye ses çıkartmaya başlarsınız. Kottani’deki yerel taverna ise tam anlamıyla “dağlara taşlara”. Yolun sonunda bir ödül gibi karşılar sizi.
Burasını da İsmet Bey işletiyor ama o bir başka İsmet. (Gitmeden önce arayın, bazen kapatıyor).

Nestos (Karasu) kanyonu, solda şimdi kapalı olan Istanbul -Selanik demiryolu
Yöre sürprizlerle dolu. Tekrar ovaya inelim. İskeçe’den eski Kavala yoluna sapalım. Toxotes (Okçular) köyü yakınındaki Nestos (Karasu) Nehri Kanyonu’na gidiyoruz şimdi. Bulgaristan’daki Rila Dağları’ndan doğup Ege’ye dökülen —ve Batı Trakya’nın batı sınırını çizen— 230 km’lik Karasu, Kavala ile İskeçe arasında dik ve yemyeşil bir boğaz oyarak bölgenin en özel doğa harikalarından birini yaratıyor.
Kanyonun girişinde, eski (İstanbul-Selanik) demiryolu hattının yanı başında kurulu eski taverna, yürüyüşe çıkmadan —veya nehirde yüzmeden— önce mola vermek ya da dönüşte yemek yemek (mezeleri harika) için uygun bir durak.
Yürüyüş dedim ya, burası kilometrelerce süren bir kanyon trekking’i için ideal bir parkur. Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan demiryolu güzergâhını kanyon boyunca takip eden taş döşeli patika, Galani köyünden başlayıp tüneller ve demiryolu köprülerinin yanından geçerek Stavroupoli’ye kadar uzanıyor. Söğüt, çınar, kestane ve sedir ağaçlarıyla, yabani leylaklar ve orkidelerle bezeli hatta bu 7-8 saatlik yürüyüş yer yer zor olsa da unutulmaz bir doğa deneyimi sunuyor.
Yazın sıcağında (benim oralardayken her zaman sık sık başvurduğum gibi) nehrin berrak ve buz gibi sularına girip serinlemek, kanyonun sunduğu en keyifli anlardan biri. Kanoyla nehirde süzülmek isteyenler için de imkân mevcut.
Karasu 20 km kadar sonra geniş bir delta açarak —Taşoz ada feribotlarının işlediği— şirin Keramoti limanı yakınlarında Ege ile buluşuyor. Bu bataklık ve göçmen kuş cenneti aynı zamanda Koca Orman diye anılmakta. Eğer Keramoti’yi merak ediyorsanız sizi caydırmam. Balık tavernalarının yan yana sıralandığı bir yerdir (ama temmuz-ağustos döneminde uğramayın, tam bir hengame yaşanır o tarafta).

Porto Lagos’ta “yüzen manastır”: St Nicholaus
Denizle randevu için İskeçe iki yer sunuyor: (Bölge azınlığının tatlı Türkçesi ile “Portalı Havuz” dediği) Porto Lagos ve Fenari (Fener). Bu kıyı şehre yaklaşık yarım saat uzaklıkta.
Önce şunu belirteyim: Bu iki yerden yüksek sezonda özellikle uzak durun.
20-30 yıl kadar önce her ikisi de cennetti, sadece yerel halk gidiyordu, ama şimdi Schengen nedeniyle kuzeyden Bulgar turistler, doğudan da pahalılık mağduru Türk turistler temmuz-ağustosta buraları kara kalabalıklar gibi adeta istila ediyor ve bu yüzden taverna servisleri aksıyor, keyifler de kaçıyor. Buna bizzat tanık oldum; hatta (bir kısmı Türkçe konuşan) garsonların “Şu mevsim bitse de kurtulsak, illallah beyaa” sözlerini de duydum. Ama diğer mevsimlerde işler de, kalite de yolunda.
Bu bölgenin keyfi baharlarda.
Vistonida Gölü ile Ege Denizi arasında sıkışmış eski liman Porto Lagos’a ulaştığınızda, göl ve denizin buluştuğu noktada duran Aziz Nikolaos Manastırı’nı mutlaka gezin. Ayrıca, günlerden pazar ise limandaki pazarı kaçırmayın. Oradaki tek taverna da kalitelidir; ama büyük balıklara girmeyin, meze-küçük balık karışımını masayı fazla doldurmadan bölge şarabı eşliğinde ufak ufak idrak etmeye bakın.
Devam ederseniz, İskeçe ve Gümülcinelilerin dinlenme ve keyif için gözde kaçamak güzergâhı olan Fenari’ye ulaşacaksınız. Yaz ayları dışında her tavernayı açık bulamasanız da her zaman mutlaka bir yere sığınabilirsiniz.
Fenari’de benim favori mekânlarım Stou Kosma ve To Limani. “Param bol” diyenler için gün batımı manzaralı O Faros da gayet müsait. (Aslında en mükemmel mekân yıllar önce dostumuz Vasilis ustanın işlettiği, çamlıktaki tavernaydı; bir balık vahasıydı, ama vergi işleri yüzünden kaç zamandır kapalı.)

Fenari iç liman ve karşıda To Limani tavernası.
İşte böyle. Daha yazacak, anlatacak çok şey var ama şimdilik bu kadarı yetsin. Otelleri vs. yazmıyorum. Onları siz seçersiniz artık…
İskeçe doğal bir hazinedir; insanıyla, kültürel yelpazesiyle, şakacılığıyla, doğal güzellikleriyle, bereketiyle, sükuneti ve ağırbaşlılığıyla.
Tarihiyle.
Yolunuz düşerse deriiin bir nefes alıp direkt içine dalın.
Son olarak bir de bölgeyle ilgili bir kitap önerisi. Nesnel bir tarih araştırması. Önerilir.
“Son Osmanlılar / Yunanistan’da Müslüman Azınlık (1940-49) / İş Bankası Yayınları”

Yavuz BAYDAR

