Dünya Bir Yana, Türkiye Öbür Yana?

Yavuz Baydar
7 Kasım 2026

Polonya, Macaristan, Brezilya, İsrail, ABD… Talan düzeni peşine düşmüş, yozlaşmış, kural tanımaz bir otoriterleşmeye karşı özellikle genç kuşakların hareketlenmesi ve siyasileşmesi ile gelişen yepyeni bir dinamik, sınırlardan taşmakta. Sandıklardan değişim ve “faşizme hayır” çıkıyor.
Hal böyleyken Türkiye’nin istikameti tünelin karanlıklarını işaret etmekte ve uçta bir ışık yok. Toplum bir gerontokrasidüzeninin içinde, bir uçtan öbürüne çürümüş bir siyaset sınıfının elinde rehine kalmış, oyuncak olmuş durumda.
Kararsızların ortalama oranı yüzde 30’ların altına düşmüyor. Sebebi belli.
Bunca yıl, bunca görev suiistimali ve keyfiliğin altına imza atmış bir iktidar ittifakının seçimle değişim yollarını tıkayacak olmasının sebebi de, bu cümlenin ilk kısmında yer almakta: Hesap vermemek, bedel ödememek için her şeyi yapmak.
Bütün bunları bana, tam da seçimle değişim dalgasının sınırlardan taştığı şu günlerde gelen AB Komisyonu Türkiye Raporu düşündürdü.
Alakasız değil, bir de şu soru da aklımdan geçti: Öğrencilerin dahiyane bir çözüm modeliyle Vučić yönetimini seçimlerde alaşağı etmesi acaba Sırbistan’ın tıkanmış olan AB üyeliği yolunu yeniden açabilir mi?
Komisyon, Aleksandar Vučić iktidarını sona erdiren son genel seçimlerin ardından kurulacak yeni hükümetin reformları ve demokratik kurumları yeniden canlandırması halinde müzakerelerin tekrar ivme kazanacağını duyurdu, malumunuz.
Bu yeni dinamik, Türkiye’deki muazzam sosyo-politik ataleti, apati halini daha da görünür kıldı, ne yazık ki.
AB 2026 Türkiye Raporu’nun Türkiye’de yeterince haberleştirildiğini sanmıyorum. Ankara’nın tepkisine yer verildi, ama metin ne diyor, ne öneriyor, içeriğine girilmedi. Öyle olduğu halde, “yeter artık AB!” mealinde yorumlar dört yanı kapladı. Bu arada, konunun önde gelen uzmanlarından emekli büyükelçi Selim Kuneralp’in Ankara’yı serinkanlı dille eleştiren görüşleri de güme gitti.
Gerçekler bazen acıdır. Ana ne kadar acı iseler, çözüm arayışlarına daha da ivme kazandırmalılar.
Durum net: Ülke göz göre göre Orta Asya modeline doğru kayıyor. Bu, toplu mutsuzluğun ve kapanmanın kalıcılığına bilet kesmek demek.
Sadede geleyim.
AB Türkiye Raporu ne diyor? Metnin tamamıyla ilgilenenler, bu en kapsamlı 2025-2026 toplu röntgen resmini bu linkten okuyabilir.
Ama ben en can alıcı paragraflarını buraya aktarmak isterim, ki aynaya cesaretle bakabilelim.
Rapordaki şu paragraflar bile içeriği özetlemeye yeter:
“Türkiye ile katılım müzakereleri… 2018 yılından bu yana durma noktasında kalmıştır. AB’nin demokratik standartlar, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve temel haklara saygı konusundaki süregelen kötüleşmeye dair ciddi endişeleri giderilmemiştir. Seçilmiş yetkililere, muhalif figürlere, siyasi aktivistlere, sivil toplum ve iş dünyası temsilcilerine, gazetecilere ve diğer kişilere yönelik tutuklamalar ile yöneltilen suçlamalar —ana muhalefet partisini hedef alan yargı adımları da dahil olmak üzere— 2026 yılında yoğunlaşmıştır.
Bu durum yargı bağımsızlığına ilişkin endişeleri derinleştirirken siyasi çoğulculuk, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ile ayrımcılık yasağı da dahil olmak üzere Türkiye’nin temel demokratik ilkelere bağlılığına yönelik şüpheleri artırmıştır. Netice itibarıyla, Türkiye’nin beyan ettiği AB’ye katılma hedefi ile sergilediği gerileme arasındaki uçurum daha da büyümüştür.”
“Aşırı merkeziyetçi başkanlık sistemi, parlamentonun yetkilerini ciddi şekilde zayıflatmış ve güçler ayrılığını aşındırmıştır. Yönetim sistemi, hükümeti seçimler haricinde hesap verebilir kılacak mekanizmalar bulunmadığı için etkili bir denge ve denetleme mekanizmasından yoksundur. Cumhurbaşkanlığı çoğu düzenleyici kurum üzerinde yetki sahibiyken, kamu yönetimi son derece siyasallaşmış durumdadır. Seçilmiş muhalif belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması ve haklarında kovuşturma açılması, yerel yönetimi daha da zayıflatmıştır.”
Sivil toplum, yabancı bağışçıların çekilmesiyle daha da katmerlenen artan baskılarla yüz yüze kalarak zorlu ve kısıtlayıcı bir ortamda faaliyet göstermeyi sürdürmektedir. Yabancı fon bağlantılarının bulunduğu durumlarda sivil toplum kuruluşları (STK’lar) sıklıkla karalama kampanyalarına maruz kalmakta, yabancı bağışçılar ise yaftalanmaktadır. Yetkililerin uyguladığı süregelen hukuki ve idari baskılar sivil alanı daraltmaktadır.”
“Türkiye… raporlama döneminde hiçbir ilerleme kaydetmemiştir. Komisyonun geçen yılki tavsiyeleri uygulanmamıştır ve geçerliliğini korumaktadır.”
Bunlar siyasi tablonun özeti, ama tabii dahası da var, mesela ekonomi, enerji, ekoloji ve savunma. Meselenin derinliğinin, bunlara bakınca daha da arttığı da kesin bir diğer bilgi.
Dilerseniz burada açık ve net bir rapor yorumunu, bir teşhisler demetini, Türkiye-AB müzakere sürecinin başlamasında ve gözetiminde en önemli rollerden birini üstlenmiş olan AB eski Ankara Büyükelçisi Marc Pierini’nin geçen gün Carnegie Europe’da yayınladığı makaleden okuyalım. (Tam çevirisi burada, tıklayın.)
Yazı uzun, ama ben en dikkat çekici kısımları burada paylaşmak isterim.

Pierini Türkiye’nin (ve dolayısıyla AB’nin) “dört başağrısı”ndan bahsediyor ve bunları detaylandırıyor. Ticaret, Ekonomi ve Finans başlığı altında şunları kaydediyor:
“Türkiye ekonomisinin vahim durumu yıllardır ciddi endişe kaynağı. Ülkenin son yirmi yıldaki sıkıntılarının yalın bir göstergesi Türk lirasındaki olağanüstü değer kaybı. Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerine başladığı 2005 yılı sonlarında 1 avro (1,17 dolar) yaklaşık 1,6 liraya denk geliyordu; bugün aynı 1 avroyu alabilmek için neredeyse 56 lira gerekiyor. Zaten sancılı olan bu tablo son dönemde daha da ağırlaştı.”
“Ticaret cephesinde Türkiye’nin AB ile 1995 tarihli Gümrük Birliği kapsamındaki uzun soluklu ilişkisi, AB’nin Çin’den gelen ithalat dalgasına, özellikle de otomotiv sektörüne karşı aldığı savunmacı tutum bağlamında yeniden baskı altına girdi.“
“Türkiye 2005’te AB katılım sürecine başladığında, bu süreç teknik normlar ve siyasi ilkeler bakımından AB ile uyum sağlama yükümlülüğü getiriyordu. Ancak Ankara böylesi bir uyumu hiçbir zaman ciddiyetle takip etmedi; zira bu yönelim, yönetimin temel tercihleriyle —şeffaf olmayan kamu ihale usulleri, aşırı yetkilerle donatılmış bir başkanlık sisteminin inşası, yargı, medya ve sivil toplum üzerinde kurulan siyasi denetim— ve aynı zamanda diplomatik “al-ver kültürü” ile milli gurur anlayışıyla bağdaşmıyordu.
Daha da önemlisi, AB üyeliğinin gerektirdiği siyasi kısıtlar, iktidarın otoriter eğilimleriyle uzlaştırılamaz nitelikteydi.”
Pierini, ardından “Güvenlik ve NATO” boyutuna göz atıyor:
“Türkiye savunma sanayisinin hızlı büyümesi, Ukrayna’yı destekleyen “gönüllüler koalisyonu” haricinde, Batı Avrupa ülkeleri arasındaki resmi güvenlik istişarelerine doğrudan dahil edilmese de satışlar, ortak girişimler ve satın almalar gibi çok sayıda anlaşmayla sonuçlandı. Bu açıdan, Ankara’daki 2026 NATO Zirvesi Türkiye savunma sanayii için bir vitrin işlevi gördü, fakat cumhurbaşkanına güvenlik alanında beklediği siyasi kabulü sağlamadı.
Bu tablonun arkasındaki pek çok nedenden üçü özellikle öne çıkıyor:
Birincisi, Ukrayna işgalinden bu yana dahi Ankara’nın Moskova ile sürdürdüğü ve Türkiye’nin yaptırımlara katılmamasıyla sonuçlanan yakın ilişki. İkincisi, Washington’ın Aralık 2025 tarihli ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Avrupa’yı Amerikan çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirme hedefini ilan etmesinden sonra bile Türkiye’nin ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle kurduğu benzer yakınlık. Üçüncüsü ve en önemlisi ise Türkiye’deki hukuk devleti mimarisinin uğradığı muazzam erozyon.”
“Burada sorulması gereken soru şu: Türkiye bir yandan Rusya’nın lehine bir ticaret politikası yürütüp diğer yandan NATO’nun Washington Antlaşması’nda taahhüt edilen “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerini” ayaklar altına alan iç politikalar uygularken, ittifakın doğu kanadındaki caydırıcılık harekatlarına katkı sunmayı sürdürebilir mi?”
Peki, ya adalet sistemi?
Pierini’nin “Hukuk Devleti” başlığında şu görüşler öne çıkmakta.
“Carnegie Europe bünyesinde bir Türkiye analisti olarak geçirdiğim on dört yıl boyunca, ülkedeki hukuk devletinin düzenli biçimde aşınmasını defalarca kayıt altına aldım. Bu eğilim hiçbir zaman yön değiştirmedi.
Son iki yılda yapılan kamuoyu yoklamalarından açıkça görüldüğü üzere, Türkiye’nin mevcut cumhurbaşkanı —2028’de yapılması planlanan bir sonraki seçimde yasal olarak aday olmasına izin verildiği varsayılsa dahi— bir cumhurbaşkanlığı seçiminde üçüncü dönemini kazanamayacak durumda.
Bu zorlu tabloyla karşı karşıya kalan Türkiye yönetimi elindeki tüm araçları devreye soktu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) olası cumhurbaşkanı adayı olarak kamuoyu yoklamalarında önde giden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu alıkoyup yargı önüne çıkardı; yargılamada savcılar toplamda iki bin yılı aşan hapis cezaları talep etti.
Ekim ayı başlarında yatırım fonu skandalı patlak verdiğinde iktidarın ilk tepkisi skandala dair haberlerinden rahatsız olduğu muhalif haber kanalı Halk TV’nin binalarına polis baskını düzenlemek, yayını kesmek ve kanalı yönetmek üzere derhal kayyum atamak oldu. Bütün bunlar bir Türk hükümeti bakanı ile geniş bir iş insanı heyetinin ticaret ve yatırımı teşvik etmek amacıyla Avrupa Komisyonu ve Belçika hükümetini ziyaret ettiği sırada yaşandı.
Türkiye’de hukuk devletinin mimarisi ve uygulaması artık yalnızca gerilemekle kalmıyor: Durum tam anlamıyla otokratik yönetimin ders kitaplarına girecek bir örneğine dönüşmüş bulunuyor.
Adil bir seçimde iktidarı kaybetme korkusu —ya da siyasi muhaliflerin, medyanın, sivil toplum kuruluşlarının ve sıradan yurttaşların temel özgürlüklerini kullanması ihtimali— Türkiye yönetimini en iyi yolun ülkedeki hukuk devletinin tabutuna son çivileri çakmak olduğuna ikna etmiş durumda.
Altta yatan temel hesabın demokratik Avrupa’nın topyekun çöküşü olduğu varsayılmadıkça, bu stratejiyi akılla izah etmek güçtür.”
Pierini yazısını şu tespitlerle noktalıyor:
“Gelecekte Avrupa’nın siyasi tablosu çok daha parçalı olacak: Avrupalı siyasetçiler ise Türkiye’nin güvenlik politikasına dair uyarılarına ya da özel ticaret düzenlemelerine ilişkin taleplerine kulak vermeye daha az meyilli hale gelebilir. Bazı otoriter liderler arasındaki yakınlıklara rağmen göç, din ve AB üyeliği gibi başlıklarda derin görüş ayrılıkları da büyüyecektir.
Öte yandan, Ankara’nın ticaret, finans, eğitim, araştırma ve kültür alanlarında Avrupa ile olan bağlarının gerçekçi alternatifleri son derece sınırlı kalacaktır.”
“Türkiye’nin gelecekteki politika bileşiminde iki temel sütun belirleyici olmaya devam edecek. Biri, yerini dolduracak kayda değer bir alternatifin bulunmadığı Batı Avrupa pazarları, sanayisi, eğitimi ve araştırmasıyla olan kalıcı bağlar. Diğeri ise —mevcut yönetimi bunu kabul etmeye hazır olsun ya da olmasın— ülke yurttaşlarının kıymet verdiği ve Türkiye’nin dünyadaki konumunun asli unsuru olan hukuk devletidir.”
AB Raporu ve Pierini makalesinin tam metinlerine göz atmanızı öneririm. Şunu ekleyerek bitireyim: Son değişim dalgası birbirini tetikleyerek yayılırken Türkiye açısından üç vahim gelişme derin endişe kaynağı:
Bir, mevcut yönetim hesap verme ve kendi kendini çökertme kaygısıyla sertleşirken giderek Orta Asya tipi bir totaliter modele kaymakta. İki, az önce okuduğunuz gibi, son 12 yılda esas olarak Türkiye’den kaynaklanan sebeplerden ötürü Ankara-AB arasındaki uçurum neredeyse aşılmaz boyutlarda. Ve üç, bunca derin bir krize rağmen, Türkiye’de en sağdan en sola kadar reel siyaset ile seçmen arasında giderek artan bir güven boşluğu var, ve mevcut konjonktürde aşırı sağ milliyetçi muhalif üç partinin alternatif olarak sahnede olması, makul bir çıkış yolu olarak görünmemekte.
Sonuç, gerçekten de “Dünya Bir Yana, Türkiye Öbür Yana” tespitini doğrulayabilir.
Unutmayın: Umut başlıbaşına bir argüman değildir.
Devekuşu gibi kafasını kuma gömmeye meraklı Türkiye’de, değişime yelken açan hareketleri; seçimle otokratları ve “mafya tipi yönetim tarzı” peşindeki rejim mahfillerini geri püskürtme örneklerini okuma becerisini ruh çağırır gibi çağırma zamanıdır.
Yavuz BAYDAR

