Tufan Cömert: Nobel (Ig) “Ahlak” Ödülü
Ig Nobel ödülleri, her yıl insanı önce güldüren, sonra düşündüren bilimsel araştırmalara veriliyor.
11 Ekim 2026

Ig Nobel ödüllerinin verildiği dönem, yılın en sevdiğim zamanlarından biri. Ig Nobel ödülleri, her yıl insanı önce güldüren, sonra düşündüren bilimsel araştırmalara veriliyor. Bu yıl 36’ncısı düzenlenen ödül töreni 3 Eylül’de Zürih’te yapılmış. Ödül alan çalışmaların tamamı gerçek bilimsel araştırmalar; öyle akşam arkadaşlarla iki ayran içip “Acaba şöyle bir şey olabilir mi, şuna baksak ne olur olm?” diye başlayıp yarım saat sonra unutulan muhabbetlerden değil. Bazıları yıllarca sürmüş, ciddi akademik dergilerde yayımlanmış.
Biyomekanik ödülünü kazanan araştırmacılar öpüşmenin bilimsel tanımını yapmışlar. Tanım şöyle bir şey: Aynı türe mensup iki canlının ağızlarının birbirine temas ettiği, belli dudak hareketlerinin gerçekleştiği, saldırganlık ve yiyecek transferi içermeyen bir eylem. (“Non-agonistic interactions involving directed, intraspecific, oral-oral contact with some movement of the lips/mouthparts and no food transfer.”) Şu tanımdan çok malzeme çıkar da kendimi tutuyorum. Sadece bu tanımı yapan arkadaşların romantizmle ilişkilerini merak ettim; gerçi aklımda çok da olumlu olmayan bir fikir oluştu hâliyle. Lütfen bu tanımı kendi romantik ilişkilerinizde kullanmayın, vallahi sonuçları iyi olmaz.
Fizik ödülü de çok güzel: Sıçratmayan pisuar tasarlamışlar. Aslında bu tarz ürünler çok uzun süredir var, bu kez farkı ne, inceleyemedim. Sadece bu konudaki efsane hikâyeyi aktarayım, bilmeyenler için: Bir şirket uzun süre çalışır, sıvı hangi açıyla nereye giderse sıçramaz diye hesaplar ve buna göre bir tasarım yapar. Bir başka şirket ise en az sıçrayacak yere bir sinek resmi koyar. Erkekler de (avcılık günlerimizden kalan içgüdüyle) bu bölgeyi hedefler. Sonuç aynı, maliyet daha düşük.
Tıp ödülü burnumuzu sümkürmenin aerodinamiğini inceleyen bir çalışmaya gitmiş. Biyoloji ödülünü alanlar ise zehirli yılanların farklı yerlerine, farklı sıcaklıklarda, günün farklı saatlerinde hafifçe basıp hangi durumda ısırdıklarını araştırmışlar. Burada araştırmanın bilimsel değerini tartışacak bilgim yok ama deney ekibine katılmak istemeyeceğim kesin.
Kimya ödülünde hamamböceği sütündeki bazı proteinlerin inek sütündekilere kıyasla üç kat daha yüksek enerji yoğunluğuna sahip olduğu keşfedilmiş. Teknoloji ödülünde sivrisineklerin ağız yapısını yüksek çözünürlüklü 3D baskı için kullanmışlar. Koku araştırması yapan bilim insanları bebeklerin anne babalarına harika koktuğunu ama ergenlerin pek öyle olmadığını ortaya koymuşlar. Ergen çocuğu olan ailelerimizin bu araştırmaya katkıda bulunabilecek çok geniş bir veri seti olduğunu tahmin ediyorum. Ayrıca bunu Türkiye’de yazın metrobüste tekrarlamak isteyen araştırmacılara da şimdiden saygılarımı sunuyorum.
Barış ödülü, sevmediğimiz insanlara kötü davranan arkadaşlarımızı daha çok sevdiğimizi gösteren araştırmaya gitmiş. Bunu da X’i beş dakika inceleyerek doğrulamak mümkün aslında.
Bir de toprak bilimi var. Araştırmacılar 25’ten fazla ülkede bin çift iç çamaşırını toprağa gömüp iki ay sonra çıkarmış, böylece toprağın sağlığını incelemişler.
Gelelim asıl konumuz olan ekonomi ödülüne.
Paul Piff ve arkadaşlarının 2012 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırmasının başlığı “Higher Social Class Predicts Increased Unethical Behavior”. Türkçesi kabaca, “Yüksek sosyal sınıf, daha fazla etik dışı davranışı öngörüyor.” Araştırma yedi ayrı çalışmadan oluşuyor ve temel olarak insanların sosyoekonomik konumları ile ahlaki davranışları arasındaki ilişkiyi inceliyor.
Mesela trafikte pahalı otomobil kullananların diğer araçlara ve yayalara yol verme konusunda daha isteksiz olduklarını gözlemlemişler. Bir başka deneyde katılımcıların zar atma oyunundaki sonuçları kendilerinin bildirmesini istemişler. Yüksek sosyoekonomik statüdekilerin kazanma şanslarını artırmak için doğru olmayan sonuçlar bildirmeye daha yatkın olduğu görülmüş. İş görüşmelerinde karşı tarafa gerçeği söyleme, kendi çıkarı için yanıltıcı davranma gibi konuları da incelemişler.
Ama benim favorim şekerleme deneyi.
Araştırmacılar katılımcıların bir kısmına kendilerini sosyal hiyerarşinin üst basamaklarında, diğerlerine ise alt basamaklarında düşünmelerini sağlayacak bir çalışma yaptırmışlar. Sonra önlerine bir kavanoz şekerleme koymuşlar. Şekerlemelerin başka bir laboratuvardaki çocuklar için ayrıldığını söylemişler ama isterlerse biraz alabileceklerini de belirtmişler. İsterseniz alabilirsiniz ama aldığınız her şeker çocukların payından eksilecek ve bunu biliyorsunuz.
Sonuçta kendilerini üst sosyal sınıfta düşünmeleri sağlanan katılımcılar, diğerlerine göre kavanozdan daha fazla şekerleme almışlar.
Burada bir parantez açalım. Araştırmadan “Bütün zenginler ahlaksızdır, bütün fakirler melektir” gibi bir sonuç çıkarmak yanlış olur. Üstelik daha sonraki bazı tekrar çalışmalarında ilk araştırmanın sonuçları aynı şekilde doğrulanamamış. Sosyal sınıf ile etik davranış arasındaki ilişkinin sanıldığından daha karmaşık olduğu anlaşılıyor. Bilim böyle bir şey zaten; bulgular tartışılır, sınanır, bazen değişir. Tek bir araştırmaya bakıp milyonlarca insanı ahlaken sınıflandırmak da pek bilimsel bir yaklaşım değil.
Fakat araştırmanın düşündürücü tarafı bence başka. Gelir seviyesinden bağımsız olarak insanın kendi çıkarını haklı göstermek için ne kadar kolay gerekçe üretebildiği.
Şeker kavanozunu düşünün. Kimse size yasak demiyor. Alabilirsiniz. Hatta deneyin bir parçası olarak almanıza açıkça izin veriliyor. Ama bunun doğru olup olmadığını belirleyecek şey ne? İşte burada konu ekonomiden çıkıp ahlaka geliyor.
Biz piyasa nesli olarak bütün gün insanların kaynaklarını nasıl kullandığını, teşviklere nasıl tepki verdiğini, hangi fiyat seviyesinde ne kadar talep oluşturduğunu inceliyoruz. Ama insanların “İstediğimi yaparım ulen, elimi tutan mı var?” düşüncesine ne kadar kolay kapıldığını da hesaba katmak lazım. Hele finans piyasalarında.
Son fon konularından da gördüğümüz üzere, sermaye piyasalarında bir işlem teknik olarak mümkün diye mutlaka doğru veya etik olmuyor. Bir varlığın fiyatını belirli yöntemlerle yükseltebiliyor olmanız, bunu yapmanız gerektiği anlamına gelmiyor. Bir düzenlemedeki boşluğu kullanabiliyor olmanız, o boşluktan geçmenin ahlaken doğru olduğu anlamına da gelmiyor.
Burada asıl mesele “zenginlerin” daha kötü insanlar olması değil, kendini güçlü hisseden insanın zaman içinde bazı kuralların başkaları için geçerli olduğuna inanmaya başlaması. Kendi çıkarını gözetmekle başkasının hakkını gözetmemek arasındaki çizgi, insanın elindeki imkânlar büyüdükçe daha kolay bulanıklaşabiliyor.
Tabii bu tespitleri yaparken yüksek gelir grubundaki insanların tamamını zan altında bırakmayalım. Çok zengin olup son derece dürüst, vicdanlı insanlar da var. Dar gelirli olup fırsatını bulduğunda başkasının hakkına göz dikenler de var. Fakirin fakire zulmü diye bir kavram var bu topraklarda, daha ne diyeyim?
İnsanın mali gücü arttıkça kendisine daha fazla hak tanıma eğilimi üzerinde düşünmeye değer. Özellikle de bu hakları başkaları üzerinde kullanmaya başladığında.
Ig Nobel ödüllerini bu yüzden seviyorum. İlk bakışta saçma sapan görünen bir konudan, dönüp dolaşıp ciddi bir meseleye geliyorsunuz. Adamlar çocukların şekerini kimin aldığını araştırıyor; siz birkaç dakika sonra gelir bölüşümünü, sosyal statüyü, açgözlülüğü, piyasaları ve ahlakı düşünmeye başlıyorsunuz.
Bu vesileyle değerli Türk bilim insanlarına çağrımdır: Türkiye’de ahlak ve finansal piyasalar konulu bir çalışma yapmak isterseniz size (off the record) anlatacak çok hikâyem var.
Piyasalarda yalnız değilsiniz
Bu haberle ilgili detaylı rapor ve analizlere, uzman desteğiyle Akanak Insights'a ulaşın.




