Dolar/TL47,90
0.08%
Euro/TL55,55
0.31%
Gram Altın6.860,77
0.48%
BIST 10014.082,10
0.64%
Brent Petrol$88,62
0.11%
Gümüş/Ons$65,86
1.16%
Gündem

ÇARESİZLİK ÇAĞINDA STOACILIK

Elbette hedef belirlemek ve ona ulaşmak için çalışmak değerlidir. Ama hedef koymak, “Bunu istiyorum; bunun için ne yapabilirim?” diye sormaktır. Büyülü düşünce ise “Bunu yeterince istersem neden olmasın?” der. Aradaki fark küçümsenmeyecek kadar büyüktür: Birinde gerçeklikle ilişki kurarız, diğerinde gerçekliği dileklerimize göre yeniden yazarız.

17 Ağustos 2026

ÇARESİZLİK ÇAĞINDA STOACILIK

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Dünyada ve ülkemizde siyasal tutarlılığın, ideolojik aidiyetlerin ve ortak değerlerin hızla aşındığı bir dönemden geçiyoruz. Dün savunulanın bugün kolaylıkla reddedilebildiği, ilkelerin koşullara göre değiştiği, doğru ile yanlışın bile çoğu zaman kimin söylediğine göre değerlendirildiği bir ortamda insanın kendisine bir yön araması şaşırtıcı değil.

Üstelik yalnızca siyasal alanda değil, dünyada yaşanan olaylar karşısında da giderek daha büyük bir çaresizlik duygusu yaşıyoruz. Savaşları, yoksulluğu, göçleri, iklim krizini, kadınların ve çocukların uğradığı şiddeti neredeyse eşzamanlı olarak ekranlarımızdan izliyoruz. İnsanlık tarihinde belki de hiçbir dönemde sıradan insan dünyanın acısına bu kadar yakından tanık olup aynı zamanda onu değiştirme konusunda kendisini bu kadar güçsüz hissetmemişti.

Bu durumla baş etmek için farklı yollar buluyoruz. Kimimiz giderek kayıtsızlaşıyor; haberleri kapatıyor, siyasetten uzaklaşıyor, “Ben kendi hayatıma bakarım” diyor. Kimimiz ise kontrol edebildiği küçük alanlara çekiliyor. Estetik operasyonlarla yüzümüzü ve bedenimizi, içi boş sözde terapilerle zihnimizi değiştirmeye; sonunda ulaşılması mümkünmüş gibi sunulan “en iyi versiyonumuza” dönüşmeye çalışıyoruz.

Ortaya tuhaf bir çağ manzarası çıkıyor. Estetik müdahalelerden yüzünde neredeyse mimik kalmamış, tezgahta yatan ölü balık bakışlı insanlardan nasıl daha uzun yaşayacağımıza dair tavsiyeler alıyoruz. Ne yiyeceğimizden hangi takviyeyi kullanacağımıza, kaç saat uyuyacağımızdan nasıl nefes alacağımıza kadar hayatımızı, kerameti kendinden menkul medya “uzmanlarının” ve hemen her derde deva bir takviyesi bulunan sağlık tacirlerinin önerilerine göre düzenlemeye çalışıyoruz.

Bir başka kaçış yolumuz da evrenle özel bir iletişim hattımız olduğuna inanmak. Doğru frekansta titreşir, yeterince olumlu düşünür ve dileğimizi doğru biçimde formüle edersek para, aşk ve başarının bize doğru yola çıkacağı söyleniyor. Evrenin bu kişiye özel hizmetinin neden savaş bölgelerindeki çocuklara, açlara ya da yoksullara aynı cömertlikle sunulmadığı ise pek konuşulmuyor.

Elbette hedef belirlemek ve ona ulaşmak için çalışmak değerlidir. Ama hedef koymak, “Bunu istiyorum; bunun için ne yapabilirim?” diye sormaktır. Büyülü düşünce ise “Bunu yeterince istersem neden olmasın?” der. Aradaki fark küçümsenmeyecek kadar büyüktür: Birinde gerçeklikle ilişki kurarız, diğerinde gerçekliği dileklerimize göre yeniden yazarız.

Bütün bunlar ilk bakışta birbirinden çok farklı görünebilir. Kayıtsızlaşmak, bedeni sürekli denetlemek, yaşlanmayı durdurmaya çalışmak, kendimizi durmadan optimize etmek ya da evrene enerji göndermek… Ancak hepsinin ortak noktası "kontrol" duygusunu yeniden kazanmaktır. Yani kontrol edemediğimiz büyük dünyanın karşısına, kontrol edebildiğimizi düşündüğümüz küçük ve yapay bir kişisel evren kurmak.

Son yıllarda Stoacılığın yeniden yükselişini biraz da bu ortam içinde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle sosyal medyada Marcus Aurelius, Seneca ve Epiktetos'un sözleriyle karşılaşmamak neredeyse mümkün değil. Stoacılık kişisel gelişim dünyasında, iş hayatında, liderlik eğitimlerinde giderek popülerleşiyor. “Kontrol edemediğin şeyleri bırak”, “Başkalarının ne düşündüğünü önemseme”, “Duygularına hâkim ol”, “Kendine odaklan” gibi düşünceler çağımız insanına son derece çekici geliyor.

Çünkü bize yeniden bir yön duygusu veriyorlar. Üstelik bunu karmaşık bir felsefi sistem içinde değil, birkaç cümlede anlaşılabilecek kadar basit biçimde yapıyorlar. Sıradan bir motivasyon sözü Marcus Aurelius'un adıyla paylaşıldığında entelektüel bir ağırlık da kazanıyor.

Ancak şu bir gerçek ki Antik Stoacılık ile bugün sosyal medyada dolaşan Stoacılık aynı şey değil.

Stoacılığın temel düşüncelerinden biri, kontrolümüz altında olanlarla olmayanları birbirinden ayırmaktır. Bu, insanın ruhsal dayanıklılığı açısından son derece değerli bir düşüncedir. Değiştiremeyeceğimiz şeyler karşısında kendimizi tüketmemek gerçekten önemlidir. Fakat bu düşünce kolaylıkla “Değiştiremiyorsam beni ilgilendirmez” düşüncesine dönüşebilir.

Oysa neyi değiştirebileceğimiz ile neyi değiştiremeyeceğimiz arasındaki sınır sandığımız kadar net değildir. Tek başımıza savaşı durduramayabilir, yoksulluğu ortadan kaldıramayabilir ya da ülkemizin siyasal düzenini değiştiremeyebiliriz. Ama bilinçli oy verebilir, itiraz edebilir, dayanışabilir, tüketim tercihlerimizi değiştirebilir, yazabilir, konuşabilir ve başkalarıyla birlikte hareket edebiliriz. İnsanların tek tek güçsüz oldukları pek çok şeyi birlikte değiştirdiklerini tarih defalarca gösterdi.

Üstelik Antik Stoacılar dünyadan elini eteğini çekmiş insanlar değildi. İnsan yalnızca kendi iç huzurundan sorumlu bir varlık olarak görülmüyordu; toplumun bir parçasıydı ve başkalarına karşı sorumluluk taşıyordu. Marcus Aurelius siyasal sorumluluğu önemserken Seneca kölelikten Roma'nın kanlı eğlencelerine kadar yaşadığı toplumun sorunları üzerine düşünüyordu.

Bu nedenle günümüzde yaygınlaşan Stoacılığın özellikle neoliberal kültürle ne kadar kolay buluştuğunu da sorgulamamız gerekiyor. “Kendi mutluluğunun mimarı sensin”, “Kendinin en iyi versiyonu ol”, “Dış koşulları suçlama”, “Kendine odaklan” söylemleri bir noktadan sonra toplumsal sorunları bireyin omuzlarına yüklüyor. İşsizsen kendini yeterince geliştirmemişsindir, tükenmişsen stresini yönetemiyorsundur. Oysa “Bu stresin kaynağı nedir?” sorusu çoğu zaman sorulmuyor.

Böylece toplumsal bir sorun kişisel probleme dönüşüyor. İnsanın hangi ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar içinde yaşadığı geri plana atılırken, çözüm sürekli olarak bireyin kendi zihnini, duygularını ve davranışlarını değiştirmesinde aranıyor.

Stoacılık da bu kültürün içinde insanı özgürleştiren bir felsefe olmaktan çıkıp dayanılması zor bir dünyaya uyum sağlamanın aracına dönüştüğünde, dünyayı değiştirmek yerine ondan daha az etkilenmeyi öğrenmek ve giderek bu kayıtsızlığı bilgelik sanmak hiç de zor değil.

Oysa Stoacılığın bize sorabileceği çok daha değerli bir soru “Neyi kontrol edebilirim?” kadar, “Neye etki edebilirim?” sorusudur.

Dikkat edin; ikisi aynı şey değildir.

İnsan her şeyi değiştiremez. Bunu kabul etmek olgunluktur. Fakat değiştiremeyeceğimiz şeylerle değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtiğimiz şeyleri birbirine karıştırırsak, felsefe bizi özgürleştirmek yerine edilgenliğimizi haklı çıkarmaya başlayabilir.

Çağımız insanının ihtiyacı yalnızca daha sakin olmak değil; neye değer vereceğini, neyin karşısında duracağını ve hangi koşullarda harekete geçeceğini yeniden düşünmektir. Stoacılık bu arayışta bize ancak onu dünyadan uzaklaşmanın değil, dünyadaki yerimizi ve sorumluluğumuzu daha bilinçli biçimde belirlemenin felsefesi olarak okuyabildiğimiz ölçüde yardımcı olabilir.

Bilgi ve başvuru:

www.safaknakajima.com