Sosyal Medya

Genel

Yavuz Baydar: Grand Palais, Paris: Henri Matisse’in “Yeniden Doğuş”u Devasa Bir Sergide Sizleri Bekliyor

Zihin kirlenmesinin bir numaralı panzehiri: Baharda Paris.

Yavuz Baydar: Grand Palais, Paris: Henri Matisse’in “Yeniden Doğuş”u Devasa Bir Sergide Sizleri Bekliyor

Paskalya haftasını Paris’te geçirdim. Türkiye’nin ve dünyanın boğuntulu havasından çıkmak, topyekun çöküşümüzü izlemeye ara vermek için en müsait güzergah buydu.

 

Zihin kirlenmesinin bir numaralı panzehiri: Baharda Paris.

 

Ve bahar sergileri.

 

Günlerce o sergi senin, bu benim…

 

Ruhum arındı. Hayatın anlamına geri döndüm.

 

Öyleyse, Henri Matisse ile başlayalım. Grand Palais’deyiz. Tarihi bir sergide.

 

 

 

 

Sanatçı için kriz, yaratıcılığı köreltme yerine bir yeniden doğuş anlamına da gelebilir. Bir dönem biter, bir başkası sanatçıyı bile şaşırtan bir yeni dalga halinde gelir, onu da adeta önüne katar, sürükler.

 

Matisse’in kariyerindeki en sert kırılma 1941 yılında gerçekleşti. 71 yaşındayken geçirdiği ağır bir mide kanseri ameliyatı ardından fiziksel olarak çok zayıf düştü ve hayatının geri kalanını yatağa ya da tekerlekli sandalyeye bağlı geçirmek zorunda kaldı. Riskli tıbbi müdahale onun kişisel yaşamında ve sanatsal vizyonunda geri dönülemez, dramatik bir dönüm noktası olacaktı. Başarılı geçen operasyon ardından mucizevi bir şekilde tam on üç yıl daha hayatta kaldı. Nekahat sürecinde hastanedeki rahibeler tarafından haklı bir hayranlıkla “Le ressuscité” (“Dirilen Adam”) lakabıyla anılmaya başlandı.

 

Gerçekten de öyle. Bu diriliş onun kendi deyişiyle “ikinci hayatının” başlangıcı oldu.

 

Nazi belası ve savaş dehşeti Fransa’n mengene gibi sıkıştırmıştı. Matisse’n karısı ve kızı direniş hareketine katılmış, Gestapo tarafından tutuklanmıştı. Alman uçakları Riviera semalarında uğulduyordu.

 

Ne yapmalı? Pablo Picasso, Paul Éluard, Louis Aragon, Rene Char, Robert Desnos, Albert Camus gibi sanatçılar siyaseten yerlerini belirlemişti, ama Matisse açık bir tavır almaktan uzak durdu. Üretmeye devam edecek, özdeşleştiği Fransa’nın direnç ruhunu kendisini yeniden doğurarak yaşatacaktı. Pasif duruşuna kızanlar oldu, ama tercihinin değeri sonradan anlaşıldı — özellikle 1941’de girdiği yeni yaratıcılık döneminin paha biçilmez örnekleri sayesinde.

 

 

 

 

Grand Palais ve Centre Pompidou’nun ortaklaşa sunduğu “Matisse. 1941–1954” retrospektifi, işte bu “küllerden doğuş”un hikâyesini 300’den fazla eserle — tablo, çizim, kesme kâğıt guaj, kitap illüstrasyonları, tekstil ve vitray… — gözler önüne seriyor. Şu ana kadar kaç kez Matisse sergisi gördüm hatırlamıyorum, ama bu muazzam “son dönem” sergisinin öncekilere göre yeri bambaşka.

 

 

 

 

Sergideki paha biçilmez eserlerin büyük bir kısmı, daha önce 2014-2015 yıllarında MoMA (bu sergiye gitmiştim) ve Tate Modern’de düzenlenen, gişe rekorları kıran efsanevi sergilerden bu yana, Avrupa’da ilk kez böylesine geniş çaplı bir formatta araya geliyor. Amerika’dan ve çeşitli özel koleksiyonlardan yoğun güvenlik önlemleriyle getirilen bu nadide parçalar var burada.

 

“İfade, yüzde ya da tutkulu bir harekette değildir. Tüm tablonun düzenindedir.” — Matisse

 

Grand Palais’nin geniş salonlarında savaşın göbeğinden üstadın ölümüne kadar uzanan bir serüvendesiniz artık. Yalın, sakin bir bölümden giriş yapıyorsunuz. Hareket imkanı kısıtlanmış, işgal altındaki Fransa’nın klostrofobisini adeta emmiş olan Matisse’in Nice’deki stüdyosundaki çizimleri…

 

 

Bunlar ilk bakışta sıradan görünüyor, ama aslında öyle değil; bunlar bir doğum sancısının ürünleri, saplantı dolu; aynı temalardan yürüyüp adeta bir çıkış yolu arıyorlar.

 

Matisse aynı modelleri aynı mekânda defalarca çizmiş, ama ne çizmek!

 

Her seferinde bir çizgi daha az, bir sadelik daha fazla. Matisse, insan bedenini ve doğayı özüne indirgeye indirgeye nereye varabileceğini test ediyor.

 

Kendi sözüyle: ”Özüne indirgenmiş bir form elde ettim.”

 

Devrimin ilk safhasını burada, bu çizgiler arasında yaşıyorsunuz. Karşınızda duran, ham eskizler değil; yılların süzgecinden geçmiş, arındırılmış bir bakış. “Temalar ve Varyasyonlar” işte böyle bir bölüm.

 

Bunlara bakarken şunu bir kez daha görüyorsunuz: Soyutun yollarını açan birbirine saygılı iki dost, Picasso ve Matisse (bunlara büyük hayranlık duyduğum Andre Derain’i de eklemeliyim), her çizgide, her formda, tüm resim sanatı tarihine dair birikimlerini size ustaca hatırlatıyor.

 

“Abstrakt”a zıp diye abstrakt çizerek girerseniz, ciddiye alınmazsınız. Çünkü “kuralları yıkmak için onları çok iyi bilmek gerekir”.

 

“Renk, ışığın çocuğudur.” — Matisse

 

Matisse, fiziksel kısıtlamalarını böyle yeniyor ve ikinci devrim aşamasına geçiyor. Daha radikal, daha çarpıcı bir yönelim bu: Fırçayı ve kalemi bırakıp makası eline alıyor.

 

Arka plan kısaca şöyle: 1944’te bir yayıncı ona renklerle ilgili bir kitap tasarlamasını istiyor. Matisse bu teklifi bir eşik gibi görüyor ve içeri adımını atıyor: Ortaya çıkan şey “Jazz” — kıvrılan yapraklar, dalıp giden bedenler, turkuvaz gökyüzü, mor cenazeler, beyaz filler ve sarı yıldızların arasından düşen siyah bir figür: “Icarus”. Matisse bu kitabı, rengi tıpkı bir jazz müzisyeninin notaları kullandığı gibi — doğaçlama, özgür, kural tanımaz — kurguladığı için “Jazz” diye adlandırmış.

 

Karartılmış oval bir salonda dixie esintili bir jazz müziği yankılanıyor, salon çepeçevre litografilerle kaplı.

 

Matisse’in aşina olduğu bir dünya bu. Pek bilinmez: Üstad, 1920’lerin sonunda ABD ziyaretinde New York’ta Harlem’e de sıkça uğradı. Siyah sanatçılar, dansçılar ve müzisyenlerle temas kuran çok az sayıdaki Avrupalı sanatçıdan biriydi. O gezilerinde Louis Armstrong ve Billie Holiday ile tanıştığını da biliyoruz.

 

“Yaratmak, neyi atacağını bilmektir.” — Matisse

 

Nice’te bir hava saldırısı ardından, şehrin ardındaki tepelerde Vence’e taşındı Matisse. Fırça tutamıyordu. Çareyi eline makas almakta buldu. Asistanlarının önceden canlı guaj boyalarla boyadığı kağıtları keserek devasa kompozisyonlar oluşturmaya başladı ve sanat tarihinde “gouaches découpées” (kesme guajlar/kağıtlar) olarak bilinen o ünlü tekniği icat etti.

 

Kesme kağıt tekniği Matisse’e renkleri önceden belirlenmiş kalıplar olmadan doğrudan şekillendirme; kompozisyonlarına müzikal bir ritm, coşkulu bir dans hissi katma olanağı tanıdı. Sanatçı bu yepyeni görsel diliyle, nesnelerin klasik ağırlığından tamamen kurtulup formun ve rengin en saf, en hafif haline ulaşarak modernizmin sınırlarını bir kez daha yeniden tanımlamayı tasarlamıştı — ve başardı.

 

Bu yöntemi “rengin içine doğrudan oyma yapmak” olarak tanımlıyordu. Bu sayede biçim ve rengi birbirinden ayırmak yerine, makasın keskin darbeleriyle ikisini tek bir harekette kusursuzca birleştirdi.

 

Yatak odasının duvarlarını tavana kadar kesme kâğıtlarla kaplıyordu. Dünyası daralmıştı ama sanatı genişliyor, deyim yerindeyse bedeninin imkânları azaldıkça hayal gücü uçuşa geçiyordu.

Bu dönemin Polinezya kolajları serginin en şaşırtıcı köşelerinden biri. Mavi ve beyaz kâğıt parçalarından oluşturulan deniz manzaraları o kadar canlı ki, neredeyse iyod kokusu alıyorsunuz. Matisse Pasifik’e hiç gitmemişti; ama o adaları zihninde öyle yoğun ve somut biçimde yaratmıştı.

 

“Bir sanatçı için asıl yolculuk, dışarıya değil, içeriye yapılandır.”— Matisse

 

1950’lerin başında Matisse’den Vence’te küçük bir kiliseyi tasarlaması istendi.

Üstad bu teklife var gücüyle sarıldı: İç mekândan vitraylara, rahip kıyafetlerinden kapı koluna kadar her ayrıntıyı düşündü. Sonraları Vence projesini kariyerinin en büyük ustalık eseri diye nitelendirecekti. Sergide bu bölüm ayrı, mistik bir ruha sahip. Dev paneller, sarı/yeşil rahip cüppeleri ve saf, yoğun vitraylar.

2026 baharında Paris’e gitmek için mükemmel bir neden arıyorsanız, Grand Palais’deki devasa Henri Matisse sergisi kaçmaz. Hastalıkla ve yaşlılıkla boğuşan bir insanın, acıya teslim olmak yerine evrensel bir yaşama sevincini, saf renkler aracılığıyla nasıl inşa ettiğine tanıklık ediyorsunuz.

 

Duvarlardan taşan renkli bitki formları arasında gezinmek, yaşamın her şeye rağmen ne kadar cömert ve ilham verici olabileceğini hatırlatıyor. Ve bu sergi size sessizce bir şey fısıldıyor: En büyük özgürlük, her şey daraldığında ortaya çıkar.

 

“Yaratmak için her dakika bir fırsattır” düşüncesini son nefesine kadar benimseyen Matisse’in bu son on üç yılı tüm modern sanat tarihinin en parlak, en ilham verici ve en göz kamaştırıcı finallerinden biri olarak kabul ediliyor.

 

“Matisse. 1941–1954”, Grand Palais, 24 Mart/26 Temmuz, 2026

 

 

Yavuz Baydar makalelerini okumak için bu linki tıklayın

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler