Sosyal Medya

Genel

Yavuz Baydar: “Şımarık Aydın”ın Peşinden “Hırçın Aydın”ı da kaybettik: Yalçın Küçük’ün Vesikalık Portresi

Sol’dan yola koyularak ve o yolda önemli izler bırakarak çizdiği yol haritası, çetrefilli ve egzantrik kişiliğinin etkisinde tutarsızlaşan bir Türk aydınının serüvenini anlatmakta.

Yavuz Baydar: “Şımarık Aydın”ın Peşinden “Hırçın Aydın”ı da kaybettik: Yalçın Küçük’ün Vesikalık Portresi

Sol’dan yola koyularak ve o yolda önemli izler bırakarak çizdiği yol haritası, çetrefilli ve egzantrik kişiliğinin etkisinde tutarsızlaşan bir Türk aydınının serüvenini anlatmakta.

 

Türkiye, son dönemde renkli ama son derece tartışmalı iki “kamusal aydın” figürünü kaybetti. Popülerlik ve pohpohlama dalgasına kapılarak olağanüstü yeteneğini heba eden İlber Ortaylı, son 30 yılı her konuda fikir sahibi bir “şımarık aydın” olarak geçirmişti. Peşinde karmaşık bir fikir yığını bıraktı.

 

6 Nisan 2026’da 87 yaşında hayata veda eden Yalçın Küçük de onun gibi Türkiye entellektüel hayatının en girift figürlerinden biriydi. Cenazesini askeri törenle uğurlayan bir devletin onlarca yıl boyunca birden fazla kez hapse attığı aynı adam olması, ateist olduğu bilindiği halde dualarla uğurlanması bu portreyi anlamak için yeterince simgesel bir başlangıç noktası.

 

Bu açıdan bakıldığında Küçük’ün, Türkiye aydınlarının kavruk, genel olarak dünyadan kopuk, baskılarla sağa sola çarpan, kimilerinin kürkçü dükkanı misali resmi otoriteye / devlete dönen serüvenini simgelediği söylenebilir. Ortaylı ne kadar umursamazca konfor alanını seçti ise, Küçük de hemen her şeye karşı o kadar çok öfkeyle mevzilenmiş, gitgide sertleşmiş bir “hırçın aydın”dı.

 

İkisi de “monologsever”di, onlar için düşünceleri mutlaktı, dolayısıyla kamusal tartışmada eşit yer almak, başkalarını dinlemek, itiraza maruz kalmak lugatlarında namevcuttu.

 

Küçük’ün biyografisinin ilk bölümü hayli düzgün bir solcu profili çiziyor. 1960’larda Ankara Üniversitesi SBF’de Fikir Kulüpleri Birliği’nden Dev-Genç’e uzanan örgütsel bağlar, 12 Mart muhtırası sonrası ODTÜ’den ihraç, 1980 darbesi ardından Aziz Nesin ile birlikte “Aydınlar Dilekçesi Hareketi” ve 1987-1992 yılları arasında yayımladığı *Toplumsal Kurtuluş* dergisi…

 

Bu çizgisel biyografik zemin —Ortaylı’nın erken akademik kariyeri gibi— etkileyici ve hakiki görünüyor. En çok iz bırakan katkılarından birini tam da bu dönemde verdi Küçük. Türk Marxist solunun Kemalizm’den ideolojik bağımsızlığını tartışmaya açtı, sol zemindeki resmi tarih anlatımını içten sorgulayan, “ezber bozan” tezler geliştirdi.

 

Asıl kargaşa ve savrulma —sorun demeyelim— burada başlıyor.

 

Küçük, kariyeri boyunca üç kimliği birbirinin içine geçirdi, fakat hiçbirinin net bir sahibi olamadı. Erken dönemde Kemalist tarih anlatısını soldan ağır biçimde eleştirmişti. 2000’lerin başından itibaren söylemi bir geri vitesi işaret etti: “Kemalizm’i aşmıştık, ama AKP bizi yeniden Kemalist yaptı.”

 

Bu cümle, onun siyasi rotasının aslında bir ideolojik dönüşüm değil, tepkisel bir konumlanmalar silsilesi olduğunu gözler önüne sermekte Solculuk bir basamak, tramplen veya bir araçtı. Kemalizm her zaman varlığı ve yeri bilinen bir sığınak olarak kalmıştı; milliyetçilik ise AKP-MHP döneminin limansız denizinde tutunulan tek urgan.

 

Ergenekon soruşturmasında sanık sıfatıyla yargılanması ve cezaevinde “60 yıllık arkadaşı” olarak nitelendirdiği Doğu Perinçek ile aynı kulvarda bulunması da tesadüf olarak görülmedi. Perinçek’in Aydınlık/Vatan Partisi çizgisi, yani devlet milliyetçiliği ile katı sol söylemi tek çatı altında toplayan eklektik kuram, Küçük’ün zihinsel evrimine son döneminde hep yakın durdu.

 

Bu açıdan, iki figürün evrimindeki parallellik dikkat çekici olduğu kadar, devlet baskısından bizar olmuş çevrelerde sol ile otorite arasında “organik” bağ gibi görüldü, şüphe çekti. Bu ortak çizginin Batı karşıtlığı, “derin devlet” romantizmi ve Kürt meselesi karşısında gitgişde katılaşan tutumu ile Küçük’ün geç dönem yazarlığı arasındaki örtüşme son derece ilginç.

 

Türkiye’nin Marxist, Kemalist, bir kısım “liberal” ve bazı Kürt aydınları, Cumhuriyet tarihi boyunca iki kriterden sınıfta kalmışlardır. Ermeni Soykırımı ve Yahudi Holokost’u. Bu iki büyük insanlık suçu genel olarak bu kesimlerce görmezden gelindi, önemsiz bulundu, geçiştirildi veya düpedüz inkar edildi.

 

Yalçın Küçük’ün karnesinde bu iki dersten gayet zayıf not aldığı yazılı.

 

Küçük, Ermeni Soykırımı’nı düz bir tarih inkarcısı gibi reddetmedi. Bunun yerine daha “sofistike”, ama çok daha sinsice bir argüman geliştirdi.

 

2008’de Ermenilerden özür kampanyası gündemdeyken şunları söylemişti:

 

“Benim görüşüm şudur: Ermenilere yapılanların çoğunu biz Türkler yapmadık. Bunlar içimizdeki İbrani asıllıların yaptıkları bir iştir. Daha detaylı olarak söyleyecek olursak Ermeniler’e karşı yapılan eylemlerin faili içimizdeki Sabetayistlerdir.”

 

Bu argüman iki ayrı zehri aynı kadehte bir kokteyl olarak sunmaktaydı: Soykırımın sorumluluğunu Osmanlı-Türk devletinden alıp Yahudi kökenli bir azınlığın üzerine yıkıyor ve böylece hem inkarı hem antisemitizmi tek bir tezde buluşturuyordu.

 

Tarihsel açıdan dayanaksızdı elbette iddiaları, ama anlattıklarını ve hırçın beden dilini hayranlıkla izleyenler bu konuda (başka iddiaları gibi) kanıt veya bulgu var mı diye sorgulamadı. Aydın ahlakına uygun olup olmadığı akıllara bile gelmedi. (Onun gitgide görünürlük kazanan egzantrik tavırları, içerikten çok görselliğe bayılan Türk seyircide hayranlığı besledi, bu tercihin popülerliğine faydasının farkında olduğu söylenebilir.)

 

Küçük’ün Sabetayizm saplantısı analitik bir tarih sorusundan çıkıp zamanla sabit bir dünya görüşüne dönüştü. Medya sektörünün, kültür aleminin, reklam dünyasının “İbrani asıllılar tarafından kontrol edildiğini”, 1967’ye kadar bu grubun Türkiye’ye sadık olduğunu, ama o tarihten sonra İsrail’e hizmet etmeye başladığını öne sürecekti.

 

Son döneminde Küçük’ün en zararlı mirası belki de yöntemiydi: Kamuya mal olmuş her kişiyi Sabetayist soy kütüğüne oturtma çabası. Gazeteciler, akademisyenler, siyasetçile iş insanları, edebiyatçılar… Herkes onun yazılarında ve kitaplarında birer “ajan” gibi incelendi. Herkes onun gözünde olağan şüpheliydi.

 

İHD’nin Irkçılığa ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu üyesi Ayşe Günaysu, 2004’te bu konu üzerine yapılan tartışmada şu görüşleri dile getirmişti:

 

“İnsanların görüşlerinin, politik tavırlarının, davranışlarının hiçe sayılarak Sabetayizm tanımıyla sınıflandırılması anti-semitik bir yaklaşımdır. Serbest ya da zorla kaç kuşak önce Yahudilikten Müslümanlığa geçmiş insanların çocuklarının kan bağıyla, ırk temeline bağlı olarak sınıflandırılması ırkçılıktan, anti-semitizmden başka bir şey değildir. İnsanların, anlamsız ırkçı yaklaşımlı bir iddia için kendilerini savunması da aynı yanlışa düşmektir. Yalçın Küçük’ü ciddi olarak anti-semitik buluyorum.”

 

Küçük’ün kendisi de kendi Yahudi asıllı olabileceğini zaman zaman telaffuz etmişti. Bu şüphe, onu absürd bir çelişki içine sürüklüyor olabilirdi, ama daha önemlisi, onun önüne kim çıkarsa derin ailevi geçmişini ve kimliğini didikleme tutkusu, kişilerin bugünkü hareket ve tercihlerinde esas dinamik olarak bunları görme inadına dönüştü.

 

Bu yöntem aslında klasik bir fişleme uygulamasıydı: Soğuk Savaş döneminin anti-komünist cadı avlarından zihinsel ve yapısal olarak hiç farklı değildi, yalnızca aktörler ve sahne değişmişti.

 

Küçük’ün gitgide kapanışını simgeleyen son dönem, Türkiye aydınlarının makus talihi üzerine de teşmil edilebilir.

 

Demokrasi ve çoğulculukla bir türlü barışamamış cumhuriyetin farklı kuşaklardaki parlak zihinli çocukları özgür, yaratıcı, meydan okuyucu ve aykırı düşünüp ifade ettikleri oranda kendilerini yalnızlaştırılmış, marjinalize edilmiş, küstürülmüş, bezginleşmiş, hapsedilmiş veya sapkın bir anti-demokratik çizgilere savrulmuş buldular.

 

Bir kısmı da kadim devletin egemen gücünü kabullendi, bu rıza haliyle yaşamayı seçti.

 

Küçük’ün erken ve asli formasyonu özgürlük-eşitlik mefhumunu deşegelmiş derin Batı düşüncesiydi, son döneminde ise bir nevi Asyalılaştı. Çarlık veya post-Sovyet döneminin Rus aydınlarıyla benzeşmeye başladı.

 

Rus milliyetçi ideolog Aleksander Dugin ile Yalçın Küçük arasındaki paralellik kaba bir benzetme gibi görülebilir belki; ama bütünüyle temelsiz de değil.

 

Her ikisi de Batı karşıtlığını solun ve milliyetçiliğin ortak dili haline getirdi. Her ikisi de komplo teorilerini akademik kılığa büründürerek meşrulaştırdı. Her ikisi de ülkelerinin “derin” ve “gerçek” çıkarlarını savunduğunu iddia ederken devlet refleksleriyle organik bağlar kurdu.

 

Farkları şu: Dugin bunu sistemli bir metafizik çerçeveye —Avrasyacılık— oturttu, Putin iktidarının entellektüel mimarlarından biri haline geldi. Küçük ise bu bütünlükten yoksundu. Teorik tutarsızlığı, zihinsel “volatilitesi” geçirdiği her siyasi sarsıntıda su yüzüne çıktı.

 

 

 

 

Küçük, ilerleyen yaşında Alzheimer ile mücadele ederken kamusal alandan çekildi. Ama bıraktığı kötücül entellektüel miras onun şüphe tohumlarını defalarca sulayan takipçileri aracılığıyla yaşamaya devam ediyor. Solcu başladı, devletin güvenli limanına yanaştı (o cenahta kullanışlı bulundu), Milliyetçi-Ordu-TKP karması katılımcıların göz doldurduğu bir cenazeyle uğurlandı — ve o noktalar arasındaki hat, düz ve ahlaki bir ideolojik yolu ifade etmedi. O yolun üzerinde çok sayıda irkiltici gölge var.

 

Yavuz Baydar’ın makalelerini okumak için tıklayın

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler