Genel
Yavuz Baydar: 12 Nisan Macaristan Seçimleri Türkiye İçin Neden Son Derece Önemli?
Önceki sillelerden ders çıkarmış görünen Magyar bu kez sandıkta zafere ulaşırsa, dünya genelindeki otoriter rejimler o çok güvendikleri yenilmezlik zırhını kaybedecekler.
Bu Pazar Macaristan seçimlerinde dünya siyasetinin gidişatı bakımından “dananın kuyruğu kopacak”. Küçük bir ülke diyeceksiniz, ama onu kat be kat aşan bir durumla karşı karşıyayız. Dünyanın dört yanında, gitgide açık faşizme — veya başka deyişle “kapalı otokrasi”ye — gidişten kaygı duyan, nefesini tutmuş sağ, sol, liberal, demokrat hangi çevre varsa, gözleri orada sandıktan çıkacak sonuca dikildi.
Cevabı beklenen soru şu: Otokratlar seçimle gelirler, peki gerçekten seçimle giderler mi? 16 yıldır iktidara çökmüş ve ülkede kurulu demokratik düzeni yerle bir etmiş bir diktatörlük heveslisi, Viktor Orban, gidecek mi, kalacak ve kaldığı yerden devam edecek mi?
Yüzlerce kilometre ötedeki bu seçim, Türkiye için sadece bir dış haber nesnesi değil, geleceğe tutulmuş dev bir ayna. Neresinden bakarsak bakalım, Budapeşte’de kurulan siyasi mimari modeli ile, Ankara’da 2013’ten beri sahneye konmuş olan “yetki gaspı” modeli arasında büyük benzerlikler var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan çeyrek asra yaklaşan iktidarında devleti partiyle bütünleştiren, aşırı merkeziyetçi ve yüksek dozda baskıcı, muhalefeti şaşkına çeviren, sandığı adeta göstermelik kılan bir sistem inşa etti.
Orbán 16 yıllık iktidarını adım adım tahkim ederken bu modele imrenerek baktı, esasen ideolojik olarak rakibi olması gereken Erdoğan’la köklü bir dostluk kurdu, işbirliğini yaydı ve Avrupa Birliği’nin göbeğinde Türkiye benzeri bir modeli uygulamaya koydu.
İkisi de yola çıkarken demokratik reformlar vaat etmişti. Erdoğan ve ekibi ilk yıllarda AB üyeliği için bir yol haritası çizmiş, hatta bu yolda 500’den fazla uyum yasası çıkarmıştı. Ancak yardakçı siyasiler ve bürokratlarla çürük iş aleminin başat etkisiyle güç elinde toplandıkça “kudret sarhoşluğu” galebe çaldı ve ülkede önce medyaya sert baskı yöntemleriyle diz çöktürüldü, kuvvetler ayrılığı peyderpey ortadan kaldırıldı.
Bağımsız yargı kurumları, liyakat yerine tam sadakatle atanan kadrolarla doldurularak iktidarın koruyucu kalkanına dönüştürüldü. Kamu ihaleleri ve devlet teşvikleri aracılığıyla rejimi finanse eden “beşler çetesi” gibi yeni bir oligarklar sınıfı yaratıldı.
Macaristan’da Orbán daha sinsi bir boğma taktiği icat ederek 2010’lardan itibaren devlet reklamlarını sadık oligarkların medya gruplarına aktardı, bağımsız gazetecileri vergi denetimleri ve reklam boykotuyla sindirdi. Bağımsız yayın organları devlet reklamı ambargosuyla kurutuldu. Kamu kanalı MTVA aynen Türkiye’de devlet denetimindeki TRT gibi, iktidarın borazanı gibi işlev görüyor. Hem medya hem de siyasi muhalefet İsrail mamulatı Pegasus casus yazılımıyla izleniyor. Gazeteciler cezaevine gönderilmiyor, ama ekonomik oksijensizlikle boğularak otosansüre zorlanıyor, caydırılıyor.
İki liderin en büyük farkı güçlü rakiplerle karşılaştıklarında ortaya çıkıyor. Erdoğan, iktidarını tehdit eden figürleri siyaset sahnesinden silmek için yargıyı acımasız bir balyoz gibi kullanageldi: Son 10 yıl içinde koltuğunu tehdit edecek iki karizmatik rakibine —belki bir daha çıkmamak üzere— hapis yolunu gösterdi.
Kürt siyasi hareketinin bir zamanlar seçmen gözündeki etkili ismi Selahattin Demirtaş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen tam dokuz yıldır hapishanede. Ne zaman özgürlüğüne kavuşacağı bir muamma.
Erdoğan’a son dönemde en ağır seçim yenilgilerini yaşatan İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu ise uluslararası hukuk gözlemcilerinin “uydurma” dediği davalar ve siyasi yasak kılıcı altında sürekli bir yargı kuşatması altında nefes almaya çalışıyor. O da bir yıldan uzun süredir hapiste ve ne zaman özgürlüğüne kavuşacağı belirsiz.
Türkiye’de oyunun kuralı net: Olası bir yenilgi tehlikesi belirdiğinde, rakip ya hapse atılır ya da yasaklanır.
AB üyesi Macaristan’ın Başbakanı Orbán ise “AB olgusu” nedeniyle rakiplerini doğrudan hapse atmanın lüksüne sahip değil. Bu durum 12 Nisan öncesinde onun için büyük kabusa dönüştü. Partisi Fidesz — özellikle ekonomik kriz nedeniyle — çöküşte.
Fidesz çıkışlı rakibi Peter Magyar’ın partisi Tisza, Orban’ın 13 puan önünde. Perşembe günü yayınlanan bir anket, Tisza’nın mecliste 2/3 çoğunluğu alabileceğini gösteriyor. Bu, aynı zamanda, anayasa değişikliği sağlayan, ülkeye “yeniden demokratikleşme”ye yolu açacak bir oran.
Magyar, geleneksel muhalefetin yapamadığını yaparak Orbán’ın vücut kimyasını bozdu. Stratejisi son derece zekice: İktidarın kültür savaşlarına ve kimlik siyasetine hiç girmedi. Doğrudan doğruya ve inatla yolsuzlukları ve “halktan çalınan devleti” hedef aldı.
Eski bir “sistem içi figür” olduğu için iktidarın kara propagandasından sanıldığı gibi etkilenmedi, Orbán’ın “görünmez baskı aygıtları” onu durdurmaya yetmedi. Karşısında hapse atamayacağı, ama dilini de çözemeyeceği bir rakip bulan Orbán, 16 yıllık iktidarında ilk kez bu kadar çaresiz durumda.
Bu sürede yığınla görev suiistimali ve Moskova ile AB pahasına aşırı yakınlaşma nedeniyle (Kremlin’le gizli kapaklı ilişkiler ortaya döküldü) mahkemelik olması büyük ihtimal. Yani, korku dağları bekliyor
İki lider de siyasi geleceklerini ve uluslararası meşruiyetlerini Donald Trump ile kurdukları şahsi ilişkilere bağlamış durumda. Kurumsal diplomasinin yerini alan, karar süreçlerini tekleştiren bu şahsi siyaset rejimlerin ömrünü uzatmaya yaratan bir format.
Otokratların başarı sırrı sadece kendi güçlerinde değil, karşılarındaki muhalefetin müzmin zaaflarında da gizli. 2022’de Macaristan muhalefeti ideolojik farklılıklarını bir kenara bırakıp altı partili devasa bir cephe kurmuştu, ancak koreografi tutmadı ve Orbán karşısında ağır bir hezimet yaşandı.
Bir yıl sonra, 2023’te Türkiye muhalefeti de Altılı Masa etrafında toplanarak benzer bir stratejiyi denedi, ama gizli niyetlerini saklayan altı benzemezin uyuşuk ve kaotik kampanyası sonucunda masa devrildi, traumatik bir hezimet yaşandı.
İki örnekte de iktidarın devlet kaynaklarını fütursuzca kullanması, medyanın tek sesliliği ve muhalefetin çelişkili mesajlar vermesi yenilgiyi getirdi. Sadece rejimlerin inşası değil, demode muhalefet tarzının çöküş şemaları da birbirinin karbon kopyası gibi işledi.
Orbán bugün küresel aşırı sağın gözünde bir umut figürü. Birkaç hafta önce, kıtadaki aşırı sağcı, yabancı düşmanı, açık faşist ne kadar lider varsa hepsini Budapeşte’de topladı. Aziz dostu Trump’ın seçimlere birkaç gün kala yardımcısı JD Vance’ı Macaristan’da Orban kampına destek amacıyla göndermesi de cabası. ABD’deki MAGA hareketi, İtalyan post-faşistler, Fransız Ulusal Cephe, Almanya’daki AfD, İngiltere’deki Reform ve daha bir dizi hareket için Macaristan seçimleri bir deney tahtası, hayati bir sınav.
Mesaj şu: “Bakın, Orbán AB içinde, NATO içinde, tüm baskılara rağmen ayakta duruyor. Demek ki bu model işliyor.”
Önceki sillelerden ders çıkarmış görünen Magyar bu kez sandıkta zafere ulaşırsa, dünya genelindeki otoriter rejimler o çok güvendikleri yenilmezlik zırhını kaybedecekler.
Tersine, Orbán bir kez daha kazanırsa, karamsarlar bir kez daha haklı çıkacak: “Seçimle gidilmez. Seçim demokrasi düşmanlarına onu imha etme meşruiyeti üretir.”
Ama bu kritik konjonktürde iyimserleri cesaretlendiren gelişmeler de yaşandı. Brezilya’da Lula, 2022’de diktatörlük heveslisi Bolsonaro’yu ikinci turda yendi. Polonya’da Donald Tusk, 2023’te aşırı sağcı PiS iktidarını seçimde devirdi.
Her iki örnekte de kritik olan net bir program, kamuoyunu heyecanlandıran bir liderlik ve seçim sürecinin her aşamasında aktif seçmen angajmanıydı — yani meydanlar, sokaklar.
Brezilya’da kanlı cuntanın hafızası canlandı ve her şeye rağmen yargının bağımsızlığı kendisini nihai aşamada belli etti. Bolsonaro hapsi boyladı. Polonya’da da AB üyeliğinin dinamikleri pozitif, geleneksel Rusya allerjisi negatif rol oynadı. Lula demokrasi onarımında fazla zorlanmıyor, ama Tusk’un hasara uğramış kurumları aslına döndürme işinde çok zorlandığı görülüyor.
Macaristan bir otokratı kovalamaya her zamandan daha yakın. Ama Türkiye için aynı şey söylenebilir mi?
Son anketler iktidar ittifakının pek kan kaybetmediğini, Erdoğan’ın görev onayının yüzde 40 üzerinde seyrettiğini göstermekte. Kararsızların oranı yüzde 25’in altına inmiyor. Ayrıca son birkaç ay içinde yayınlanan “toplumsal tükenmişlik” ve “kanıksama” konulu anketler, toplumun baskı rejimi karşısında “umursamazlık” ve “rıza” safhasına geçmekte olduğunu işaret ediyor.
Gündelik işlerden başını kaldıramayan, farklı hedeflere yönelme nedeniyle bölünmüş kalmaya devam eden Türkiye muhalefetini Macaristan seçimleri ne kadar ilgilendiriyor, kestiremiyorum.
İlgilendirmeli.
Seçimler eğer Orban’ı alaşağı ederse şu sorular Türkiye için de geçerli olacak ve ister istemez gündeme gelecek:
Salt farklılıkları yan yana getiren kimliksiz ittifaklar kurmak yerine, Magyar gibi kitleleri heyecanlandıran yolsuzluk karşıtı net bir program oluşturulma iradesi var mı, yok mu?
Geniş ittifak tek sesli önderlik ister. Lider var mı?
İktidarın belirlediği yapay kültür savaşları reddedilecek mi? Ekonomik çöküş ve kayırmacılık, mafyatik formatlar muhalefet siyasetinin ana eksenine oturtulabilecek mi?
Sandık güvenliği sivil girişimlerle şimdiden organize edilmeye başlanacak mı?
Kararsız seçmen nasıl angaje edilecek?
Evet, Pazar günü bir laboratuar açılıyor. Acaba sandık, demokrasiye savaş açmış olan otokratın biletini kesecek mi?
Sonuç merakla bekleniyor.
Yavuz Baydar’ın bloglarını okumak için tıklayın
