Sosyal Medya

Genel

Yavuz Baydar:  Tarih “İlerlemiyor”, “Geri Dönüyor”: Bugün Bunu Anlıyoruz, Yeni Acı Tecrübelerin Eşliğinde

Yavuz Baydar soruyor: Tarih çizgi mi, döngü mü? Cevaplar Türkiye açısından da düşündürücü çıkarımlar yapıyor

Yavuz Baydar:  Tarih “İlerlemiyor”, “Geri Dönüyor”: Bugün Bunu Anlıyoruz, Yeni Acı Tecrübelerin Eşliğinde

 

Tarih bir döngüler sarmalı mı, ilerleme sloganı altında çizili bir akış mı? İşte tam bu ikilemin kıyasıya test edildiği günlere geldik, dayandık.

 

Tarihin bir çizgi mi yoksa bir çember mi olduğu sorusu, yüzyıllardır düşünürleri karşı saflara ayırmıştı. Lineer tarih anlayışının büyük mimarları, malum Hegel ve Marx’tı: Hegel’e göre tarih, özgürlük ve aklın diyalektik süreçte giderek daha yüksek biçimlerde gerçekleşmesiydi. Marx ise bu çerçeveyi sınıf mücadelesi üzerine oturtarak ilkel topluluktan komünizme uzanan kaçınılmaz (determinist) bir ilerleme çizgisi çizmişti.

KANITLANMIŞ SONUÇLAR%78.3 başarı · ort. %14.8
CCOLA4 Oca – 16 Şub+%38,16
GUBRF25 Oca – 11 Şub+%21,55
OYAKC4 Oca – 16 Şub+%20,56
TKFEN2 Mar – 11 Mar+%20,49
AFYON8 Mar – 16 Mar+%14,03
RAPORU İNCELE →

 

Bu gelenek 1989 sonrasında Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” teziyle doruk noktasına ulaştı: Liberal demokrasi kazanmış, insanlık nihai istasyonuna erişmişti. Elbette ki, “ilerlemeci”lerin sol cenahtaki taraftarları buna ikna olmadılar. Onlara göre çizgisellik doğruydu, ama ilerleme durmamıştı.

Bu hafta potansiyeli en yüksek · 5 HİSSE
GARAN ▲ Long
GirişNONEEE
T/P HedefNONEEE
S/L StopNONEEE
+ THYAO, ISCTR, SISE, META ve toplam 5 hisse bu hafta analiz edildi
🔒 Tüm seviyeleri görmek için raporu edinin
ÖRNEK RAPORU GÖR →
Yatırım tavsiyesi değildir. Detaylar için raporu inceleyiniz.

 

İşlerin öyle olmadığı anlaşıldı. Samuel Huntington’un kehanetlerle dolu uzun denemesi, “Medeniyetlerin Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması” (The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order), günümüzün din eksenli kaosu ile ilgili sarsıcı öngörüleri önümüze serdi. Bu eserin, bir zamanlarki aşağılanmayı, hafife alınmayı, komplo programı olarak görülmeyi hiç de hak etmediği iyice anlaşılmakta.

 

“Döngü” taraftarlarının safı daha zengin görünüyor. Mesela Oswald Spengler, Batı’nın Çöküşü‘nde her kültürün bir organizma gibi doğduğunu, olgunlaştığını ve öldüğünü savunmuştu. Arnold Toynbee ise uygarlıkların meydan okuma ve tepki döngüleri içinde biçimlendiğini, ama kaderlerinin insan iradesine bağlı olduğunu göstermişti.

 

Bence asıl odak noktası Fransız Annales ekolünün devi Fernand Braudel: Ne lineer ne de salt döngüsel bir tarih tasarımıyla bu tartışmaya bambaşka bir boyut katmış, Marxist kalıpları kırmıştı. Ona göre tarih, birbiriyle kesişen üç farklı zamansallıktan oluşuyordu: Coğrafyanın ve yapıların neredeyse hareketsiz seyrettiği longue durée (“uzun süreç”); ekonomik döngülerin ve toplumsal dönüşümlerin yaşandığı orta vadeli konjonktürel zaman; ve siyasi olayların yaşandığı kısa vadeli zaman.

 

Braudel için politikacıların gündelik olaylar üzerinden tarihi okuması bir aldatmaca. Gerçek tarihsel güçler yüzyıllar boyunca yavaş yavaş akan yapılarda yatar.

 

Peki günümüz dünyasına bakıldığında hangisi haklı? Demokrasilerin büzülüşü, otokrasilerin yeniden yükselişi, iklim ve göç baskıları üzerine 30 yıl önce ala valayla “sona erdiği” ilan edilen tarih yeniden büyük güçler ve semavi dinler arasındaki çekişmelerle, geçmiş savaşların kapatmadığı irredentist eğilimlerin canlanması ile sahneye dönmüş durumda.

 

Yaşanan küresel kargaşa devasa bir şok ve uyanış yaratmakta. Ama bütün bu döngü bir haftada olmadı. Soğuk Savaş’ın bitimi ardından Rusya’da Putin ve Belarus’ta Lukaşenko, öte tarafta Çin’deki muhkem otoriterlik modelleri ağır aksak çevreye yayılmaya başladı.

 

Soğuk Savaş sonrasında değişime karşı direnç üzerinden başıboş br mayına dönüşen Türkiye, kendi içinde kapalı otokrasiye yelken açtıkça, Avrupa’da benzerlerinin arzularına da tercüman oldu.

 

Okyanusun öbür tarafında, halkın safça desteğiyle Venezuela’da iktidara gelen Chavez kliği, ülkede uzun ömürlü bir çete düzeninin mimarı oldu. Anti kapitalist söylemle iktidarı ele eçiren Nikaragua lideri, eski Marxist gerilla Ortega, bugün — aynen Zimbabwe diktatörü Mugabe gibi — en acımasız diktatörlerden birine dönüştü.

 

Kıtada aşağıda, “otoriterlik kurşunu” Brezilya’yı sıyırdı geçti: Ülkedeki cunta sonrası yargı ve medya dayanıklı çıktı, aşırı sağcı Bolsonaro hapsi boyladı.

 

Tabii ki otoriter popülizm dalgasının gelişmesinde buraya sığmayacak yığınla neden var, onlar için şimdiden çok geniş bir literatür oluştu bile; ama gördüğümüz net: Bir büyük döngü bitti, diğeri başlıyor, üstelik hızlanarak. Şimdi tanık olduğumuz şey bir ara dönem: Interregnum.

 

Demokrasiler veya demokratikleşme hamleleri eskiden genellikle tank sesleriyle sona ererdi. Şimdi, bu savaş, yargının ve hukuk zemininin iktidar yapıları içinde eritilmesi olgusu söz konusu. Buna “yargıyı ehlileştirmek” de denebilir.

 

Türkiye hemen hemen bir “kayıp vak’a” artık. Ama küresel döngü şimdi önüne geleni yutmakla tehdit ediyor. Avrupa Birliği’nin kalbinde, kıtanın on yıllardır övündüğü “hukukun üstünlüğü” kalkanı, dışarıdan gelen bir düşman tarafından değil, bizzat seçilmiş hükümetler tarafından içeriden parçalanıyor veya parçalanmaya çalışılıyor. Döngünün esas dinamiği bu.

 

 

 

 

Avrupa’nın önde gelen sivil haklar ağı olan “Liberties” (Avrupa Sivil Özgürlükler Birliği), 22 ülkeden 40’tan fazla sivil toplum kuruluşunun verilerine dayanarak hazırladığı 800 sayfalık yeni, sarsıcı 2026 raporunda bu gerçeği yüzümüze vuruyor.

 

Raporun özeti ürkütücü: Beş AB üyesi ülkenin hükümetleri, hukukun üstünlüğünü “tutarlı ve kasıtlı bir şekilde” aşındırmakta. Üstelik bu çürüme sadece otoriter eğilimli doğu ülkeleriyle sınırlı değil. Fransa, Almanya ve İsveç gibi tarihsel olarak güçlü demokrasilerde bile standartlar geriliyor.

 

Guardian’ın aktardığına göre, Liberties raporu Avrupa ülkelerini hukukun üstünlüğü karnelerine göre kategorilere ayırmış.

 

En tehlikeli grup olan “Yıkıcılar” (Dismantlers) arasında Bulgaristan, Hırvatistan, İtalya, Slovakya ve elbette ki Macaristan var.

 

Robert Fico’nun açıkça Moskova yanlısı popülist hükümetinin hoyratça yönettiği Slovakya’da adalet, yolsuzlukla mücadele, medya özgürlüğü ve sivil toplum denetimi dâhil her alanda gerileme yaşandı.

 

12 Nisan’da 16 yıllık iktidarının en kritik seçimini yaşayacak olan Viktor Orbán’ın Macaristan’ı ise “başlıbaşına bir kategori” olarak tanımlanıyor. Orbán, on yılı aşkın süredir mahkemeleri kendisine sadık yargıçlarla doldurarak, medyayı ele geçirip propagandasına alet ederek, sivil toplumu zorbalıkla sindirerek “illiberal demokrasi” adı verilen sistemi pek engelle karşılaşmadan, AB’nin gözünün içine baka baka inşa etti. Şimdi, iktidarı bırakmamak için tam bir seferberlik halinde. Ülkeyi en hafif tabiriyle “komplike” bir seçim bekliyor.

 

Asıl şaşırtıcı olan, Belçika, Danimarka, Fransa, Almanya ve İsveç gibi ülkelerin “Kayanlar” (Sliders) kategorisine düşmüş olması. Bu ülkelerde hukukun üstünlüğü, genel bir siyasi stratejinin parçası olmasa da belirli alanlarda gözle görülür şekilde geriliyor, diyor rapor.

 

Metinde Almanya İçişleri eski Bakanı Nancy Faeser’in sözleri çarpıcı:

 

”Otokratlar her zaman önce yargıya saldırırlar ve anayasa mahkemeleri genellikle ilk hedefleridir.”

 

(Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son atamayla birlikte 15 yargıçtan 14’ünü bizzat seçmiş olduğunu bir kenara somut örnek olarak koyalım.)

 

 

“Büzülme” sadece doğuda değil, kıtanın batısında da giderek normalleşiyor.

 

Fransa’da tablo şöyle: Geçen yıl zimmete para geçirme suçundan suçlu bulunan ve yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden men edilen aşırı sağcı lider Marine Le Pen, kararı bir “demokrasi inkarı” ve “siyasi suikast” olarak nitelendirdi. Sistemin kendisine “nükleer bomba” attığını söyleyen Le Pen’in açıklamaları ardından davaya bakan yargıcın ev adresi sosyal medyada paylaşıldı ve ölüm tehditleri yağdı.

 

Sağcı eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy cezaevine gönderildiğinde yargıyı “sınır tanımayan bir nefretle” hareket etmekle ve “Fransa’yı aşağılamakla” suçladı. Fransa’daki yargıçlar sendikası, bu durumu “tüm adalet sistemine yönelik bir saldırı” olarak tanımlıyor ve Macaristan gibi ülkelerle paralellikler kuruyor.

 

İtalya’da ise Başbakan Giorgia Meloni, 2022’de göreve geldiğinden beri yargıyla tam bir bilek güreşi içinde. İktidarının ilk hamlelerinden biri, eski başbakan Silvio Berlusconi’nin de yıllarca hayalini kurduğu “görevi kötüye kullanma” suçunu kaldırmak olmuştu. Arnavutluk’ta göçmen geri gönderme merkezleri kurma planları mahkemeler tarafından engellendiğinde, yargıçları “İtalya’nın sınırlarını kaldırmaya çalışan siyasallaşmış yargıçlar” olarak hedef gösterdi.

 

Meloni’nin yargıçların ve savcıların kariyer yollarını ayırmayı hedefleyen ve yargıyı “ehlileştirme” projesi olarak görülen tartışmalı anayasa referandumu her ne kadar halktan dönmüş olsa da, niyetin kendisi fazlasıyla Orbán’ın oyun kitabını andırıyor. İnatçı bir siyasi olan Meloni’nin havlu atması beklenmemeli.

 

Almanya gibi sağlam bir yapıda bile tehlike çanları çalıyor. Aşırı sağcı AfD (Almanya için Alternatif) partisi, Thuringia eyaletinde adli yetkililerin yeniden atanmasını engelleyerek sistemi kilitlemeye çalışıyor. Öte yandan Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin manipülasyona ve suiistimallere açık yapısı büyük endişe yaratıyor.

 

 

 

 

Tüm bu tablonun içinde belki de en acı ders Polonya’dan gelmekte: O örnekte, otoriterler tarafından ele geçirilmiş bir devlet yapısını onarmanın onu yıkmaktan çok daha zor olduğunu anlıyoruz.

 

Donald Tusk hükümeti, önceki sağcı PiS (Hukuk ve Adalet) iktidarının mahkemelerde sekiz yıl boyunca yarattığı tahribatı temizlemeye çalışıyor. Ancak başbakanın koalisyonu kırılgan; cumhurbaşkanlığı vetosunu aşacak çoğunluğa sahip değil.

 

Yeni Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin Kasım ayında 46 yargıcın atanmasını onaylamayı reddetmesi süreci tamamen kilitledi. Tusk’un eski adalet bakanı Adam Bodnar’ın tespiti, demokratik çürümenin neden bu kadar kolay yaşandığını özetliyor:

 

”Nüfusun önemli bir kısmı ortada büyük bir sorun görmüyordu. Kurumlarla ya da yargıyla değil, sosyal refah durumlarıyla ilgileniyorlardı.”

 

PiS’in yargı reformlarının mimarı Zbigniew Ziobro ise şu anda 26 ayrı suçlamayla aranıyor. Macaristan’a sığındığı için Polonya adaletinin ulaşamayacağı bir yerde.

 

Liberties raporunun da vurguladığı gibi, Polonya’nın bu sancılı süreci, “tehlikeye atılmış kurumsal bağımsızlığı yeniden tesis etmenin, normalleştirmenin muazzam bir çaba istediğini” gösteriyor.

 

Peki, bütün bunlar olurken Avrupa Birliği kurumları ne yapıyor? Liberties raporuna göre, neredeyse hiçbir şey. AB Komisyonu’nun hukukun üstünlüğü mekanizmaları büyük ölçüde işlevsiz kalmış durumda. Komisyonun 2025 raporundaki tavsiyelerin yüzde 93’ü, önceki yılların kopyala-yapıştır tekrarlarından ibaret. Değerlendirilen 100 tavsiyenin 61’inde sıfır ilerleme kaydedilirken, 13’ünde durum daha da beter olmuş.

 

Daha fenası, AB kurumları bizzat kendi inandırıcılıklarını zedeliyor. Liberties’in danışmanı Kersty McCourt’un belirttiği gibi, AB kurumları “istisnai ve hızlı yasa yapma kullanımını normalleştirdi, temel hak korumalarını geri aldı ve sivil denetim örgütlerine karşı koordineli bir kampanya yürüttü”.

 

Avrupa’da hukukun üstünlüğü artık dokunulmaz veya kutsal değil. Özgürlükler yavaş yavaş geri alınıyor, sivil toplum ve medya kriminalize ediliyor, yargıçlar siyasi düşmanlar olarak etiketleniyor.

 

Macaristan’ın vardığı nokta, İtalya’nın yürüdüğü yol ve Polonya’nın içinde debelendiği bataklık demokrasinin nasıl korunması gerektiğine dair acil bir uyarı niteliğinde. Kurumları kaybetmek çok kolay; onları geri almak ise nesiller boyu sürebilir. (Bunu son 10 yılda Türkiye çok geniş boyutlarda yaşadı ve orada kimse işin içinden nasıl çıkılacağı konusunda bir fikre veya projeye sahip değil.)

 

Evet, kısacası, frenlenmesi olanaksız gibi görünen bir döngüdeyiz. Braudel’in yapısal “uzun süreç” kavramının acımasız ağırlığı bugünü açıklamakta hem Hegel’in ilerleme zaferinden hem de Spengler’in mekanik çöküş takviminden çok daha ikna edici görünüyor. Yanılsama, denilebilir ki, tek ve belirli bir yerdeydi: İlerlemenin dönüşü olmayan bir yol olduğuna duyulan çocuksu inançta.

 

Yavuz Baydar’ın bloglarını okumak için linki tıklayın

HAFTALIK RAPOR
Haftalık quant yatırım raporuna erişin
AI model tahminleri
Hisse giriş seviyeleri
Hedef fiyatlar
Makro piyasa analizi
Detaylı analizi gör
KANITLANMIŞ SONUÇLAR %78.3 başarı
CCOLA 4 Oca – 16 Şub +%38,16
GUBRF 25 Oca – 11 Şub +%21,55
OYAKC 4 Oca – 16 Şub +%20,56
TKFEN 2 Mar – 11 Mar +%20,49
AFYON 8 Mar – 16 Mar +%14,03
16 işlemde ort. %14.8 getiri
RAPORU İNCELE →

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler