Dünya Ekonomisi
“Britanya Kırık mı?” Tartışması Yeniden Gündemde: Gerçek Sorun Nerede Başlıyor?
Britanya’da “ülke bozuldu, sistem çalışmıyor” söylemi uzun süredir siyasetin merkezinde. Son dönemde bu tartışma, “Britanya gerçekten kırık mı?” sorusu etrafında…
Britanya’da “ülke bozuldu, sistem çalışmıyor” söylemi uzun süredir siyasetin merkezinde. Son dönemde bu tartışma, “Britanya gerçekten kırık mı?” sorusu etrafında yeniden yükseldi. Bir kesim, sorunların büyüklüğünü inkâr etmenin mümkün olmadığını, özellikle göç, sınır güvenliği, kamu hizmetleri ve devletin etkinliği gibi alanlarda ciddi zafiyetler olduğunu savunuyor. Diğer kesim ise “kırık ülke” ifadesinin toplumda umutsuzluğu beslediğini, çözüm iradesini zayıflattığını ve geleceğe dair güveni kemirdiğini söylüyor.
Tartışmanın iki ana hattı var: Birinci hat, “gerçekleri konuşalım, ülke temel görevlerini yapamıyor” diyor. İkinci hat ise “eleştiriyi gerçekçilikle yapalım ama ülkeyi topyekûn çökmüş gibi anlatmak, daha büyük hasar verir” görüşünde. Bu iki yaklaşımın kesiştiği nokta ise şu: Sorunların varlığı kabul ediliyor, fakat kullanılan dilin ve önerilen çözüm yolunun toplumu nereye götüreceği konusunda ciddi ayrışma var.
“Kırık Britanya” Söylemine İtiraz: Umut Yoksa Siyaset de Yok
“Kırık ülke” söylemine mesafeli duranlar, bunun iki büyük risk taşıdığını düşünüyor. Birincisi, bu dilin karamsarlığı büyütmesi. Sürekli “bittik, mahvolduk” denmesi, insanlar üzerinde bir “hiçbir şey düzelmez” duygusu oluşturuyor. İkincisi ise bu söylemin, ülkenin potansiyelini küçümseyen, geleceği “kaçınılmaz düşüş” olarak gören bir ruh hâlini beslemesi.
Bu görüşü savunanlar, siyasetçinin iki şeyi aynı anda yapması gerektiğini söylüyor: Hem sorunların boyutunu açıkça görmek hem de “düzeltilebilir” olduğuna inanmak. Çünkü bir ülkenin sorunlarını saymak kolay; zor olan, çözüm planını anlatmak ve toplumda yeniden “yapabiliriz” duygusunu canlandırmak. Bu noktada eleştiri, sadece muhalefetin diliyle sınırlı değil; iktidara gelenlerin de çoğu zaman aynı karamsar tabloyu çizip sonra ciddi bir dönüşüm programı koyamadığı vurgulanıyor.
Ayrıca, “kırık ülke” söylemini sık kullananların, hangi kurumları onarılabilir gördüğü veya hangi kurumların hâlâ güçlü olduğunu neden öne çıkarmadığı da sorgulanıyor. Başarılı devlet okulları, yerel dayanışma ağları, bazı bilim ve teknoloji girişimleri, belirli kamu kurumlarındaki iyi örnekler… Bunlar konuşulmadan ülkeyi “tamamen çökmüş” saymak, bazılarına göre gerçekçi değil, kolaycı.
Eleştirinin Sert Kısmı: Devletin Temel Görevlerinde Zayıflık
Öte yandan “ülke kırık” diyenler, daha somut bir yerden yaklaşıyor: Devletin en temel iki görevi olan sınırları koruma ve güvenliği sağlama konularında ciddi bir zaaf olduğunu savunuyorlar. Bu bakışa göre ülkenin bazı alanlarda iyi işlemesi, bu iki alandaki zayıflığı örtmüyor. “Sınır kontrolü aksıyorsa” ve “silahlı kuvvetler yeterince hazır değilse” ülke temel fonksiyonlarını yerine getiremiyor demektir.
Bu argüman, özellikle göç politikası ve savunma kapasitesi üzerinden kuruluyor. “Kırık” ifadesini kullananlar, yıllar boyunca yapılan hatalı kararların biriktiğini, yönetimin krizlere karşı yavaş kaldığını ve bazı sorunların artık “makyajla” çözülemeyeceğini söylüyor. Bu görüşte olanlar için asıl mesele, sorunların “bazı alanlarla sınırlı” olmadığı; devletin işleyişini etkileyen daha yapısal bir kırılma olduğudur.
Bu noktada geçmişte iktidarda bulunmuş sağ partilere de sert eleştiri yöneltiliyor. “Yetki bizdeydi, ama yapısal değişimler yapılmadı” itirazı sıkça dile getiriliyor. Özellikle devletin işleyişini zorlaştıran bazı anayasal ve bürokratik mekanizmaların yıllarca yerinde kaldığı, seçim kazandıktan sonra bile köklü reformların hayata geçirilmediği vurgulanıyor.
Bir Çıkış Arayışı: Plan Var mı, Kadro Var mı?
Tartışmanın en can alıcı noktası, “peki çözüm ne?” sorusunda kilitleniyor. “Ülke kırık” diyenler, tespit konusunda güçlü olsalar bile, bu tespiti somut bir dönüşüm projesine çevirmekte zorlanmakla eleştiriliyor. Bir ülkeyi “yeniden inşa” etmek sadece sloganla olmaz; kurumların nasıl güçlendirileceği, devletin nasıl daha verimli çalışacağı, eğitimden planlamaya, ekonomiden enerjiye kadar hangi adımların atılacağı netleşmelidir.
Bazı çevreler, “daha küçük ve etkin devlet”, “bürokraside yağın kesilmesi”, “kamu harcamalarında verimlilik” gibi başlıkları öne çıkarıyor. Ancak bu hedeflerin nasıl hayata geçirileceği, hangi takvimle uygulanacağı ve en önemlisi bunu uygulayacak insan kaynağının nereden bulunacağı soruları da ortada duruyor. “Sadece yıkacağız” izlenimi veren söylemler, daha muhafazakâr seçmeni ürkütebiliyor; çünkü bu seçmen, kurumların tamamen dağıtılmasını değil, tamir edilmesini istiyor.
Bir diğer tartışma da “kurumları dönüştürme” meselesi. Sağ siyaset, uzun süre “kurumlara mesafeli” kalmakla, solun ise daha sistemli biçimde kurumları etkileyip şekillendirmekle suçlanıyor. Bu eleştiriye göre sağ, kültür, eğitim, bürokrasi ve sivil toplum alanlarında yeterince uzun vadeli strateji kuramadı. Bu yüzden sadece seçim kazanmak değil, yönetme kapasitesini kalıcılaştırmak da zorlaştı.
Birlik Meselesi: “Kırık Britanya” Sözü Ayrışmayı mı Büyütüyor?
“Kırık ülke” söylemine karşı çıkanların önemli bir uyarısı da birlik meselesi. Bu görüşe göre ülkeyi sürekli “çökmüş” olarak anlatmak, sadece karamsarlık üretmiyor; aynı zamanda ülkenin parçalanmasını isteyen çevrelerin elini güçlendiriyor. Çünkü “bu yapı yürümüyor” fikri güçlenirse, ayrılıkçı hareketler de “o halde ayrılalım” tezini daha kolay pazarlayabiliyor.
Bu yaklaşım, Britanya’nın farklı bölgelerindeki hassasiyetlere dikkat çekiyor. Birlik duygusu zayıflarsa, ülke siyaseti daha kırılgan hâle gelir. Bu nedenle eleştiri yapılırken “Britanya fikri”nin de korunması gerektiği savunuluyor. Ülke kendini küçümser, sürekli kendini aşağılar bir hâle gelirse, dış politikada da iç politikada da güven kaybı yaşanabilir.
Bu çerçevede “İngiliz milliyetçiliği” ile “Birleşik Krallık vurgusu” arasındaki fark da tartışılıyor. Bazıları, belirli siyasi figürlerin “Britanya” yerine daha dar bir kimlik dili kullandığını, bunun da birlik fikrini zedeleyebileceğini düşünüyor. Bu, sadece ideolojik bir tartışma değil; seçim stratejileri, bölgesel oy dengeleri ve ülke bütünlüğü açısından da önemli bir başlık.
“Neden Umutlu Olalım?” Sorusu: Sorunlar Bizim Seçimlerimizin Sonucuysa Çözüm de Bizde
Tartışmanın daha yapıcı tarafı ise “peki neden umutlu olalım?” sorusunda ortaya çıkıyor. Bu bakışa göre Britanya’daki pek çok sorun dışarıdan dayatılmış kader değil, içeride alınmış kötü kararların sonucu. Bu yüzden iyi kararlarla tersine çevrilebilir. Enerji politikası, planlama sistemi, yatırımların önündeki engeller, konut üretimi, üretkenlik… Bunlar doğru tasarımla değiştirilebilir alanlar.
Bu yaklaşım “para harcamadan bile bazı şeyleri düzeltmek mümkün” diyor. Örneğin planlama kuralları ve izin süreçleri daha rasyonel hâle gelirse, konut üretimi hızlanabilir, yatırımlar artabilir ve ekonomik canlılık desteklenebilir. Yani mesele sadece bütçe değil, devletin karar alma biçimi ve hızıdır.
Ayrıca genç kuşakların, mevcut düzenin hantallığından rahatsız olduğu ve daha cesur reformlar istediği vurgulanıyor. Bu rahatsızlık bazen öfke üretse de, doğru kanala yönlendirilirse “yenilenme enerjisi”ne dönüşebilir. Geleceğe dair iyimserlik, “hiç sorun yok” demek değil; “sorun var ama çözülebilir” diyebilmektir.
