Sosyal Medya

Dünya Ekonomisi

ANALİZ: İran Savaşından Kazançlı Çıkan Kim?

Cumartesi sabahının ilk ışıklarıyla birlikte dünya, Orta Doğu’dan gelen sarsıcı bir haberle uyandı. Amerika Birleşik Devletleri, henüz tam olarak netleşmeyen…

ANALİZ: İran Savaşından Kazançlı Çıkan Kim?

Cumartesi sabahının ilk ışıklarıyla birlikte dünya, Orta Doğu’dan gelen sarsıcı bir haberle uyandı. Amerika Birleşik Devletleri, henüz tam olarak netleşmeyen gerekçelerle İran’a karşı geniş çaplı bir askeri operasyon başlattı. Washington yönetiminin bu kararı neden aldığına dair resmi açıklamalar birbirini izlese de, sahadaki gerçekler ve askeri veriler sunulan argümanlarla büyük bir çelişki içerisinde görünüyor. Uzun yıllardır devam eden gerilimin bir anda sıcak çatışmaya dönüşmesi, sadece bölge halkını değil, tüm küresel dengeleri derinden etkileyecek bir sürecin fitilini ateşledi. Bu operasyon, ABD Başkanı’nın geçtiğimiz bir yıl içinde göreve gelmesinden bu yana bombalattığı yedinci ülke olması bakımından da dikkat çekici bir rekor niteliği taşıyor.

Resmi Gerekçeler ve Sahadaki Gerçekler: Füzeler ve Nükleer Program Bilmecesi

Operasyonun hemen ardından Beyaz Saray’dan yapılan açıklamalarda, İran’ın ABD topraklarını vurabilecek balistik füzelere sahip olma aşamasında olduğu iddia edildi. Ancak askeri uzmanlar ve coğrafi gerçekler, bu iddianın rasyonel bir temele oturmadığını ortaya koyuyor. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki devasa mesafe, İran’ın bizi vurabilmesi için kıtalararası balistik füzelere (ICBM) sahip olmasını gerektiriyor. Oysa mevcut istihbarat raporlarına göre İran’ın elinde bu kapasitede bir teknoloji bulunmuyor. Hatta Dışişleri Bakanı Marco Rubio bile yakın zamanda yaptığı bir açıklamada, bu tehdidin sadece “bir gün gerçekleşebilecek” uzak bir ihtimal olduğunu kabul etmişti. Bu durum, operasyonun “meşru müdafaa” gerekçesini ciddi şekilde zayıflatıyor.

Bir diğer tartışmalı konu ise nükleer program. Hükümet yetkilileri, İran’ın endüstriyel düzeyde uranyum zenginleştirmeye sadece bir hafta uzaklıkta olduğunu ileri sürüyor. Bu iddiayı dile getirenlerin başında ise emlak dünyasından gelen ve Başkan’ın yakın dostu olan, nükleer konularda hiçbir uzmanlığı bulunmayan Steve Witkoff geliyor. Ancak ilginç bir şekilde, aynı yönetimin Dışişleri Bakanı Rubio, Saint Kitts ve Nevis’te verdiği bir röportajda İran’ın şu an için uranyum zenginleştirmediğini bizzat doğruladı. Dahası, bizzat Başkan Donald Trump, geçmişteki bir operasyonda İran’ın nükleer programını “tamamen yerle bir ettiğini” ve “tozla buz ettiğini” iddia etmişti. Eğer bu program daha önce tamamen yok edildiyse, bugün nasıl olup da aniden dünyayı tehdit eden devasa bir güce dönüştüğü sorusu yanıtsız kalıyor.

Rejim Değişikliği Hedefi ve 92 Milyonluk Bir Ülkenin Geleceği

Cumartesi sabahı yayınlanan önceden kaydedilmiş bir video mesajında Başkan, bu savaşın temel amacının İran halkının ayağa kalkması ve mevcut hükümeti devirmesi olduğunu açıkça ilan etti. Ancak bu stratejinin ne kadar hazırlıklı olduğu büyük bir soru işareti. İran, 92 milyonluk nüfusuyla devasa bir ülke. Bu rakam, yirmi yıl önce ABD’nin rejim değişikliği amacıyla girdiği Irak veya Afganistan’ın o dönemki nüfusunun üç katından fazla. Böylesine büyük bir coğrafyada halkın organize bir şekilde devrim yapmasını beklemek, sahadaki sosyal ve askeri yapıyı görmezden gelmek anlamına geliyor.

İran’ın sadece düzenli ordusu değil, aynı zamanda kendi kara, deniz ve istihbarat birimlerine sahip Devrim Muhafızları gibi devasa bir güvenlik mekanizması bulunuyor. Bu yapı, sadece askeri bir güç değil, aynı zamanda ülke ekonomisinin birçok sektörünü elinde tutan bir holding gibi çalışıyor. Pazar günü gelen haberlere göre, ABD hava saldırılarında İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in hayatını kaybettiği bildirildi. Ancak bu ölümün ülkede demokratik bir dönüşüm başlatacağına dair hiçbir emare yok. Aksine, internetin kesilmesi ve iletişim kanallarının kapatılması nedeniyle halkın kendi arasında organize olması bile imkansız hale getirilmiş durumda. ABD yönetimi, halkın özgürleşmesini istediğini söylese de, onların dünyayla bağlantı kurmasını sağlayacak hiçbir adım atmış değil.

Savaşın Görünmeyen Kazananları: Para Trafiği ve Körfez Etkisi

Bu ani savaş kararının arkasındaki asıl motivasyonu anlamak için “Bu işten kim kazançlı çıkıyor?” sorusunu sormak gerekiyor. İran’ın haritadan silinmesini veya etkisiz hale getirilmesini en çok isteyen taraflar, bölgedeki rakipleri olan Körfez ülkeleri: Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar. Bu ülkelerin son yıllarda ABD yönetimiyle olan mali ilişkileri, savaş kararının üzerindeki şüphe bulutlarını daha da koyulaştırıyor. Katar’ın kısa süre önce Başkan’a 400 milyon dolar değerinde lüks bir uçak hediye etmesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Başkan’ın ailesine ait kripto para şirketine milyarlarca dolarlık yatırım yapması tesadüf olarak görülmüyor.

Daha da dikkat çekici olanı, savaş öncesi müzakereleri yürüten ekibin profesyonel diplomatlar değil, özel şahıslar olması. Dışişleri Bakanı Rubio Karayipler’de bir adadayken, müzakerelerin başında Suudilerden 2 milyar dolar yatırım alan Jared Kushner ve Katar’dan fon arayan emlakçı dostu Steve Witkoff vardı. Bu tablo, sanki bir komşuyla yaşanan mülk anlaşmazlığında, bir tarafın polise rüşvet vererek komşusunun evini yıktırmasına benziyor. Amerikan halkının büyük bir çoğunluğunun karşı olduğu, Kongre’den onay alınmayan bu savaşın, aslında bölgedeki zengin devletlerin çıkarları için “kiralanmış” bir askeri müdahale olduğu yönündeki eleştiriler her geçen gün daha yüksek sesle dile getiriliyor.

Seçimler Öncesi Dikkat Dağıtma: Savaş Bir Siyaset Aracı mı?

Başkan’ın bu savaşı başlatma zamanlaması, ülkedeki yaklaşan seçimler ve iç politikadaki sıkışmışlığıyla doğrudan bağlantılı görünüyor. Tarihsel bir ironi olarak, mevcut Başkan 2011 ve 2013 yılları arasında defalarca dönemin başkanı Barack Obama’nın sadece yeniden seçilebilmek için İran’la savaş başlatacağını iddia etmişti. O dönemde Obama böyle bir yola başvurmasa da, bugünkü tablo Başkan’ın o dönemki tweetlerinde dile getirdiği stratejiyi bizzat uyguladığını gösteriyor. İçerideki siyasi felaketten kaçmanın en kolay yolu olarak görülen “dış düşman” kartı, bir kez daha masaya sürülmüş durumda.

Başkan için savaşın sadece stratejik bir karar değil, aynı zamanda kişisel bir tutku olduğu da seziliyor. Savaşın “kolay ve heyecan verici” olduğu yönündeki bakış açısı, onu uluslararası arenada ilgi odağı haline getirirken, içerideki ciddi sorunların üzerini örtmek için mükemmel bir fırsat sunuyor. Ancak bu “heyecanlı” karar, 92 milyonluk bir halkın geleceğini karartırken, Amerikan ordusunu da sonu belirsiz bir bataklığın içine sürüklüyor. Hiçbir rasyonel gerekçeye dayanmayan, sadece belirli çıkar gruplarının ve siyasi kaygıların ürünü olan bu müdahale, tarihe sadece bir askeri operasyon olarak değil, demokrasinin ve diplomasinin devre dışı bırakıldığı karanlık bir sayfa olarak geçecek gibi görünüyor.

Operasyonun başladığı Cumartesi gününden bu yana Tahran semalarında dumanlar yükselmeye devam ediyor. Okulların açık olduğu bir günde sivil yerleşimlerin ortasında patlayan bombalar, modern dünyanın güvenlik anlayışını bir kez daha sorgulatıyor. ABD’nin kendi içindeki kurumsal yapısını, Kongre’yi ve halkın iradesini yok sayarak aldığı bu tek taraflı karar, uluslararası hukukun da ağır bir darbe almasına neden oldu. Önümüzdeki günler, bu “ısmarlama savaşın” bedelini sadece bölge halkının mı yoksa tüm dünyanın mı ödeyeceğini gösterecek.

 

 

Rachel Maddow

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler