Gündem
Türkiye–Çin yakınlaşması: Sınırları olan bir ilişki
Ankara–Pekin hattındaki yakınlaşmanın; Uygur meselesi, ticaret dengesizliği ve karşılıklı güvensizlik nedeniyle sınırlı kaldığı görülüyor. Avrupa Birliği, Türkiye’nin açık ara en büyük ekonomik ortağı olmaya devam ederken, Çin ile ilişkiler kontrollü bir çerçevede ilerliyor.
Özet
Türkiye ile Çin arasında son yıllarda artan diplomatik temaslar ve yüksek profilli yatırım açıklamaları, iki ülke ilişkilerinde stratejik bir sıçrama yaşanabileceği yönünde yorumlara yol açtı. Ancak daha yakından bakıldığında, Ankara–Pekin hattındaki yakınlaşmanın; Uygur meselesi, ticaret dengesizliği ve karşılıklı güvensizlik nedeniyle sınırlı kaldığı görülüyor. Avrupa Birliği, Türkiye’nin açık ara en büyük ekonomik ortağı olmaya devam ederken, Çin ile ilişkiler kontrollü bir çerçevede ilerliyor.
Son dönemde Türkiye’den Çin’e yapılan üst düzey ziyaretlerin artması ve Çinli şirketlerin Türkiye’deki bazı büyük ölçekli yatırımları, iki ülke arasında “stratejik yakınlaşma” tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Ancak mevcut tablo, ilişkilerde gerçek bir sıçramadan ziyade temkinli ve çıkar odaklı bir ısınmaya işaret ediyor.

Soğuk Savaş’tan miras kalan mesafe
Türkiye–Çin ilişkileri, 20’nci yüzyıl boyunca büyük ölçüde Soğuk Savaş dinamikleri ve Uygur meselesi nedeniyle mesafeli seyretti. Çin’in Sincan (Xinjiang) bölgesi, tarihsel olarak Türk kökenli Uygurların çoğunlukta olduğu bir coğrafya. Bölge, 1933’te kısa süreliğine “Doğu Türkistan” adıyla bağımsızlığını ilan etmiş, ancak 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından Pekin’in kontrolüne girmişti.
Bu süreçte çok sayıda Uygur, komünist Çin’den kaçarak Türkiye’ye sığındı. ABD ile müttefik olan Ankara, 1971’de Pekin ile diplomatik ilişki kurmasına rağmen Uygurlara kapılarını açık tutmayı sürdürdü. Bugün Türkiye, Orta Asya dışındaki en büyük Uygur diasporasına ev sahipliği yapıyor ve bu topluluğa yönelik toplumsal sempati hâlâ güçlü.
Uzun yıllar boyunca Çin’in ekonomik ağırlığının sınırlı olması, Ankara’nın Uygurlara verdiği desteği “düşük maliyetli” bir politika hâline getirdi. Ancak Çin’in küresel ekonomik güç olarak yükselişi ve Recep Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye’nin dış politikasının çeşitlenmesiyle bu denge değişmeye başladı.
Erdoğan döneminde üç aşamalı dönüşüm
2003’te iktidara gelen Erdoğan, Türkiye’nin dış politikasına Avrasya ve Asya boyutlarını daha belirgin biçimde ekledi. Çin ile ilişkiler de bu dönemde üç aşamada evrildi.
Ticaret artışı, siyasi tıkanıklık (2003–2010).
Erdoğan’ın ilk yıllarında iki ülke arasındaki ticaret hacmi hızla büyüyerek 2008 itibarıyla 15 milyar doların üzerine çıktı. Ancak Uygur meselesi, siyasi ilişkilerde ilerlemeyi sınırladı. 2009’daki Sincan olaylarının ardından Erdoğan’ın Çin’i sert biçimde eleştirmesi, ilişkileri yeniden soğuttu.
Yumuşama dönemi (2010–2018).
Çin’in artan ekonomik gücüyle birlikte Ankara, politikasını gözden geçirdi. 2010’da Pekin’e yapılan üst düzey ziyaretle, “ayrılıkçılık ve terörle ortak mücadele” vurgusu öne çıktı. Bu dönemde karşılıklı ziyaretler yoğunlaştı, Türkiye Şanghay İşbirliği Örgütü’ne diyalog ortağı oldu ve Çinli şirketler altyapı ve liman yatırımlarına girdi.
Aynı süreçte Türkiye, Doğu Türkistan İslami Hareketi’ni terör örgütü ilan etti ve Çin ile suçluların iadesine ilişkin bir anlaşma imzaladı. Ancak bu anlaşma, Çin tarafından onaylanmasına rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hâlâ ratifiye edilmedi.
Ekonomik baskı ve Uygur dosyasının geri plana itilmesi (2018 sonrası).
2018’de başlayan ekonomik daralma ve 2019’daki yerel seçim kayıpları, Ankara’nın önceliklerini değiştirdi. Çin’den finansman sağlama arayışı hızlanırken, Uygur meselesi kamusal alanda giderek daha az dile getirilmeye başlandı. Türkiye, Birleşmiş Milletler’de Çin’i eleştiren girişimlere katılmadı; Uygur yanlısı protestolar ve medya görünürlüğü sınırlandı.
2024’te Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Sincan ziyareti, bu çizginin sürdüğünü gösterdi. Ziyarette bölgenin tarihsel önemine vurgu yapılırken, Pekin’in Uygur politikalarına yönelik açık bir eleştiri yapılmadı.
Neden Çin değil, hâlâ AB?
Tüm bu diplomatik adımlara rağmen Çin yatırımları beklentilerin gerisinde kaldı. Çinli yatırımcılar, Batılı şirketler gibi Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve öngörülebilirlik konularında çekinceler taşıyor. Ayrıca Türkiye’deki güçlü Uygur diasporası ve iade anlaşmasının onaylanmamış olması, Pekin açısından soru işaretleri yaratıyor.
Bazı büyük projeler hayata geçirilmiş olsa da, bunlar genellikle Çin standartlarına göre sınırlı kaldı. Elektrikli araç yatırımları ise daha çok ticari gerekçelere dayanıyor: Türkiye’nin AB ile gümrük birliği ve Çin menşeli otomobillere karşı gündeme gelen ek vergi tehditleri bu kararları etkileyen başlıca faktörler.
Ticaret rakamları da tabloyu net biçimde ortaya koyuyor. 2023’te Çin’in Türkiye’ye ihracatı 45 milyar dolar olurken, Türkiye’nin Çin’e ihracatı sadece 3,3 milyar dolar seviyesinde kaldı. Buna karşılık AB, hem ihracatta hem ithalatta Türkiye’nin açık ara en büyük ortağı olmayı sürdürdü. Doğrudan yabancı yatırımlarda da Çin, ilk sıralarda yer almıyor.
Sonuç: Isınma var, sıçrama yok
Türkiye ile Çin arasındaki ilişkiler, geçmişe kıyasla daha sıcak ve pragmatik bir zeminde ilerliyor. Ancak Uygur meselesi, ticaret dengesizliği ve karşılıklı güvensizlik, bu ilişkiyi stratejik bir ortaklığa dönüştürmenin önünde ciddi engeller oluşturmaya devam ediyor.
Mevcut veriler, Ankara–Pekin hattında kontrollü bir yakınlaşmaya işaret ederken; Avrupa Birliği ve Batı ile olan ekonomik bağların Türkiye açısından hâlâ belirleyici olduğunu gösteriyor.
Soner Çağaptay, the Washington Institute for Near East Policy
