Gündem
Haritalar Yeniden Çiziliyor: İran Sokakta, Suriye Düğümlü, Yemen Dağılıyor
Kuzey Kutbu’nda Yeni Rekabet: Grönland Neden Gündemde? Son haftalarda Grönland, yalnızca coğrafya meraklılarının değil, dünya siyasetini takip eden herkesin gündemine…
Kuzey Kutbu’nda Yeni Rekabet: Grönland Neden Gündemde?
Son haftalarda Grönland, yalnızca coğrafya meraklılarının değil, dünya siyasetini takip eden herkesin gündemine girmiş durumda. Bunun temel nedeni, Kuzey Kutbu çevresindeki askeri ve ekonomik rekabetin sertleşmesi. Grönland; Atlantik ile Arktik’in kesiştiği, uçuş ve deniz rotalarının düğümlendiği bir noktada yer alıyor. Bu yüzden birçok ülke için “uzaktan izlenecek” bir ada değil, güvenlik planlarının somut parçası.
Amerika açısından bakıldığında mesele sadece harita üzerinde bir nokta değil. Rusya’nın kuzey hattındaki askeri kapasitesi, Çin’in Arktik’e artan ilgisi ve bu bölgelerde daha sık görülen tatbikatlar, erken uyarı radarları ve gözetleme sistemlerini daha değerli hale getiriyor. Grönland çevresine yerleşen radar ve üs ağı, olası bir kriz anında “önceden görme” avantajı yaratıyor. Bu da Washington’da “bu açık kapıyı güçlendirelim” yaklaşımını besliyor.
ABD İçin Tek Yol Satın Almak mı? Alternatif Senaryolar
Grönland’ı “satın alma” fikri kamuoyunda en çok konuşulan başlık olsa da, pratikte tek seçenek bu değil. Hatta bazı gözlemcilere göre, satın alma söylemi daha çok pazarlık gücünü artırmak ya da tartışmayı belirli bir yöne sürüklemek için öne atılıyor. Çünkü bir toprak parçasını devralmak, yalnızca para vermekle bitmiyor: siyasi meşruiyet, yerel halkın rızası, uluslararası tepki, uzun vadeli yönetim ve güvenlik maliyetleri gibi büyük başlıklar var.
Bu tabloda ABD’nin önünde birkaç yol olduğu konuşuluyor. Birinci yol, Danimarka ile daha derin bir savunma işbirliği. Zaten var olan askeri düzenlemeler genişletilerek, daha fazla radar tesisi, daha fazla askerî altyapı ve daha geniş bir operasyon alanı talep edilebilir. Bu model, hukuken daha “kolay” görünse de, ABD’nin asıl istediği şeyin sadece tesis sayısını artırmak değil, aynı zamanda siyasi kontrolü daha yakından tutmak olduğu iddia ediliyor.
İkinci yol, doğrudan satın alma. Tarihte örnekleri olan bu yöntemde, taraflar anlaşırsa konu kısa yoldan çözülebilir. Ancak Danimarka cephesinde “satılık değil” söylemi güçlü. Grönland tarafında da “alınıp satılan bir mal” gibi görülmek istemeyen bir toplumsal hassasiyet var.
Üçüncü yol ise daha karmaşık ama bazılarına göre daha “gerçekçi”: Grönland’ın bağımsızlığa yönelmesi ve sonrasında ABD ile özel statülü bir anlaşma yapılması. Böyle bir anlaşma, ada halkına mali destek, bazı geçiş/ikamet kolaylıkları, ekonomik imtiyazlar gibi unsurlar sunarken; ABD’ye savunma, üs kurma ve güvenlik koordinasyonu alanında geniş kapılar açabilir. Bu senaryoda “işgal” gibi sert bir görüntü oluşmadan, ABD hedeflediği güvenlik çıktılarının önemli kısmını alabilir. Kâğıt üzerinde bağımsız bir yapı vardır ama güvenlik mimarisi ABD’ye yaslanır.
Dördüncü başlık ise açıkça konuşulmasa da, “baskı ve yönlendirme” kapasitesi. Büyük güçler bazen bir bölgeyi doğrudan yönetmeden de o bölgeden istediklerini alabilir. Ekonomik paketler, güvenlik garantileri, siyasi nüfuz ve yerel aktörlerle kurulan ilişkiler, fiilen kontrol sağlayabilir. Bu yaklaşım, “resmi işgal” tanımlarına girmeden, hedefe ulaşmayı amaçlar.
İran’da Sokak Neden Isındı? Ekonomi, Kur Krizi ve Günlük Hayatın Baskısı
İran’da son dönemde öne çıkan protestoların arka planında tek bir sebep yok. Ekonomi, güvenlik kaygıları, yaptırımların etkisi ve günlük yaşamın zorlaşması birbirini besleyen bir zincir oluşturuyor. En çok hissedilen sorunların başında para biriminin hızlı değer kaybı geliyor. İnsanlar bir sabah uyandığında aynı maaşla daha az gıda, daha az yakıt, daha az ilaç alabildiğini görüyor. Bu “yoksullaşma hissi”, siyaset tartışmalarını bile gölgede bırakabiliyor.
Bir diğer kritik konu, resmî kur ile piyasadaki kur arasındaki fark. Böyle bir çift kur düzeninde, bazı gruplar daha avantajlı kura erişebiliyor, bazıları ise erişemiyor. Avantajın kimlere gittiği konusu, toplumda “adaletsizlik” duygusunu büyütüyor. Bu tür sistemler genellikle “imtiyazlı bağlantılar” söylentilerini artırır ve ekonomiyi yalnızca pahalılaştırmakla kalmaz, aynı zamanda güveni de aşındırır.
Protestoların ilk kıvılcımı olarak esnaf hareketliliği öne çıkıyor. Büyük pazarlar, sadece alışveriş yapılan yerler değil; aynı zamanda şehrin nabzının attığı sosyal alanlar. Esnafın kepenk kapatması, “işler gerçekten kötü” mesajını güçlendirir. Ancak bu tür dalgalarda sık görülen bir durum da yaşanabiliyor: Başlatan grup sonradan geri çekilir, sokakta daha farklı kesimler kalır ve olaylar başka bir yöne evrilir.
İran’da işi ağırlaştıran bir başka başlık, temel hizmetlerdeki zorlanma. Su krizi ve elektrik kesintileri gibi konular, “siyaset üstü” görülen ihtiyaçların bile tam karşılanamadığı hissini yaratır. İnsanlar bazen büyük ideolojik tartışmalardan çok, evinde musluk akmamasını, ışığın sık sık gitmesini konuşur. Bu da öfkeyi daha yaygın ve daha kalıcı hale getirebilir.
Suriye’de Düğüm Nerede? SDG, Şam ve Yeni Dengenin Arayışı
Suriye’de savaşın büyük bölümü bitti algısı zaman zaman güçlense de, ülke hâlâ parçalı bir görüntü veriyor. Kuzeydoğuda SDG’nin etkin olduğu bölgeler, güneyde farklı toplulukların daha özerk hareket ettiği alanlar ve merkezde Şam yönetiminin kontrol ettiği yerler bir arada. Bu parçalı yapı, “toprak bütünlüğü” söylemini herkesin ağzına aldırıyor ama sahada bunu gerçekleştirmek kolay değil.
Son günlerde Halep çevresindeki hareketlilik ve bazı mahallelerdeki gerilim, bu sorunun en görünür hâllerinden biri. Halep gibi sembolik ve stratejik bir şehirde yaşanan gerilim, hem psikolojik hem siyasi etki yaratıyor. Bir taraf “entegre ol” derken, diğer taraf “kendimi nasıl koruyacağım” kaygısıyla direnebiliyor. Bu tür çatışmalar, sadece askeri değil; aynı zamanda yerel yönetim, güvenlik garantisi ve siyasi statü tartışmalarını da içeriyor.
Dış aktörlerin tutumu da dengeleri etkiliyor. ABD’nin “birleşik Suriye” vurgusu ile Türkiye’nin güvenlik hassasiyetleri, Şam’ın SDG üzerindeki baskısını artıran faktörler olarak okunuyor. Bu denklemde asıl soru şu: SDG’nin sahadaki rolünü zaman içinde kim devralacak? Eğer Şam yönetimi, uluslararası aktörlerin güvenlik beklentilerini karşılayabileceğine ikna ederse, SDG’nin manevra alanı daralabilir. Ancak bu “ikna” meselesi sadece sözle değil, sahadaki somut adımlarla ölçülür.
Yemen’de Ayrışma Derinleşiyor: Suudi Arabistan ile BAE Neden Karşı Karşıya?
Yemen’de uzun süredir aynı safta görünen iki aktörün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, hedeflerinin ayrıştığı bir tablo daha net biçimde ortaya çıkıyor. Suudi Arabistan için Yemen dosyası daha çok sınır güvenliği, istikrar ve kendi ülkesine yönelen riskleri azaltma meselesi. Büyük yatırımlar çekmek isteyen ve bölgesel istikrarsızlığı “maliyet” olarak gören bir yaklaşım öne çıkıyor.
BAE tarafında ise farklı bir strateji okuması yapılıyor. Daha küçük nüfus ve daha sınırlı hacme rağmen, bölgesel nüfuzunu artırmak isteyen bir ülke var. Bu, çoğu zaman limanlar, adalar, ticaret koridorları ve kritik boğazlar üzerinden şekilleniyor. Yemen’e komşu deniz hatları, Afrika kıyılarıyla bağlantılar ve bölgesel lojistik ağlar bu yüzden önemli görülüyor. Bu yaklaşım, “merkezî devlet mi, yerel güçler mi?” tartışmasında yerel ortaklara daha fazla ağırlık verilmesine yol açabiliyor.
Son haftalarda yaşanan hızlı gelişmeler, sahadaki kontrol alanlarının kısa sürede el değiştirebileceğini gösterdi. Bu kadar kısa zamanda değişen harita, Yemen’de ittifakların “donuk” değil “akışkan” olduğunu hatırlatıyor. Bir gün aynı masada oturan aktörler, ertesi gün birbirini suçlayabilir. Bu da Yemen’in geleceğini daha belirsiz kılıyor.
Büyük Resim: “Kurallar Çağı” Geri mi Gidiyor?
Tüm bu başlıklar bir araya geldiğinde, dünya siyasetinde sert güç kullanımının ve “fiili sonuç alma” arayışının yükseldiği bir dönem hissi güçleniyor. Grönland tartışması, İran’daki dalgalanma, Suriye’deki denge arayışı ve Yemen’deki ayrışma, birbirinden kopuk gibi dursa da aynı zeminde buluşuyor: Büyük aktörler, hedeflerini artık daha yüksek sesle söylüyor; bölgesel aktörler de bu boşlukta daha cesur hamleler yapıyor.
Bu ortamda en kritik risk, bölgesel hedeflerin birbiriyle çarpışması. Bir yerde atılan adım, başka bir yerde karşı hamleyi tetikleyebiliyor. Vatandaşın gündelik hayatında bu, fiyat artışı, belirsizlik, göç dalgası ve güvenlik endişesi olarak hissediliyor. Yani mesele sadece haritalar ve anlaşmalar değil; insanların sofrasına, faturalarına ve gelecek planlarına da yansıyor.
Önümüzdeki dönemde asıl belirleyici olan, bu krizlerin tek tek nasıl sonuçlandığından çok, aynı anda kaç cephede “gerilim yönetilebildiği” olacak. Çünkü dünya, birden fazla dosyanın eşzamanlı ısındığı dönemlerde daha kırılgan hale geliyor
