Genel
Yavuz Baydar yazdı: Venezuela…derken şimdi de İran’a rejim odaklı askeri hamle: “Savaş Bahane, Petrol Şahane”
Trump yönetimi, İklim Krizi konusunda alternatif enerji kaynaklarını bir kenara itti, şimdi varsa yoksa fosil yakıt derdinde. Kimi müttefikleri de aynı fikirde.
Trump yönetimi, İklim Krizi konusunda alternatif enerji kaynaklarını bir kenara itti, şimdi varsa yoksa fosil yakıt derdinde. Kimi müttefikleri de aynı fikirde. Ve rakamlar da ortada.

Trump yönetimi, 2026’nın ilk iki ayında arka arkaya iki büyük askeri operasyon başlattı. Ocak’ta Venezuela’da Maduro rejimi çökertildi. Şimdi de İsrail ile ortak biçimde, “Epik Öfke” (Operation Epic Fury) adı altında, İran’a “büyük ve süregelen” bir saldırı dalgası başlatılmış durumda.
Her iki operasyon için de kamuoyuna sunulan gerekçeler hazırdı: Venezuela için uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD güvenliğine tehdit, ABD’nin resmi söyleminin egemen unsurları oldular. İran için ise nükleer program ve balistik füze tehdidi, şu sıralarda hemen her değerlendirmenin belkemiğini oluşturmakta.
Bunların hepsi söz konusu iki ülkeyle ilgili gerçek sorunlar — ve dolayısıyla, nasıl baktığınıza bağlı olarak ya gerekçeler, veya bahaneler. Son sözcüğü ekledim. Çünkü saldırıların başladığı sabahtan beri bağımsız habercilerin sorduğu şu soru, hemen her siyasetçi veya uzman tarafından belirsizliğe, hatta kem-küme itilmekteydi: “İran’ın nükleer programında ilerleme olduğu konusundaki somut veriler nedir?”
Evet, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na (IAEA) göre İran’da 400 kilo dolayında uranyum olduğu sanılıyordu, ama rejim izin vermediği için üretim tünellerine girilemiyordu. Bu da, bir zamanlar Saddam rejiminin elinde kitlesel imha silahları olduğu yolundaki ABD iddialarının nasıl boş çıktığını bize hatırlatıyordu ister istemez.
Savaşın devreye girdiği durumlarda er veya geç şu soru gündeme gelir: Nihai amaç veya stratejik hedef nedir? Veya İngilizce anlatımıyla: “What’s the endgame here?”
Bölgedeki en büyük rakibini tüm network yapısıyla beraber bertaraf etme ve İslami rejimi felç ederek güvenliğini pekiştirme hedefi güden İsrail’i bir yana bırakalım.
Hatırlanacaktır, Venezuela konusunda, şimdi de İran ile ilgili olarak görünen gerekçeler kısa süre sonra aşıldı, ve “rejim değişikliği” de askeri hedeflere ekleniverdi. Bunun altını çizelim.
Verilere dönelim: Rakamlara bakıldığında, gerekçeler ne olursa olsun, çerçevesini çizdiğim tablonun başka bir hikâye anlattığı görülüyor: Anahtar sözcük, enerji.
Venezuela, varlığı kanıtlanmış ham petrol rezervi bakımından dünyada birinci sırada yer alıyor: 303 milyar varil, küresel toplamın yaklaşık yüzde on sekizi. Suudi Arabistan bile arkasında kalıyor.
İran ise aynı listede üçüncü sırada: 208 milyar varil.
Ayrıca İran, doğalgaz rezervlerinde Rusya’nın hemen ardından geliyor: 34 trilyon metreküpten fazla rezerviyle küresel toplamın yüzde on yedisini elinde tutuyor.
Trump yönetiminin peş peşe hedef aldığı bu iki ülke, artık nasıl bir tesadüf ise, dünyanın en büyük fosil yakıt haritasının tepesinde oturuyor.
Venezuela operasyonu ardından Trump’ın açıklamaları son derece dikkat çekiciydi. Salt uyuşturucu meselesi değildi artık konumuz. Petrol gelirlerinin ABD şirketlerine aktarılması, “zarar tazminatı” adı altında ABD’ye pay ayrılması da konuşulmaya başlanmıştı.
Fransız araştırma kurumu IRIS’in enerji direktörü Francis Perrin o sıralarda bunu — gasp diyemediği için — doğrudan “bir el koyma işlemi” olarak nitelendirmişti. Operasyondan bir süre önce Venezuela muhalefet figürü María Corina Machado Miami’de Trump ile bir iş toplantısı gerçekleştirmişti. Gündemdeki ABD teklifi şuydu: Petrol rezervlerini ABD şirketlerine açma karşılığında siyasi destek.
Yani çerçeve daha operasyon başlamadan belliydi. Machado ile Trump’ın yıldızları barışmadı, ama asli hedef değişmedi. Maduro’nun derdest edilmesi ardından göreve “uygun görülen” Delcy Rodriguez ile ekibinin eli kolu, petrol gelirlerinin ABD tarafından “yönetilmesi”ni öngören bir uzlaşmayla bağlandı. Ve orada rejim —ne kadar kırılgan olsa da— şu anda fiilen değişmiş durumda.
Buna ek olarak şunu hatırlatmak gerekir: Venezuela petrolünün neredeyse tamamı son yıllarda Çin’e gidiyordu. Operasyonla birlikte bu kanal ciddi hasar gördü. Çin’in enerji güvenliği açısından bu, salt bir petrol meselesi değil; stratejik bir darbe.
Trump yönetiminin Xi iktidarı ile didişmesinin arka planında, ABD’nin, Çin’in tırmanıştaki küresel hakimiyetinin önünü kesme, süper güç olarak kalma — MAGA— güdüsü ağır basıyor.
Aynı çerçeve İran için de geçerli. Tahran, Çin’in en kritik enerji tedarikçilerinden biri hâline gelmişti ve bu ilişki hem enerji alanında hem de finansal alanda bağımlılık yaratmıştı.
İki operasyona birlikte bakıldığında, bunların özellikle ve öncelikle Çin’in enerji koridorlarını hedef aldığı görülüyor.
İran cephesinde resmi gerekçeler daha kapsamlı: Nükleer programı kalıcı olarak bitirmek, balistik füzeleri imha etmek, Devrim Muhafızları’nı tasfiye etmek, ve rejimi değiştirmek (veya rejim değişikliğinin içerdeki dinamikler tarafından gerçekleşmesinin zeminini inşa etmek).
Ayrıca, dünya petrolününün yüzde 20’ye yakınının, sıvı doğal gazının yüzde 25’inin geçtiği Hürmüz Boğazı adlı “ana arterin” üzerindeki İran nüfuzunu, tehdidini yerle bir etmek.
Bunların hepsi gerçek jeopolitik hedefler. Ama bir ayrıntı gayet ilginç: Saldırılar başlamadan kısa süre önce İran, ABD’ye petrol, doğalgaz ve maden sektörlerinde büyük yatırım imtiyazları teklif etmişti. Financial Times’a yansıyan bilgilere göre bu teklif Trump’ı savaştan caydırmak için bir “ticari koz” olarak masaya konmuştu. Yani İran da meselenin özünde enerji olduğunu biliyor, bunu açıkça kullanmaya çalışıyordu.
Ayrıca şunu da not edelim: ABD Hazinesi Şubat 2025’te yayımladığı raporda, İran’ın petrol gelirlerinin önemli bir bölümünü balistik füze programına ve bölgesel ağlarına aktardığını belgeledi. Bu bir gerçek.
Ama aynı zamanda şu anlama da geliyor: Enerji gelirini kesmek, hem stratejik bir hedef, hem de ekonomik bir hedef. Birbiriyle çelişmiyor; aksine iç içe geçiyor.
Askeri analistler şimdi haklı biçimde şunu söylüyor: Hava saldırıları tek başına İran’ı dönüştüremeyecek. Bombalama ile rejim değişikliği arasındaki yol uzun ve belirsiz. Savaşı uzatmamanın bir yolu karadan İran sahasına girmek. Ama bu da kolay değil. İran’ın misillemelerine maruz kalan Körfez ülkeleri öfkeli, ama azami ölçüde ancak uçaklara üslerini açabilirler.
İsrail ve ABD girdikleri yolda artık durma lüksüne sahip değiller. Görülen o ki bu savaş uzayacak, serpintileri çok daha uzun bir döneme yansıyacak. Ta ki fosil yakıt havzaları İran’da da ABD’nin (ve dolaylı olarak Britanya’nın) şirketler üzerinden kontrolüne geçinceye kadar.
İki senaryo var. Birincisi: Yeterince yıpranmış hırpalanmış bir rejim masaya oturur, Batılı şirketlere pazar açar. Bu Irak’tan sonra yaşanananların bir nevi tekrarı.
İkincisi: Uzun süreli çatışma ve kaos ortamında İran rejimi iyice büzülmeye ve hatta ülke parçalanmaya başlar, bölgenin enerji mimarisi de az önce altını çizdiğim gibi bu sefer ABD çıkarları ekseninde yeniden kurulur.
Her iki senaryoda da asıl kazanç nerede? Petrolde, gazda, Rusya’nın İran’la işbirliğini iyice zayıflatmakta (unutmayalım ki, Rusya Kafkasya’da da geriledi, Azerbaycan artık İsrail’in fiili stratejik ortağı konumunda) ve Çin’in enerji koridorlarını bloke etmekte.
Bu stratejik çerçeveyi komplo teorisi olarak okumak kolay gelebilir. Ancak rakamlar ve gelişmeler sıralandığında tablo ve bağlam kendiliğinden ortaya çıkıyor: Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülke (Venezuela) ve üçüncü büyüğü ve aynı zamanda dünyanın en büyük ikinci doğalgaz hazinesi (İran), peş peşe ABD-İsrail askeri harekatının hedefi hâline geldi.
Gerekçeler, evet, gerçek; ama gerekçeler (veya bahaneler) çoğu kez “nihai aşamaya dair hesapları” (“endgame”) bir sis perdesi içine gömerler. “Endgame”, bu kez de derin bir yerde gizleniyor. Fosil yakıt yatakları ne kadar derindeyse, işte, o kadar derindeler.
Bu yazı Yavuz Baydar’ın Substack blogundan alındı
