Sosyal Medya

Genel

Yavuz Baydar – Sahne Arkası: Trump Nasıl Savaşa Girdi?

Yavuz Baydar Trump'ın nasıl savaş kararı aldığını anlatıyor

Yavuz Baydar – Sahne Arkası: Trump Nasıl Savaşa Girdi?

Savaş derinleşiyor ve uzayacak. Ön safta, savaş olabildiğince başka ülkelere yayma niyeti açık olan İsrail var. Hemen gerisinde de askeri gücüne aşırı derecede güvenli, ama gerçekte İsrail’in karar ve tercihlerine kapılmış görünen, hem gerekçe hem de nihai hedef konusundaki anlatımı adeta saat saat değişen bir Beyaz Saray.

 

Peki buraya nasıl gelindi? Şimdi toz duman arasında gelişmelerin arka planına kuşbakışı göz atma zamanı. Son 48 saat içinde resim netleşmeye başladı. ABD’nin kurumlarındaki kaynaklarını şu sıralarda bol bol kullanan, Trump baskısına rağmen iyi habercilik yapan New York Times ve Wall Street Journal ile Guardian, Axios gibi odakları taradım.

 

Önce, bir zamanlar CBS’in efsane anchorman’i olan Dan Rather’ın kişisel blogu Steady ile başlayalım. Pek çoğumuz gibi Rather da bağımsız haberciliğin dijital alemdeki merkez üssü olan Substack’te yazıyor. Ve, Trump yönetiminin söylem ve eylemini didik didik etmeye devam ediyor.

 

“Barışın cumhurbaşkanı olduğunu ilan eden bu adam, herhangi bir modern Amerikan liderinden daha fazla ülkeye karşı hava saldırısı emri verdi. Bir yılı biraz aşan sürede tam yedi egemen devlete saldırdı. Beyaz Saray, Trump’ın saldırmadan önce her zaman diplomasiyi sonuna kadar tükettiğinde ısrar ediyor. Gelgelelim, diplomasi anlayışı, çoğu kez bir ‘ültimatom tiyatrosuna’ benziyor.”

 

Rather’ın analizine göre Trump son birkaç gün içinde savaş hikayesini rekor hızla, habire değiştirdi.

 

Sözü yine ona bırakayım:

 

“Trump İran’a saldırı kararını açıklarken bazen aynı gün içinde üç farklı hikâye anlattı Önce ‘anlaşma istiyorum’ diyordu, bir sonraki dakikada ‘rejim değişikliği en iyi seçenek’ diye mırıldanıyor, ardından da İran’ın on yıllardır Amerikan askerlerine yaptıklarını anlatıyor, ‘bacakları kopardılar, yüzleri paramparça ettiler’diye kürsüden bağırıyordu. Kamuoyunu ikna etmek için ciddi hiçbir çaba göstermedi. Savaşın neden şimdi zorunlu olduğunun gerekçelerini anlatmak yerine, her gün başka bir anlatıyla çıktı sahneye.

 

Birinci anlatı: “Anlaşabiliriz.”

 

Steve Witkoff ve Jared Kushner’ı müzakere masasına oturttu, İranlılarla nükleer müzakereler başlattı. ‘Konuşa konuşa konuşa yıllar geçti’ dese de görünürde güya diplomasiyi deniyordu.

 

İkinci anlatı: “Gitsin bu rejim!”

 

Gazeteciler ona ‘İran’da rejim değişikliği mi istiyorsunuz?” diye sorduğunda ‘Bu en iyi şey gibi görünüyor’ dedi. Kısa, net, ve ürkütücü bir dille.

 

Üçüncü anlatı: “Artık yeter!”

 

Uçağı Corpus Christi’ye inerken basına döndü, İran’ın onyıllardır Amerikalılara yaptıklarını anlattı; gemileri, patlamalar, kayıplar… Bu, savaş kararını meşrulaştırma girişimiydi — ama hayli geç kalmış, hayli zayıf bir gerekçeydi. Yönetimin üst düzey isimleri ise kapalı kapılar ardında, Kongre’nin en yetkili isimlerine bile tehdidin ‘anlık’ niteliği hakkında yanlış bilgiler vermekteydi.”

 

 

 

 

Olaylar zinciri aslında geçen yıl Aralık ayında, Mar-a-Lago’da başlamıştı. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Trump’ın yazlık sarayına geldi, tek bir şey istedi: İsrail’in İran’ın füze üslerini vurması için ABD onayı. Trump kabul etti. Ama Netanyahu iki ay sonra daha da bastıracak, çok daha fazlasını alacaktı: İran liderliğini devirmeye yönelik tam bir savaş ortağı.

 

Ocak ayında Tahran sokaklarında hükümet karşıtı gösteriler alevlendi. Trump anında sahnede belirdi: Tüm görüşmelerini iptal etti, göstericilere seslendi, “YARDIM YOLDA!” diye bağırdı.

Ama Pentagon harekete geçmeye hazır değildi. Bölgede uçak gemisi yoktu. Savaş uçakları Avrupa ve ABD’deydi. Üsler büyük ölçüde hava savunmasından yoksundu.

 

Netanyahu 14 Ocak’ta Trump’ı aradı ve biraz sabırlı olmasını istedi: İsrail’in savunma sistemleri henüz tamamlanmamıştı. Trump beklemeyi kabul etti.

 

Ocak ayı sonunda İran’daki gösteriler ülke tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir zulüm dalgasıyla ezildi, onbinlerce kişi öldürüldü, göstericilerden sağ kalanlar da hapse atıldı.

 

Bu arada, Trump’ın özgüvenini pekiştiren bir operasyon gerçekleşti: ABD’nin sınır ötesi müdahalesinin işe yaradığını kanıtlarcasına, Venezuela’da Başkan Nicolás Maduro kanlı bir operasyonla derdest edildi, ABD’ye getirildi. Trump bu başarıyı İran için de geçerli bir şablon olarak gördü.

 

Şubat: Savaş Makinesi Çalışmaya Başlıyor

 

Ve 11 Şubat sabahı Netanyahu Washington’da Oval Ofis’e geldi. Tam üç saat boyunca Trump’la baş başa oturdu. Saldırı tarihleri konuşuldu, olası anlaşma senaryoları masaya yatırıldı, ama asıl gündem açıktı: Netanyahu, diplomatik sürecin savaş planlarını baltalamamasını sağlamak istiyordu. İkna etmekte güçlük çekmedi. Çünkü Trump için iki siyasi kazanç kaynağı netleşmişti: Venezuela gibi İran’ın fosil yakıt rezervleri üzerinde hakimiyet kurma şansı, ve Kasım ayındaki ara seçimler öncesinde sarsılan popülaritesini askeri başarı üzerinden tahkim etme opsiyonu.

 

Uçak Gemisi USS Gerald R. Ford

Birkaç gün içinde Pentagon bölgeye devasa bir güç yığdı: ABD’nin en yeni uçak gemisi USS Gerald R. Ford, bir düzine destek gemisi, savaş uçakları, bombardıman uçakları, yakıt ikmali tankerleri, hava savunma sistemleri. Ortadoğu’da son yirmi yılın en büyük Amerikan askeri yığınağı böylece tamamlanmıştı.

 

18 Şubat’ta Beyaz Saray’daki Durum Odası’nda (Situation Room) en kritik toplantı yapıldı. Masada Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, CIA Direktörü John Ratcliffe ve Genelkurmay Başkanı General Dan Caine vardı.

 

Caine seçenekleri sıraladı: sınırlı bir vuruş, ya da hükümeti devirmek için kapsamlı bir saldırı. İkinci seçeneğin bedelini de açık açık anlattı: Büyük Amerikan kayıpları, bölgede uzatmalı istikrarsızlık, cephane depolarının ciddi ölçüde erimesi.

 

Ama sonra ilginç bir şey oldu. Geleneksel olarak Ortadoğu müdahalelerine karşı tavrıyla bilinen JD Vance, beklenenin aksine şunu söyledi: “Eğer İran’a vuracaksak, büyük ve hızlı vuralım.”

 

Bu argüman Trump’ta derin etki yaptı. Ama, öte yandan Trump, General Caine’in söylediklerini kamuoyuna aktarırken hakikati çarpıttı: Kendi sosyal medya platformu olan Truth Social’a “Caine, her türlü askeri eylemin ‘kolayca kazanılabilecek bir şey’ olduğunu söyledi” diye yazdı. Oysa Caine bunun tam tersini söylemişti.

 

Diplomatik Orta Oyunu

 

Witkoff ve Kushner, Trump’ın emriyle İranlılarla görüşmeye koyuldular, ama bu görüşmelerin ciddi bir anlaşmayla sonuçlanacağını kimse ummuyordu. Nitekim 21 Şubat’ta Witkoff Fox News’te “Bu kadar deniz ve hava gücümüz orada dururken İran neden teslim olmadı ki?” diye sordu. Cevabı da kendisi verdi: “Onları o noktaya —yani dize— getirmek bir türlü mümkün olmadı.”

 

Bu arada yığınak tam gaz devam ediyordu. Sahne arkasında çalışan emekli diplomat Barbara Leaf’in dediği gibi, niyet barizdi: “Müzakereler sürüp giderken ikinci bir uçak gemisi göndermek, savaş planlamasının ta kendisiydi. Hiçbir zaman şüphem olmadı, askeri hamle kaçınılmaz hale gelmişti.”

 

Muhafazakâr bir siyasi yorumcu ve popüler medya figürü olan, Trump destekçisi Tucker Carlson Şubat’ın son haftasında üç kez Oval Ofis’e geldi, başkanla görüştü. Savaşa karşıydı. Riskleri, insan kayıplarını, siyasi belirsizlikleri, enerji fiyatlarını, Körfez müttefiklerinin maruz kalacağı tehditleri, İran misillemesinin boyutlarını anlattı. “Netanyahu’yu dizginle, ABD’yi onun yörüngesine sokma” dedi.

 

Trump riskleri pekala anladığını söyledi, ama ardından İsrail’in zaten İran’ı vuracağını, bu saatten sonra savaşa girip girmeme konusunda gerçekte bir seçeneğinin kalmadığını anlattı. Carlson Beyaz Saray’dan çıkarken bakışı netti: ”Trump savaşa yatmış durumda.” Bunu çevresine anlattı.

 

24 Şubat’ta Kongre’nin en yetkili sekiz isminden oluşan “Gang of Eight” (Sekizler Grubu) brifingde toplandı. Rubio ve Ratcliffe durumu izah ettiler, ama hiçbiri rejim değişikliği hedefinden söz etmedi.

 

Rubio’nun öne sürdüğü argüman şuydu: “İsrail vursun ya da vurmasın, İran ABD üslerini hedef alacak. Öyleyse, önleyici hamleler için ABD’nin İsrail ile birlikte sahneye çıkması daha akıllıca.”

 

Demokratlar ikna olmadı. Çünkü bu döngüsel bir argümandı: “Yığınak yüzünden İran saldırabilir, o yüzden biz saldıralım.”

 

Cenevre’de Son Perde, Uçakta Son Karar

 

27 Şubat Perşembe günü Witkoff ve Kushner resmi düzeyde müzakereye son bir diplomatik şans tanıma gerekçesiyle Cenevre’ye gitti. İranlılar onlara yedi sayfalık bir “nükleer zenginleştirme” planı sundu. Amerikalılar ise “sıfır zenginleştirme” istiyordu. Bunun yerine İran’a hazır nükleer yakıt temin edeceklerdi. İran reddetti, ve görüşmeler çöktü.

 

O gün Trump Oval Ofis’te dört Cumhuriyetçi senatörle oturuyordu. Konu İran’a döndü. Senatör Lindsey Graham’a göre Trump “İran’ın bir anlaşma yapmakla ilgilenmediğini” düşünüyordu. Graham sonradan şunu söyledi: “Diplomatik yolu denediğine kendini gayet inandırmış hissettiriyor, rahat görünüyordu.”

 

Cuma öğleden sonra, Air Force One uçağı Corpus Christi’ye inerken CIA çarpıcı bir istihbarat ayrıntısı getirdi: İran’ın “Yüce Lider”i Ali Hamaney’nin Cumartesi sabahı Tahran’daki konutunda olacağı, üstelik İran’ın en üst düzey sivil ve askeri isimlerinin aynı yerde toplanacağı tespit edilmişti. CIA bu bilgiyi İsraillilerle paylaştı. Her iki ülkenin liderleri de kararı verdi: Savaşı “kafa kesen” bir darbe ile başlatacaklardı.

 

“Operasyon onaylandı. Geri dönüş yok. İyi şanslar.”

 

Cumartesi sabahı İran’da insanlar işe gider, çocuklar okula koşarken, İran Ulusal Güvenlik Konseyi toplantı halindeydi. Tedbirsizlik mi? Belki evet belki hayır. Hamaney, yakınlarına bir savaş olursa kaçmak ve saklanmak yerine şehit olmayı tercih ettiğini söylemişti.

 

Toplantı başladıktan kısa bir süre sonra füzeler binanın üzerine yağdı..

 

Tarih bize anlatır: Savaş başlatmak ne kadar kolaysa, bitirmek de o kadar zor olur, çünkü sonuçları aylara, yıllara, onyıllara yayılır. Şimdi bu kaosun geri kalan sahnelerini izlemek zorundayız.

 

Yavuz Baydar’ın NAR blogunu ziyaret  edin

 

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler