Genel
Yavuz Baydar: Ayının pençeleri: Hakikat Berlinale’de Almanya tipi ikiyüzlülüğü yansıtan bir aynaya dönüşüverdi
Tuhaf zamanlar. Gazze’de yaşanan dehşet ardından Almanya’nın en temel yurttaş haklarını kolayca yerle bir etmesi, bir yerde toslayacaktı.…
Tuhaf zamanlar. Gazze’de yaşanan dehşet ardından Almanya’nın en temel yurttaş haklarını kolayca yerle bir etmesi, bir yerde toslayacaktı. Kısmet Berlinale ödül törenine imiş.
Siyasetin sanatla ilişkisini makaslamaya çalışan bir festival sonunda ona teslim oldu.
Berlinale’nin ödülleri sadece muhalefete “izin vermedi”, Almanya’nın Gazze etrafında giderek daralan kırmızı çizgileri üzerine, ülkede ifade ve gösteri özgürlüğünü zapt-u rapt altına alma kalıplarının vahameti üzerine bir referanduma dönüştü.
Ve, günün sonunda, festivali kuşatan sessizleştime-yatıştırma çemberini altüst etmek için, yıkıp geçmek için, iki Türkiyeli, bir de Filistinli/Suriyeli sinemacının sözleri yetti de arttı.
Bu yılki Berlinale’yi siyasetsizleştirme girişiminin sürdürülebilir olması zaten mümkün değildi. Çünkü kitlesel cinayetlerin, etnik temizliğin gözler önünde yaşandığı bir anda “tarafsızlık” siyasetin yokluğunun kabulü değil, taraf seçmekti.
Festival yönetimi ve jüri, basın toplantılarının “siyasi sorular” için pek uygun yer olmadığını, sinemacıların “siyasetten uzak durması” gerektiğini ima etmeye başladığı anda bu acı gerçek daha da görünür hâle geldi.
Niyet ne olursa olsun —etkinliğin itibarını korumak, skandaldan kaçınmak, sponsor ve siyasetçileri sakin tutmak— sonuç değişmedi: Berlinale, sinema için bir platformdan ziyade resmi irade tarafından yönetilen bir alana benzemeye başlamıştı. Bazı gerçeklikler sanki makbuldü (uzakta izlenen bir tema olarak savaş), ama bazıları ise “dile getirilemez” ilan ediliyordu, tabulaştırılıyordu.
Ters tepti. Bu tutum kamuya açık alanda patladı. Onlarca sinemacı ve sanatçının — Mark Ruffalo, Tilda Swinton, Ken Loach, Mike Leight, Javier Bardem vd — imzaladığı açık mektup, Gazze etrafında örülen sessizlik ve sansür kültürünü kınadı, ayrıca — çok haklı olarak— festivalin Avrupa mağdur olduğunda ahlaki pozisyon almaktan tarihsel olarak çekinmediğini hatırlattı.
Mektubun alt metni yıkıcıydı: Berlinale bazı vahşetler hakkında — mesela Rusya -Ukrayna savaşı — çekinmeden, berrak konuşabiliyor ama sivil Filistinliler —kadın, yaşlı, çocuk— öldürülürken dile karşı alerji geliştiriyorsa, “apolitik sanat” söylemi sadece bir mazeretten ibarettir.
Ödül töreni sonra ideal bir ödül töreninin yaptığı şeyi yaptı: Kurumsal mesaj ile sanatsal gerçeklik arasındaki uçurumu teşhir etti. “Kuşatma Günlükleri” (“Chronicles of the Siege” ile En İyi İlk Film ödülünü alan Filistinşli/Suriyeli Abdallah Alkhatib, o anı iktidara doğrudan bir suçlamaya çevirdi: Almanya’nın suç ortaklığını açıkça sorguladı, “Bu soykırımdan siz de sorumlusunuz”. Ve mültecilere sıkça yöneltilen o tanıdık uyarıyı da reddetti: “Ne söylediğinize dikkat edin.”
Sözlerine katılıp katılmamak ayrı; asıl önemlisi, konuşmanın bedelini görünür kılmasıydı: Baskıyı adlandırdı, sonra da tersyüz edip iktidara iadeli taahhütlü geri gönderdi..
Bu sanatın çekirdeğinden fırlayan bir siyasi bumerangdı. Siyasetten var gücüyle kaçınmaya çalışan bir festival, bir geceliğine ülkenin en gürültülü siyasi sahnesine dönüştü.
Neden? Çünkü film yönetmenleri, tanıdık bir yıldırma koreografisini ilk fark edenlerdir. Ve 2026 Almanyası’nda o koreografi giderek şöyle işliyor: Kişiyi yasakla, onu kamusal alanda “iptal et”, yalnızlaştır. Hapse atma, onun yerine işsiz bırak. Argümanı çürütmeyle uğraşma, üzerine ahlaki bir çamur at ki kurumlar paniğe kapılıp bağlarını kessin.
Yönetmen İlker Çatak’ın Altın Ayı Ödülü kazanan filmi “Sarı Zarflar”, perdede olan biten ile Almanya’da şu anda yaşananlar arasındaki en keskin kavramsal köprüyü kuruyor.
Hikâye gösterişli şiddet üzerine kurulmamış. İdari acımasızlığın üzerinden gelişiyor. Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında, OHAL döneminde yaşananların özeti gibi.
Sanatçı bir çift —Derya ve Aziz— Aziz’in internetteki eleştirel sözleri yüzünden hedef hâline gelmeleri ardından işini ve evini kaybediyor, resmi düzlemde, iktidar çabasıyla yabancılaştırıldıkça yalnızlaşıyorlar. Çevre flu hale geliyor. Bir kesim, muktedirin söylemini geçerli kabul ediyor, iktidarın oyununa katılıyor, yalanla örülü hikayesine inanmayı seçiyor. Bir kesim de konformizmin ikiz kardeşi olan korkuya teslim oluyor.
Devletin gücü burada “eksiltme” olarak çalışıyor. Geliri, statüyü, sosyal güvenliği alıp götürüyor; en sonunda dili bile kemirip yok ediyor: Konuştuğu için cezalandırılan insanlar, bir süre sonra kendi kendilerini sansürlemeyi öğreniyor. Alışıyorlar.
Filmin yapımcısı Ingo Fliess’in ödül törenindeki şu cümlesi, “Asıl tehdit dışarıda… otokratlar… sağcı partiler… nihilistler”, bu yüzden önemli: Kurulan tuzağı reddediyor. Sanatçı sanatçıya karşı, topluluk topluluğa karşı; herkesin cümle polisliğiyle meşgul edildiği bir kültür savaşı iktidarın mengenesini görünmez kılıyor.
Çatak’ın filminin derin sezgisi, Berlin’de bu kadar net karşılık bulmasının nedeni şu: Baskı, açık bir diktatörlük estetiğine çoğu zaman ihtiyaç duymaz. Kariyerler üzerinden, sözleşmeler üzerinden, kurumların itibarı üzerinden ve “sorun” etiketiyle yaşanan bir “sessiz terör” üzerinden çalışır. Bu açıdan, film, Türkiye’deki faşizan dehşet dönemi kadar, Almanya’daki zihinsel kaymaya da projektör tutuyor:
Gazze savaşının başlamasından bu yana Almanya, gösteri yasakları ve ifade kısıtlamaları, politik ve kültürel etkinlik iptalleri ve özellikle akademi ile kültür alanında Filistinlilerle dayanışma gösteren ya da İsrail hükümetinin politikasını eleştirenlere dönük mesleki sonuçlar dalgasının kamuya açık sahnesi.
Mekanizma tanıdık: Antisemitizm suçlamaları o kadar geniş ve ucu açık bir biçimde dolaşıma sokuluyor ki, ciddi bir ahlaki kategori olmaktan çıkıp bir yönetim — güdümleme— aracına dönüşüyor. İsrail’in askeri uygulamalarına yönelik her eleştiri nefret söylemi sayılabildiğinde, kurumlar hemen en güvenli seçeneğe uzanıyor:
Paneli iptal et, daveti geri çek, üniversitedekileri uzaklaştır, sözleşmeyi feshet.
İzleyen herkese verilen mesaj “doğru konuş” bile değil; “sus!” oluyor.
Almanya’nın tarihi bu tabloyu özellikle tehlikeli kılıyor.
Bugün 1933 olduğu için değil, Almanya demokratik toplumların muhalifleri dışlamayı ne kadar hızlı normalleştirebildiğini pek çoğundan iyi bildiği için. Nazi kamp evreninde, ölüme yakın hâle indirgenen mahkûmlar diğer tutuklular tarafından “Muselmänner” diye anılıyordu; hayatta kalanların “yaşayan ölüler” diye tarif ettiği bir durumdu bu.
Tabii ki her şeyi kamplarla eşitlemek gerekmiyor; ama uyarıyı görmek için şu yeter: Bir toplum, insanlara fiziksel zarar vermeye ihtiyaç duymadan çok önce onları sosyal olarak öldürmeye —mesleki, ekonomik, itibari— başlayabilirler.
2026’daki Berlinale’deki manzara yeni değil; 2024 Berlinale skandalının üzerine oturuyor. 2024’te Filistin-İsrail ortak yapımı belgesel “No Other Land” en iyi belgesel ödülünü kazanmıştı. Yapımcıları sahnede ateşkes talep edip İsrail’in eylemlerini kınadılar.
Alman siyasetçiler törenin bazı kısımlarını alenen antisemitik diye damgaladı. İsrailli ortak yönetmen Yuval Abraham, daha sonra, bu siyasi etiketlemenin ailesine yönelik tehditleri tetiklediğini söyledi.
Bu bölüm çok önemli. Çünkü gayriresmî, adı konmamış bir kuralı yerleştirdi:
Berlinale sahnesi “politik” olabilir, ama yalnızca Alman devletinin kendisini “suç ortağı” diye dinlemek zorunda kalmayacağı sınırlar içinde. Bu kural bir kez kuruldu mu, her sonraki yıl itaat testi olur.
Ama 2026 o testi geçemedi. Sanatın içine gömülü vicdanın duvarına tosladı.
Bumerang sadece Berlinale’nin kendini siyasetsizleştirememesi ile ilgili de değil.
Şu da var: Almanya’nın da kültürel “yönetim” yoluyla Gazze’yi güvenli bir ahlaki mesafede tutamaması. Çatak’ın filmi modern bir baskı biçimini —işsizlik ve yalnızlaştırma yoluyla “iptal” olgusunu — masaya yatırıyor.
Almanya ise her zamanki kaba refleksleriyle güncel rezonansını sağlıyor: Yasaklar, iptaller, işten çıkarmalar, polis devletine özgü şiddet ve liberaldemokrasinin temel kurallarına veda.
Berlinale sessiz bir festival istediyse, yanlış ülkeyi, yanlış yılı ve yanlış sanatçıları seçti. Kazananlar, sinemanın yapması gerekeni yaptı: Salonun ve dünyanın görmesi gereken şeye bakmasını sağladılar. Gayet iyi oldu.
