Genel
Ters Açı: “İran Kürtleri Savaşa Girmesin!” Evet, Bu Savaş Kirli. Ama Hafıza da Ortada. Yani?..
İran savaşı Kürtleri Suriye’dekine benzer bir şekilde ikileme sürükledi. Hedef hak-hukuk ve öz-yönetim ise ne yapmalı? Savaşmak mı, savaşmamak mı? İşte bütün mesele.
Yazar: Yavuz Baydar
İran savaşı Kürtleri Suriye’dekine benzer bir şekilde ikileme sürükledi. Hedef hak-hukuk ve öz-yönetim ise ne yapmalı? Savaşmak mı, savaşmamak mı? İşte bütün mesele.
Sene 1987. Cumhuriyet’in Stockholm muhabiriyim. Bir Kürt kaynaktan sabah telefon. “Dr Abdurrahman Gassemlou geldi buraya. Resmi görüşmeler filan yapacak. Mülakat yapmak ister misin?” Cevap: “Hemen!”
Gelen kişi, İran Kürdistan Demokratik Partisi’nin (KDPI) efsanevi Genel Sekreteri idi. En az bir milyon insanın helak olduğu Irak-İran savaşının sonlarına yaklaşmaktaydık. Haber merkezi ile konuştum. Cevap: “Ne zaman geçersin haberi?”
Malum, o yıllar, Türkiye’de bağımsız haberciliğin ender rastlanan dönemlerinden biriydi, ne patron ne de iktidar korkusu, ne yazı işleri blokajı, ne de otosansür. Haber değeri var mı? O halde basılır. Cumhuriyet bu özgürlük yarışında ön saftaydı.
Ertesi gün buluştuk. El sıkışırken gülümsüyordu. “Biliyor musun?” dedi. “Ben dağda her gün gazetenizi beklerdim. Cumhuriyet’i katırla getiriyorlardı bana..”
Şaşmadım, çünkü Özal dönemiydi, bölge Kürtleri gözünü Ankara’ya dikmişti.
Epey konuştuk, yanlış hatırlamıyorsam sohbet daha çok İran Kürtlerinin Tahran’la ve Irak Kürtleriyle ilişkilerine, beklentilere odaklanmıştı. Haber bir arkadaşımın çektiği harika bir portreyle birlikte yayınlandı. (O siyah-beyaz fotoğrafın bir kopyasını daha sonra arşivlemesi için Paris Kürt Enstitüsü’ne, Kendal Nezan’a göndermiştim. Orijinali kimbilir nerede, belki bir gün bulurum.)
13 Temmuz 1989, saat 19.37. Viyana, Linken Bahngasse Caddesi No. 5. İlk polis ekipleri kan gölüne dönen daireye ulaştığında, Dr Gassemlou ve yanındaki iki kişi — Parti temsilcisi Abdullah Kadir Azeri ile Fadhil Resul — hayatını kaybetmişti. İran hükümetiyle yürüttüğü barış görüşmeleri için geldiği Viyana’da susturuculu silahlarla kafasından vurulmuşlardı. Bant kayıtlarına göre, kurşunlar sıkılmadan kısa bir süre önce Gassemlou şunu söylemişti: “İran söz verdiği özerklik için çalışıyor diyemem, buradan eli boş döneceğim.”
Şüpheliler İran Büyükelçiliği’nin devreye girmesiyle ülkeden kaçmayı başardılar.
Eylül 1992. Berlin’in Wilmersdorf semtindeki Mykonos adlı küçük bir Yunan restoranında dört kişi kurşuna dizildi. Hedefler KDPI Genel Sekreteri Dr Sadegh Şerefkendi, partinin Avrupa temsilcisi Fattah Abdoli, Almanya temsilcisi Homayoun Ardalan ve Şerefkendi’nin yakın dostu Nourullah Dehkordi‘ydi. Üçü olay yerinde hayatını kaybetti, Dehkordi hastanede sabahın erken saatlerinde son nefesini verdi. Suikastçılar bir Uzi ve tabancayla toplam 30 mermi sıkmıştı.
Alman mahkemeleri cinayetlerin doğrudan İran İstihbarat Bakanlığı emriyle ve dönemin İstihbarat Bakanı Ali Fallahian’ın talimatıyla, Hameney ve Rafsancani’nin bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğini hükme bağladı.
Bir Avrupa kentinde, müzakere masasında ya da kafede oturan Kürt siyasetçileri öldürmek: Bu, İran’ın Kürt siyasi temsilcilere bakışını belgeleyen bir uygulama hâline gelmişti.
İran’a İsrail ve ABD güçlerinin saldırıları genişlerken, İranlı Kürt grupların karadan harekata katılması gündemde. Son gelişmelere bakılırsa, an meselesi.
Tartışmalar yoğun: Bir grup gözlemci ve yorumcu kuşku ve kaygılarını dile getirirken, ötedenberi Kürt paranoyasının çekim alanındaki Türkiye’den de farklı kesimlerden de benzer sesler duyulmakta: Kürtler ABD’ye güvenmemeli, savaşa sürüklenmemeli, İran rejimiyle diyalog yolunu kapatmamalı.
Bu argümanın bir yanı doğru: ABD Kürtleri defalarca araçsallaştırdı, sonra yarı yolda bıraktı. 1975’te Şah ile yapılan Cezayir Anlaşması ardından Washington’ın Irak Kürtlerini terk etmesi (Barzani’nin Kissinger’a yazdığı mektup tarihe geçmişti: “Müttefikinize neden ihanet ettiniz?” diye soruyordu), 1991’de Körfez Savaşı sonrası ayaklanmanın bastırılması, 2019’dan bu yana Rojava’nın muğlak ve gitgide eriyen bir ABD desteğinde kalması — bunlar kayıtlara geçmiş trajik gerçekler.
Ama bu hafıza, İran’daki durumu anlamak için tek başına yeterli bir çerçeve sunmuyor. Çünkü asıl soru şu değil: “ABD güvenilir bir ortak mı?” Asıl soru şu: Onyıllardır Tahran’ın tahakkümü altında kalan İranlı Kürtler bu tehditle barış içinde bir arada yaşayabilir mi? Başka bir deyişle, şimdiye kadar hiçbir güven telkin etmeyen, tersine geçmişi kana bulayan bir rejime mi birdenbire güvenecekler?
Buna yanıt vermek için ideolojik prizmalar değil, veriler ve hafıza yeterli. İran İnsan Hakları örgütünün, Kürdistan İnsan Hakları Ağı’nın (KHRN) ve Hengaw gibi sahadan beslenen kuruluşların taranması ardından ortaya çıkan tabloyu gözden geçirelim.
“Ekim 2023 – Ekim 2024” arasında İran, en az “138 Kürt siyasi mahkumu” idam etti. 2024 yılı sonuna kadar bu sayı 183’ü buldu. Bu bir önceki yıla göre % 21 artış anlamına geliyor. Ocak–Eylül 2025 arasında İran’da idam edilen 906 kişinin 247’si Kürt’tü. 2010’dan 2024’e kadar Kürtler siyasi/silahlı örgüt üyeliğine dayalı idam vakalarının %52’sini oluşturdu; bunu Beluçlar (%29) ve Araplar (%16) izledi. Geçen yıl İran’da idam edilen 906 kişinin 247’si Kürt’tü.
Bu rakamlar, (yerel kaynaklara göre) “savaşmayan”, silah taşımayan, sadece yaşayan, örgüt üyesi olan ya da gösteri yapan insanların basit bir dökümü.
Şöyle: İdamların büyük çoğunluğu iki suçlama altında gerçekleştirilmişti. “Moharebeh” (”Allah’a düşmanlık”) ve “efsad-fil-arz” (“Dünyaya fesat yaymak”). Bu suçlamalar, silahlı eylemle hiçbir ilgisi olmayan kişilere de uygulanıyor: bir Komala üyelik kartı taşımak, sosyal medyada rejimi eleştirmek, Kürt kültürel etkinliklerine katılmak. Yalnızca üyelik — herhangi bir şiddet eylemi olmaksızın — defalarca idam cezası için yeterli gerekçe olarak kabul edildi.
İran’ın “Devrim Mahkemeleri” dakikalar içinde karar veriyordu. Bağımsız avukatlara erişim yoktu, şeffaflık hak getireydi. Ocak 2024’te dört Komala üyesi — Pezhman Fatehi, Mohsen Mazloum, Mohammad Faramarzi ve Vafa Azarbar — “İsrail adına casusluk” ve “moharebeh” suçlamalarıyla idam edildiler. Yüksek Mahkeme kararı 24 saat içinde onayladı ve aileler infaz öncesinde haberdar edilmedi.
İdamlar şu örgütlere odaklanmıştı:
- PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi)
- Komala (İran Kürdistanı Partisi)
- KDPI (İran Kürdistanı Demokrat Partisi)
- KJAR ve diğer silahlı ya da siyasi Kürt hareketleri
Bu noktada şu soru da akla gelebilir: Bu duruma Kürtlerin silah bırakmadan verdiği mücadele mi gerekçe veya bahane oluşturdu? Bu soru meşru olabilir ama Tahran’ın tarihsel davranış kalıbını görmezden geliyor.
İran’ın Kürt siyasi temsilcilerine karşı yürüttüğü operasyonlar — Gassemlou ve Şerefkendi suikastları — en dramatik örnekler olarak ateşkes dönemlerinde, sulh zamanında gerçekleşti. Yani “silah bırakın, diyalog deneyin” stratejisi tarihsel olarak İranlı Kürt liderler için de koruyucu olmadı. Tersine.
ABD’nin Kürtleri “kullan-at-terket” mirası bir olgu ve dikkate alınmalı. Ama o tarihsel miras İranlı Kürtlerin kendi öz-savunma tercihlerini şekillendirmesinde dışarıdan dayatılmış bir ihtiyat gerekçesi olarak kullanıldığında, tartışmalı bir hal alıyor. “Savaşa girmeyin” tavsiyesi, bir yanıyla Kürt hafızasını hafife almayı ima ediyor çünkü.
Evet, biri farklı davalardan hükümlü, diğeri savaş suçlusu olarak tescillenmiş iki liderin uluslararası hukuku ve ittifak gereklerini hiçe sayarak başlattığı bu savaşın kirlilik boyutu ve meşruiyet boşluğu uluslararası camianın duvarlarına çarpmış durumda.
Ama savaş tarihinin hafızası üzerinden gerçekçi olarak bakıldığında, şimdi ortada geri dönüş noktası fersah fersah geçilmiş bir fiili durum da var. Ve bu durum — rejim değiştirme hedefi — karadan askeri harekatı ABD ve İsrail’in gözünde zorunlu kılıyor.
Elbette dışarıdan görüş, uyarı ve telkin olacak, bu kaçınılmaz. Ama Kürt hafızasını kaale almayan, ona karşı bir pozisyon, gerçeğin farklı yüzlerini görmekten yoksun kalacağı için, eksiklikleri ile göze batar.
Siyasi şiddet karşısında ahlaki bir tutum almak gerekli. Ama bu tutum, rakamları bilmeden, kanlı tarihi okumadan inşa edilirse, kanaat bilginin önüne geçmiş demektir. Son günlerde gördüğümüz tam da bu.
Son kararı “bizim için en iyisi bu” diye İran Kürtleri verecek, öyle veya böyle bir yol çizecekler. “Terörsüz Türkiye” adlı “süreç” düzleminde hafızayı canlı tutan Türkiye Kürtleri ile hafızayı sıfırlamayı tercih eden Türkiye Kürtleri arasındaki tartışmadan çıkacak tercih gibi.
Karar onların, Kürtlerin.
Sonuçlar da herkesten çok onları etkileyecek.
Yavuz Baydar’ın makalelerini bu linkten takip edebilirsiniz
