Dünya Ekonomisi
Para Politikasında Restorasyon Zamanı: Borç Sarmalından Çıkış Mümkün Mü? (Kevin Warsh)
Doktora Standartı ve Bilimcilik Yanılgısı
Ekonomi dünyasının kalbinde yer alan merkez bankacılığı, bugün her zamankinden daha fazla tartışma konusu haline gelmiş durumda. Modern finansal sistemin temel direği olan bu yapılar, paranın değerini korumak ve fiyat istikrarını sağlamak gibi hayati görevlerle yükümlü olsalar da, son yıllarda bu hedeflerden belirgin bir uzaklaşma yaşandığı gözlemleniyor. Uzmanlar, bu durumu bir “kurumsal kayma” olarak tanımlıyor ve kurumların asli yasal görevlerini yerine getirmekte yetersiz kaldığına dikkat çekiyor. Mevcut sistem, tarihteki üçüncü büyük merkez bankacılığı deneyi olarak kabul ediliyor ve önceki iki deneyin başarısızlıkla sonuçlanmasının temel nedeni olan halkın rızasını kaybetme riskiyle bugün tekrar karşı karşıya kalınmış durumda. Eğer bir kurum, kendisine emanet edilen paranın alım gücünü koruyamazsa, toplum üzerindeki meşruiyeti de sarsılmaya başlar.
Tarihin Tekerrürü ve Yanıltıcı Başarı İllüzyonları
Merkez bankalarının geçmişine baktığımızda, performans karnesinin sanıldığı kadar parlak olmadığı görülüyor. Nobel ödüllü ekonomistlerin de vurguladığı üzere, 1914’te faaliyetlerine başlayan bu sistem, Birinci Dünya Savaşı sırasında fiyatların iki katına çıkmasına engel olamadığı gibi, 1921’deki büyük ekonomik çöküşün de mimarlarından biri oldu. Daha da önemlisi, insanlık tarihinin en büyük ekonomik yıkımı olan 1930’lardaki Büyük Buhran’ın baş sorumlusunun, sistemin likidite sağlamadaki hatalı politikaları olduğu bugün geniş kabul gören bir gerçektir. 1970’li yıllarda yaşanan ve tüm dünyayı sarsan yüksek enflasyon dönemi de yine aynı şekilde merkez bankası tarafından finanse edilmiştir. Paul Volcker’ın 1980’lerdeki kararlı duruşuyla sağlanan istikrar dönemi, yani “Büyük Yumuşama”, bize paranın değerinin korunabileceğini göstermişti. Ancak bu dönemden sonra gelen Alan Greenspan ve Ben Bernanke gibi isimlerin yönetimindeki sistem, uzun süren bir huzur ortamının ardından gelen bir rehavet dönemine girdi ve bu durum 2008 krizine giden yolun taşlarını döşedi.
Enflasyon Dış Güçlerin Değil Hatalı Tercihlerin Sonucudur
Günümüzde çarşı pazardaki fahiş fiyat artışlarını açıklarken genellikle pandemi, Ukrayna savaşı veya küresel tedarik zinciri krizleri gibi dış etkenler suçlanıyor. Ancak iktisadi gerçekler, enflasyonun aslında bir “tercih” olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Serbest piyasa ekonomisinde tekil bir ürünün fiyatı değişebilir; bu durum arz ve talep dengesinin doğal bir sonucudur. Fakat genel fiyat seviyesinin kalıcı ve kendini besleyen bir şekilde artması, yani gerçek anlamda enflasyon, tamamen para arzı ve merkez bankasının kararlarıyla ilgilidir. Eğer bir merkez bankası piyasaya kontrolsüzce para sürerse, bu durum kaçınılmaz olarak her mutfak masasına ve her şirketin yönetim kuruluna enflasyon olarak yansır. Putin veya pandemi geçici fiyat dalgalanmaları yaratabilir, ancak bu dalgalanmaları kalıcı bir enflasyon sarmalına dönüştüren şey merkez bankasının duruşudur. Sağlam bir para birimine sahip olmak bir toplum için haktır ve bu hakkın korunması tamamen bir yönetim tercihi meselesidir.
Doktora Standartı ve Bilimcilik Yanılgısı
Eskiden para sistemleri altın standardı gibi fiziksel ve somut kısıtlamalara dayanırdı. Bu sistem, para arzını altının miktarıyla sınırlayarak disiplin sağlıyordu. Bugün ise karşımızda “Doktora Standartı” (PhD Standard) olarak adlandırılan, tamamen ekonomi doktorası sahibi bürokratların öznel takdirlerine ve karmaşık matematiksel modellerine dayalı bir yapı var. Bu yeni düzen, ekonomiyi sanki fizik ya da matematik gibi kesin kuralları olan ve bir laboratuvarda kontrol edilebilecek bir bilimmiş gibi görme eğilimindedir. Uzmanlar bu duruma “bilimcilik” (scientism) adını veriyor. Oysa ekonomi, atomlar gibi sabit kurallarla hareket etmeyen, her gün fikirlerini değiştiren insanların kararlarından oluşan son derece dinamik bir yapıdır. Karmaşık formülleri gerçek hayatın üzerine dayatmaya çalışmak, çoğu zaman merkez bankacıların elindeki imperfect (kusurlu) araçları olduğundan daha etkili sanmalarına ve dolayısıyla büyük hatalar yapmalarına yol açıyor.
2008 Krizi: Acil Müdahaleden Kalıcı Bağımlılığa
2008 yılında yaşanan küresel finansal kriz, dünya ekonomisini uçurumun kenarına getirdiğinde, merkez bankası yetkilileri kendilerini adeta bir “savaş karargahında” gibi hissetmişlerdi. Finansal piyasaların tamamen donduğu o günlerde, sisteme devasa likidite pompalamak kaçınılmaz bir acil durum müdahalesiydi. Sistemin tamamen yanmasını önlemek için kullanılan bu “yangın söndürme” yöntemi, o an için hayat kurtarıcıydı. Ancak bu kriz bittiğinde, olağanüstü önlemlerin geri çekilmesi ve kurumun tekrar “sıkıcı” ve arka planda kalan asıl görevine dönmesi gerekiyordu. Ne yazık ki, acil durum için icat edilen yöntemler zamanla kalıcı hale getirildi. Bu durum, piyasaların sürekli olarak merkez bankası tarafından desteklenmeye alışmasına ve finansal sistemin adeta bir uyuşturucu bağımlısı gibi sürekli ucuz paraya ihtiyaç duymasına neden oldu.
Parasal Genişleme ve 9 Trilyon Dolarlık Sınav
Finans literatürüne “Parasal Genişleme” (QE) olarak giren para basma süreci, 2008’den bu yana akıl almaz boyutlara ulaştı. 2006 yılında yaklaşık 800 milyar dolar civarında olan bilanço büyüklüğü, kriz sonrası QE1, QE2 ve QE3 gibi hamlelerle sürekli şişirildi. Pandemi dönemiyle birlikte uygulanan QE4 ile bu rakam 9 trilyon dolara kadar tırmandı. Bir trilyon doların ne anlama geldiğini hayal etmek bile güçken, piyasaya trilyonlarca doların bu kadar rahat sürülmesi, ekonomideki disiplin algısını tamamen yerle bir etti. Bu süreç, paranın maliyetini yok sayarak “bedava öğle yemeği” olduğu yanılgısını yarattı. Ancak ekonomi biliminin en temel kuralı şudur: Bedava öğle yemeği yoktur; bugün basılan paranın bedeli, yarın yüksek enflasyon ve bozulan gelir adaleti olarak tüm toplum tarafından ödenir.
Siyaset ve Para Basma Makinesi Arasındaki Tehlikeli Flört
Merkez bankasının sınırsızca tahvil alarak borçlanmayı kolaylaştırması, sadece finansal piyasaları değil, siyaseti de yozlaştırdı. Hükümetler ve parlamentolar, merkez bankasının bu tahvilleri alarak faizleri yapay olarak düşük tutacağını bildikleri için bütçe disiplininden tamamen koptular. Bu durum, ulusal borcun gayrisafi yurtiçi hasılaya oranının %100’ün üzerine çıkmasına ve tarihte görülmemiş seviyelere ulaşmasına neden oldu. Bugün gelinen noktada, devletlerin sadece borç faizlerini ödemek için harcadığı miktar, savunma bütçelerini bile geride bırakmış durumda. Bir devletin borç faizine, ordusundan daha fazla para harcadığı bir senaryoda ekonomik bağımsızlıktan bahsetmek giderek zorlaşıyor. Para politikası ile mali politikanın bu kadar iç içe geçmesi, merkez bankasını tarafsız bir hakem olmaktan çıkarıp, siyasetin harcamalarını finanse eden bir araç haline getirdi.
Kurtuluş Reçetesi: Kurumsal Restorasyon ve Sorumluluk
Yaşanan bu tıkanıklığı aşmak için radikal bir devrime değil, bir “restorasyona” ihtiyaç var. Merkez bankası, kendi asıl işine odaklanmalı ve piyasaları manipüle etmekten vazgeçmelidir. İlk adım olarak, devasa hale gelen bilançonun kademeli ancak kararlı bir şekilde küçültülmesi gerekiyor. Para basma makinesinin gürültüsü azaltılmalı, böylece enflasyonist baskılar doğal yollarla aşağı çekilmelidir. 1951 yılında Hazine ile yapılan tarihi mutabakat gibi, parayı yönetenlerle harcamayı yönetenlerin sınırlarının net bir şekilde çizildiği yeni bir anlaşma şarttır. Faiz oranlarını belirlemek merkez bankasının işi olmalı, ancak bu güç piyasanın doğal işleyişini bozmak için değil, sadece fiyat istikrarını sağlamak için kullanılmalıdır.
Dijital Alternatifler ve İnsana Duyulan Güven
Sistemdeki bu çatlaklar, Bitcoin gibi yeni teknolojilerin ve varlıkların yükselişine zemin hazırladı. Bitcoin, sadece bir yatırım aracı değil, aynı zamanda geleneksel para politikası yapıcılarını denetleyen ve onlara yanlış yaptıklarını hatırlatan bir “piyasa polisi” işlevi görüyor. Eğer insanlar resmi para birimine olan güvenlerini yitirirlerse, Bitcoin gibi yazılım tabanlı çözümlere yönelmeleri kaçınılmazdır. Ancak tüm bu karamsar tabloya rağmen, ekonominin geleceği için umut verici gelişmeler de yok değil. Yapay zeka ve yeni nesil yazılım teknolojileri, önümüzdeki on yılda devasa bir verimlilik patlaması yaratma potansiyeline sahip. Eğer kamu kurumları kendi evlerini düzene sokabilir ve girişimcilerin önündeki regülasyon yüklerini azaltabilirse, insan zekası ve adaptasyon yeteneği sayesinde bu krizden çok daha güçlü bir ekonomik modelle çıkmak mümkündür. Unutulmamalıdır ki, en gelişmiş yazılımlardan bile daha değerli olan şey, risk alma ve üretme isteğine sahip olan insan faktörüdür.
