Dünya Ekonomisi
Japonya Seçimi Sonrası Çin Alarmda: Tokyo’nun Sertleşen Yeni Rotası
Japonya’da yapılan son genel seçim, sadece ülkenin iç siyasetine değil, Doğu Asya’nın kırılgan güvenlik dengelerine de doğrudan etki edecek bir…
Japonya’da yapılan son genel seçim, sadece ülkenin iç siyasetine değil, Doğu Asya’nın kırılgan güvenlik dengelerine de doğrudan etki edecek bir tablo ortaya koydu. Sandıktan güçlü bir çoğunlukla çıkan iktidar, hem içeride daha rahat hareket etme imkânı kazandı hem de dış politikada daha sert ve iddialı bir çizgi izleyebileceğinin sinyalini verdi. Bu sonuç, özellikle Pekin’de yakından takip ediliyor. Çünkü seçimden sonra güçlenen Tokyo yönetiminin Çin’e karşı daha net bir duruş sergilemesi, bölgede gerilimi artırabilecek başlıkları yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı.
Son dönemde Japonya-Çin ilişkileri zaten inişli çıkışlı bir seyir izliyordu. Ancak yeni hükümetin göreve gelir gelmez Tayvan meselesini “Japonya’nın güvenliği” ile açık şekilde ilişkilendirmesi, tansiyonu bir anda yükseltti. Çin’in ekonomik ve diplomatik baskı hamleleri ise beklenenin tersine sonuç vererek, Tokyo’da geri adım yerine “daha da kenetlenme” duygusunu beslemiş görünüyor.
Tayvan Cümlesi, Fırtınayı Başlatan Kıvılcım Oldu
Japonya’da yeni başbakanın göreve başlamasından kısa süre sonra yaptığı bir değerlendirme, Çin’de sert tepkiyle karşılandı. Söylenen şey aslında bir ihtimal senaryosuydu: Çin’in Tayvan’a yönelik bir saldırısı ya da ablukası, Japonya açısından “hayati bir tehdit” sayılabilecek bir duruma dönüşebilir ve Japonya buna askeri karşılık verme seçeneklerini masaya koyabilir.
Bu yaklaşım, Japon güvenlik hukukunda özel bir anlam taşıyor. “Hayati tehdit” gibi tanımlar, ülkenin sadece kendini savunma değil, yakın güvenlik ortaklarıyla birlikte “kolektif savunma” kapsamında askeri adım atabilmesinin kapısını aralıyor. Yani mesele basit bir siyasi açıklama değil; gerektiğinde politika ve eyleme dönüşebilecek bir hukuki çerçeveye işaret ediyor.
Çin cephesinde bu sözler, “iç işlerine müdahale” olarak görüldü ve diplomatik dil hızla sertleşti. Bu noktadan sonra gerilim, söylem düzeyinden somut adımlara taşındı.
Çin’den Baskı Dalgası: Turizm, Ticaret ve “Kritik Maden” Kartı
Tepkiler sadece açıklama yapmakla sınırlı kalmadı. Çin, Japonya’ya dönük bir dizi karşı hamleyi devreye soktu. Bunların bir kısmı doğrudan ekonomik baskı niteliğindeydi: Japon deniz ürünlerine yönelik ithalat kısıtlamaları, Çinli turist akışını azaltacak yönlendirmeler ve daha da önemlisi kritik mineraller gibi stratejik malzemelerde ihracat kısıtlaması sinyalleri.
Bunların yanı sıra diplomatik alanda da sertleşen bir çizgi görüldü. Japonya’nın “agresif” davranmakla suçlandığı yazışmaların uluslararası platformlara taşınması, gerilimin küresel bir vitrine çıkarılmak istendiğini gösteriyordu. Daha sonra çift kullanımlı (sivil gibi görünen ama askeri amaçlarla da kullanılabilen) bazı ürünlerin Japonya’ya satışına yönelik sınırlamalar gündeme geldi.
Ancak burada önemli bir kırılma yaşandı: Bu baskı adımlarının, Japon yönetimini geri adım atmaya zorlaması beklenirken, Tokyo’da tam tersine “geri çekilmek yerine güçlenmek” eğilimi doğdu. Seçim sonucunda ortaya çıkan tablo da bunu pekiştirdi.
Sandıktan Çıkan Mesaj: Güçlü Mandat, Daha Serbest Hareket Alanı
Japonya’daki seçim sonuçları, iktidar partisinin sadece çoğunluğu korumakla kalmayıp çok güçlü bir üstünlük sağlamasıyla dikkat çekti. Bu tür bir sonuç, liderliğin elini iki açıdan güçlendiriyor: Birincisi, ülke içinde ekonomik ve sosyal düzenlemelerde daha az siyasi dirençle karşılaşma ihtimali. İkincisi ise güvenlik ve savunma gibi daha “hassas” başlıklarda daha iddialı kararlar alabilme imkânı.
Seçim kampanyasında gündem büyük ölçüde yaşam maliyeti ve ekonomi etrafında dönse de, ortaya çıkan sonuç dış politikada da etkisini gösterecek. Çünkü “güvenlik” başlığı, özellikle Çin ve Kuzey Kore kaynaklı risk algısıyla birlikte, Japon siyasetinde giderek daha merkezî bir yere oturuyor.
Bu noktada Çin’in dikkat ettiği şey şu: Seçim sonucu, Japon toplumunda “Çin’e sert durmanın bir bedeli değil, hatta kazancı” olabileceğini de gösteriyor. Bu da Pekin’in baskı stratejisinin “geri teptiği” yorumlarına yol açıyor.
Savunma Bütçesi Rekoru ve Yüzde 2 Hedefi: Japonya Hızlanıyor
Seçim öncesi ve sonrasında en net sinyallerden biri savunma harcamaları üzerinden geldi. Japonya, rekor düzeyde bir savunma bütçesini onaylayarak, askeri kapasitesini artırma yolunda hızlandığını gösterdi. Hedef, savunma harcamalarını milli gelirin yüzde 2’sine ulaştırmak ve bunu planlanandan daha erken gerçekleştirmek.
Bu, sadece Japonya’nın kendi tercihleriyle açıklanabilecek bir mesele değil. Bölgedeki güvenlik ortamının sertleşmesi kadar, müttefiklerin “daha fazla sorumluluk alma” yönündeki beklentileri de Japonya’yı daha aktif bir çizgiye itiyor. Tokyo’nun son yıllarda daha “kaslı” bir savunma yaklaşımına yönelmesi, bir yandan caydırıcılık kurma isteği, diğer yandan da değişen küresel dengelerde “kendi ayakları üzerinde durma” arayışıyla bağlantılı.
Çin açısından ise bu, Japonya’nın geçmişteki daha temkinli güvenlik çizgisinden uzaklaşması anlamına geliyor. Bu yüzden her bütçe artışı, Pekin’de yalnızca rakamsal bir büyüme değil, siyasi bir niyet göstergesi olarak okunuyor.
Anayasa Tartışması: “Barışçı” Madde Yeniden Masaya mı Geliyor?
Seçim sonrası en kritik gündemlerden biri, Japonya’nın savaş sonrası dönemde benimsediği “pasifist” çizgiyi simgeleyen anayasal düzenlemeler. Özellikle anayasanın meşhur maddesi, Japonya’nın askeri güç kullanımını sınırlandıran bir çerçeve olarak biliniyor.
Yeni dönemde, bu maddeyi değiştirmek ya da en azından “öz savunma güçlerini” anayasal düzeyde daha açık tanımlamak gerektiğini savunan görüşler güç kazanıyor. Elbette anayasa değişikliği Japonya’da oldukça zor bir süreç: Parlamentoda yüksek çoğunluk gerekir, üst mecliste de dengeler önemlidir ve nihai olarak referandum aşaması bulunur. Bu nedenle hemen yarın değişiklik beklemek gerçekçi olmayabilir.
Ama burada Çin’i rahatsız eden şey, değişikliğin hızından çok, tartışmanın bizzat başlaması. Pekin, bunu Japonya’nın “militarize olduğu” ve savaş sonrası kısıtları aşındırdığı yönünde bir işaret olarak görme eğiliminde. Tartışmanın açılması bile diplomatik gerilim üretebilecek bir adım sayılıyor.
Yasukuni Gerilimi: Sembol Siyaseti Yeniden Isınabilir
Japonya-Çin ilişkilerinde duygusal ve tarihsel yük taşıyan başlıklardan biri de Tokyo’daki Yasukuni Tapınağı. Tapınak, Japonya’nın savaşlarda hayatını kaybeden askerlerini anma yeri olarak bilinse de, içinde savaş suçlusu olarak hüküm giymiş isimlerin de anılması nedeniyle, Çin ve Güney Kore gibi ülkelerde “geçmişin aklanması” sembolü olarak görülüyor.
Bu yüzden Japon liderlerin tapınağı ziyaret etmesi, genellikle diplomatik krize yol açıyor. Uzun süredir bu konuda dikkatli bir denge korunuyordu. Ancak yeni liderliğin, uygun zemini hazırlayarak böyle bir adımı atma isteği olduğu yönündeki sinyaller, Pekin’in tedirginliğini artırıyor.
Bu mesele, sadece bir ziyaret değil; tarihe bakış ve ulusal kimlik anlatısı üzerinden iki ülkenin birbirini nasıl gördüğünü de doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla sembolik bir hamle bile, büyük stratejik sonuçlar doğurabilecek bir gerilim başlığına dönüşebiliyor.
Washington Faktörü: Tokyo, ABD’yi Yanında Tutmak İstiyor
Japonya’nın yeni dönemdeki önceliklerinden biri, ABD ile güvenlik bağlarını daha da sağlamlaştırmak. Çünkü Çin ile artan gerilimde Tokyo’nun en büyük sigortası, Washington’un net desteği olarak görülüyor. Ancak burada da bir ikilem var: ABD’nin Çin ile ekonomik pazarlıklar ve ticaret dengeleri nedeniyle zaman zaman “daha yumuşak” bir çizgiye kayabileceği endişesi.
Tokyo açısından kritik olan, ABD ile yüz yüze görüşmelerde “Japonya’nın göz ardı edilmemesi” ihtiyacını güçlü şekilde dile getirmek. Bu tür görüşmelerin, hem ekonomik yatırım paketleri hem de güvenlik garantileri açısından belirleyici olacağı düşünülüyor.
Çin tarafı ise Japonya’nın Washington’la yakınlığını, Tayvan gibi “çekirdek hassasiyet” konularında kendisine karşı bir kuşatma olarak okuyabilir. Bu da iki ülke ilişkilerinin kolay kolay yumuşamayacağı anlamına geliyor.
Bölgeyi Ne Bekliyor: “Kriz Değil, Uzun Süreli Soğuma” Riski
Bütün bu başlıklar bir araya geldiğinde ortaya şu tablo çıkıyor: Japonya’nın daha güçlü bir siyasi destekle, Çin’e karşı daha net bir güvenlik duruşu benimsemesi mümkün. Çin’in baskı adımlarının geri tepmeye başlaması, Pekin’in daha sert ya da daha yaratıcı araçlara yönelmesine de kapı aralayabilir. Fakat iki ülke arasındaki ekonomik bağlar da kopmayı zorlaştırıyor. Bu nedenle ani bir kopuş yerine, gerilimin kontrollü ama uzun süreli bir “soğuk dönem”e dönüşmesi daha olası görünüyor.
