Dünya Ekonomisi
İktidarın Kalbinde Çatlak: Liderlik Krizi Büyüyor, Parti İçinden İsyan Yükseliyor(The Spectator)
Başkent kulislerinde son günlerin en sıcak konusu, iktidarın zirvesinde yaşanan sarsıntı. Hükümetin en kritik haftalarından biri geride kalırken, liderin en…
Başkent kulislerinde son günlerin en sıcak konusu, iktidarın zirvesinde yaşanan sarsıntı. Hükümetin en kritik haftalarından biri geride kalırken, liderin en yakın çalışma halkasında peş peşe kopuşlar yaşandığı, parti içinden gelen eleştirilerin ise artık fısıltı olmaktan çıktığı konuşuluyor. Siyaset, “güçlü lider” görüntüsü üzerine kurulu bir oyun. Fakat son tablo, tam tersini işaret ediyor: yönetim merkezinde bir boşluk hissi, dağınık bir karar alma süreci ve “ne yapılacağı” kadar “kim yönetiyor” sorusunu da büyüten bir atmosfer.
Son dönemde yaşananlar, sadece rutin kadro değişiklikleri olarak görülmüyor. Parti içinden aktarılan değerlendirmeler, asıl meselenin liderin yönetim tarzı olduğuna işaret ediyor. Üstelik eleştirilerin kaynağı, dışarıdaki rakipler değil; liderle çalışmış, yakın çevresinde bulunmuş ya da hükümetin içinde yer alan isimler olarak anlatılıyor. Bu durum, krizin siyasi etkisini daha da artırıyor. Çünkü muhalefetten gelen eleştiriler alışıldık olabilir; ama içeriden yükselen “yönetemiyor” itirazı, çok daha yıpratıcı bir etki yaratıyor.
Zirvede Kopuşlar: “En Zor Hafta”nın Bilançosu
Krizlerin görünür işareti, genellikle kadrolardaki değişimle ortaya çıkar. Son günlerde konuşulan sarsıntı da bunun üzerinden okunuyor. Liderin yakın ekibinde kritik rollerde bulunan isimlerin ayrılması, hükümetin reflekslerini zayıflatmış gibi görünüyor. Bu tür kopuşlar normal şartlarda “yenilenme” diye sunulabilir; ancak kulislerdeki yorum, bunun bir yenilenmeden çok “dağılma” görüntüsü verdiği yönünde.
Siyasette ekip, liderin uzantısı gibidir: iletişimi kurar, politikayı taşır, krizleri yönetir. Eğer bu halka zayıflarsa, liderin kararları da gecikir, mesajlar dağılır, yönetim “olayların arkasından koşan” bir şekle bürünür. Tam da bu nedenle, zirvedeki ayrılıkların, yalnızca kişisel tercihlerden değil, uzun süredir biriken gerilimlerden kaynaklandığı iddiası dikkat çekiyor.
Plansız İktidar Eleştirisi: “Kapıdan İçeri Planla Girilmedi”
Tartışmaların kalbinde en ağır iddialardan biri şu: İktidara gelindiğinde ortada net bir plan yoktu. Yani mesele sadece kötü uygulama ya da iletişim hatası değil; “ne yapılacağı” baştan netleştirilmemiş bir hükümet tablosu. Kulislerde, yönetime girerken bir programın sonradan toparlanmaya çalışıldığı, bunun da bazı isimlere “düşünme ve yön verme” rolü yüklediği anlatılıyor.
Bu iddia, özellikle ilk 100 gün meselesini büyütüyor. Çünkü seçmen, iktidara gelen bir partinin en azından ilk dönemde net bir rota ortaya koymasını bekler. Rota yoksa, atılan adımlar birbirine bağlanmaz, her karar ayrı bir “günü kurtarma” hamlesi gibi görünür. Sonuçta toplum, “bunlar nereye gidiyor” sorusunun cevabını alamaz.
Üstelik bu plansızlık anlatısında bir başka kritik detay var: Bazı hazırlıkların siyasal bir akıl yerine daha bürokratik bir mekanizmaya bırakıldığı iddia ediliyor. Bürokrasi “işletir”, siyaset ise “anlam üretir”. Eğer siyasal hikâye kurulamazsa, devlet çalışsa bile halkın gözünde yönetim “ruhsuz” ve “yönsüz” kalabilir.
“İdeolojisiz Yönetim” Çıkmazı: Kanıt Var, Peki Siyasi Yön Nerede?
Liderliğe dair eleştirilerin önemli bir bölümü, “doktrinden bağımsız yönetim” yaklaşımına bağlanıyor. Bu yaklaşım, ilk bakışta “teknokratik” ve “kanıta dayalı” bir iddia olarak cazip görünebilir. Ancak siyasetin doğası gereği, sadece kanıtla karar vermek çoğu zaman mümkün değildir. Çünkü kanıtlar aynı olsa bile, hangi hedefin öncelikli olduğu, hangi bedelin kabul edileceği bir değer seçimidir. Bu da ideolojiden tamamen bağımsız bir yönetimi zorlaştırır.
Kulislerde anlatılan eleştiri, liderin “bir şeylere inanmadığı” ya da “bir yön göstermediği” noktasında yoğunlaşıyor. Bir hafta “mantıklı” görülen bir politika, sonraki hafta tamamen farklı bir noktaya çekilebiliyor. Bu tür değişimler, iyi anlatıldığında “esneklik” diye görülebilir; ama kötü anlatıldığında “tutarsızlık” algısı doğurur.
Bu durumun bir başka boyutu da liderin “ikna eden lider” rolünü yeterince üstlenmediği iddiası. Siyasette lider, sadece “evet-hayır” diyen kişi değildir; toplumu bir hedefe ikna eden, ekibini o hedefe göre hizalayan kişidir. Eğer lider daha çok “masaya oturan ve sunulanı onaylayan” biri gibi algılanırsa, ülke yönetimi zamanla inisiyatifi kaybedebilir.
Gündem Yerine Sembol: “Kıyafet Takıntısı” İddiası Neyi Anlatıyor?
Siyasette bazen küçük bir detay, büyük bir algıyı tetikler. Son günlerde kulislerde konuşulan en çarpıcı iddialardan biri, liderin toplantılarda “smart casual” düzenine fazlaca önem verdiği yönünde. Bu tür bir konu, tek başına yönetim krizini açıklamaz elbette. Ancak kamuoyu açısından sembolik gücü büyüktür: İnsanlar “ülke sorunları ağır, liderin odağı bu mu?” diye sormaya başlar.
Bu iddianın asıl etkisi, “önceliklerin yanlış olduğu” duygusunu beslemesidir. İnsanlar liderden gündemi şekillendirmesini, krizlere yön vermesini bekler. Eğer liderin öncelikleri tartışmalı görünürse, yönetim “ciddi ama boş” diye algılanabilir. Bu da özellikle ekonomik sıkıntıların arttığı dönemlerde çok daha hızlı bir güven kaybına yol açar.
Hafta Sonu Sessizliği ve İnisiyatif Eleştirisi: “Lider Nerede?”
Bir başka eleştiri, liderin çalışma temposu ve inisiyatif kullanımı üzerinden geliyor. Kulislerde, haftasonları liderden haber alınmadığı, pazartesi sabahına kadar yönetimin “beklemede” kaldığı yönünde değerlendirmeler var. Siyasette bu tür bir algı tehlikelidir. Çünkü liderin varlığı sadece fiziksel değil, psikolojik bir etkidir: ekip onun gölgesinde karar alır, onun ağırlığıyla hareket eder.
Eğer lider “süreci iten” değil, “süreç tarafından itilip sürüklenen” bir görüntü verirse, krizler büyür. Bakanlar, ekipler, bürokrasi… hepsi bir noktada “yön” bekler. Bu yön gelmediğinde, kararlar gecikir, mesajlar çelişir ve kamuoyunda “devlet boşlukta” hissi oluşur.
Negatif Mesajın Bedeli: “Her Şey Daha Kötü Olacak” Dili Neden Tutmadı?
Kriz sadece yönetim tarzıyla sınırlı değil; anlatının kendisi de tartışma konusu. Hükümetin ilk döneminde “daha kötü günler geliyor” mesajına yaslandığı, bunun da toplum psikolojisini bozduğu konuşuluyor. Böyle bir dil, bazen önceki yönetimi suçlamak için kullanılır ve kısa süre işe yarayabilir. Fakat bu kez, seçmenin daha kuşkucu olduğu, bazı ekonomik göstergelerde iyileşme hissettiği ve “her şey felaket” anlatısına eskisi kadar inanmadığı yorumları yapılıyor.
Ayrıca bu karamsar dilin, iş dünyasında güveni zedelediği, yatırım kararlarını ertelediği ve ekonomik canlılığı baltaladığı iddiaları da var. Seçmen, iktidardan “hayat zor ama bir plan var” duymak ister. Eğer sadece “zor olacak” denir ve plan görünmezse, toplumun sabrı daha hızlı tükenir.
Sonraki Perde: Liderlik Yarışı ve “Yeni Yüz” Arayışı
Kriz büyüdükçe, doğal olarak “sonra ne olacak” sorusu gündeme geliyor. Parti içinde farklı isimlerin potansiyel aday olarak konuşulduğu, bazı çevrelerin daha “sert ve kararlı” bir profil aradığı, bazılarının ise daha “ana akım ve yönetilebilir” bir figür istediği iddia ediliyor. Yeni kuşaktan isimlerin “neden hep eski kadrolar” diye sorduğu, bunun da parti içindeki dengeyi değiştirebileceği konuşuluyor.
Bu tartışmanın bir de karşı cephesi var: Muhalefetin kendisini toparlamaya başladığına dair anlatılar. İktidarın zayıfladığı yerde muhalefetin güçlenmesi doğal. Ancak muhalefetin de “sadece eleştiren” değil, “alternatif sunan” bir çizgiye oturması gerekecek. Çünkü seçmen, sadece iktidardan değil, tüm siyasetten bıkkınlık işaretleri veriyor.
