Dünya Ekonomisi
Çalışıyor ama Evsiz: “İş Bul, Kurtul” Hikâyesi Neden Çöktü?
Birçok insan için evsizlik hâlâ “işsiz kalmanın” sonucu gibi anlatılıyor. Oysa giderek büyüyen başka bir gerçek var: Tam zamanlı çalışan,…
Birçok insan için evsizlik hâlâ “işsiz kalmanın” sonucu gibi anlatılıyor. Oysa giderek büyüyen başka bir gerçek var: Tam zamanlı çalışan, hatta bazen iki-üç işte birden çalışan insanlar da evsiz kalabiliyor. Bu durum ilk başta akla sığmıyor. Çünkü yıllardır bize anlatılan temel hikâye şuydu: “Çalışırsan ayakta kalırsın.” Fakat bugün düşük ücretle çalışan milyonlar, düzenli gelirleri olsa bile kirayı çeviremiyor, bir ev bulamıyor ya da bir gecikme yüzünden sistemin dışına itiliyor.
Özellikle büyük şehirlerin çevre mahallelerinde bu tablo daha görünür hale geliyor. Bir tarafta kampüsler, kafeler, bakımlı sokaklar; birkaç sokak ötede ise borç veren dükkânlar, ucuz alkol satan yerler, sağlık merkezleri ve “geçici konaklama” diye sunulan oteller… Aynı şehirde iki farklı dünya yan yana duruyor. Bazı bölgeler büyürken bazı bölgeler yıllardır “çöküş döneminde” sıkışıp kalmış gibi.
Evsizliğe Düşmek Değil, Evsizliğe İtilmek
Bu yeni evsizlik dalgasını anlatanların ortak vurgusu şu: İnsanlar “kendiliğinden düşmüyor”, adım adım itilerek evsiz kalıyor. Çünkü küçük bir sarsıntı, zincirleme bir yıkıma dönüşebiliyor. Bir sağlık sorunu, aile içi şiddet, işte birkaç gün aksama, araç bozulması ya da beklenmedik bir masraf… Bunlar tek başına “felaket” olmayabilir. Ama kiraların aşırı yükseldiği, sözleşmelerin sertleştiği ve kredi notunun hayatın kapısını açıp kapattığı bir düzende, küçük bir sorun büyük bir kopuşa dönüşüyor.
Bir gecikme bile tahliye sürecini başlatabiliyor. Bazı yerlerde kira bir gün geciktiğinde otomatik tahliye başvurusu yapıldığı söyleniyor. Mahkeme süreci hızla işliyor; kişi tebligatı geç gördüğünde karar çoktan verilmiş oluyor. Sonrası daha ağır: Tahliye kaydı, kredi notunda düşüş, kiralık evlere başvururken otomatik ret… Yani sadece evinizi kaybetmiyorsunuz; yeniden ev bulma ihtimaliniz de çöküyor.
Kredi Notu: Kapıdaki Görünmez Bekçi
Bugün düşük gelirli çalışanlar için en büyük engellerden biri “kredi notu.” İster maaşınız düzenli olsun, ister elinizde para biriksin; birçok ev sahibi “kredi notu düşük” diye kiraya vermek istemiyor. Bu durum, insanların en temel ihtiyacı olan barınmayı finans sisteminin puanlamasına bağlıyor.
Kredi notunun düşmesi ise bazen kişinin hatasından bile kaynaklanmıyor. Örneğin kirada oturduğu evde büyük bir sorun yaşanıyor, ev oturulamaz hale geliyor; ama sözleşmeyi bozmak için ek ödeme talep ediliyor, depozito geri verilmiyor, üstüne bir de tahliye süreci işliyor. Bu süreçte açılan davalar ve kayıtlar kişiyi “riskli” etiketiyle baş başa bırakıyor. Böylece kişi, normal kiralık piyasasından dışarı atılıyor.
Bu dışarı itilmenin ardından insanların önüne kalan seçenekler azalıyor: Ya arkadaş yanında kalmak, ya araçta yaşamak, ya da “haftalık ödeme” isteyen konaklama yerleri.
“Extended Stay” Oteller: Geçici Çözüm Değil, Pahalı Bir Tuzak
Son yıllarda yeni bir barınma türü, özellikle düşük gelirli çalışan aileler için yaygınlaşıyor: Haftalık ücretle kalınan, “uzun süreli konaklama” diye pazarlanan oteller. İsmi kulağa düzgün geliyor. Sanki kısa süreli bir geçiş dönemi gibi. Oysa pratikte bu yerler birçok kişi için bir tuzak.
Çünkü bu odalar çoğu zaman bir daireden daha pahalı. Bir haftalık ücret, aylık kirayı ikiye katlayabiliyor. Üstelik mutfak, alan, çocuklar için uygun koşullar, sağlık ve hijyen gibi konular da sorunlu olabiliyor. Bazı odalarda küf, rutubet, bozuk tesisat gibi problemler anlatılıyor. İnsanlar “çatım var” diyebiliyor ama bu çatı sağlıklı bir yaşam sunmuyor.
Daha da ağır olanı, bu yerlerin ödeme sistemi. Online rezervasyonla fiyat başka, kapıda nakit ödeme istenince fiyat başka olabiliyor. İnsan düzenli kira gibi plan yapamıyor; gün gün, hafta hafta hayatta kalmaya çalışıyor. Bu da sürekli stres demek. Çocuklar için dışarı çıkacak alan yok, mahremiyet yok, odanın içinde hem yaşayıp hem çalışmak zorundasınız. Bazıları için bu yaşam, “pahalı bir hapishane” gibi tarif ediliyor.
Sağlık ve İş: İkisini Aynı Anda Taşıyamayanlar
Bu koşullarda en acı gerçeklerden biri, sağlık hizmetine erişim. Düşük gelirli bir ailede “ekmek getiren kişi” hastalanınca, hastaneye gitmek bile lüks olabiliyor. Çünkü işe gitmezseniz o günün parası yok. O para yoksa o gece kalacak yer de yok. Bu, insanı çok sert bir tercihe zorluyor: “Sağlığım mı, çatım mı?”
Bazıları ciddi hastalık belirtilerini uzun süre görmezden geliyor. Doktora gitmeyi erteleyip çalışmaya devam ediyor. Çünkü bir vardiyeyi kaçırmak, o haftanın konaklama parasını çökertebiliyor. Bu döngü, insanı hem fiziksel hem psikolojik olarak tüketiyor. Sürekli tetikte olmak, sürekli “bugünü nasıl çıkarırım” diye düşünmek, kaygıyı kalıcı hale getiriyor.
Erkekler için “ailesini koruyamama” hissi, kadınlar için hem ekonomik yük hem güvenlik kaygısı, çocuklar için dar alanda sıkışmış bir hayat… Bu tablo herkesin ruhunu zorluyor. Tahliye yaşamak, eşyaların poşetlere doldurulması, depoya taşınması, otobüs duraklarında valizle bekleyen aileler… Bunlar bir şehir manzarası haline geldikçe, evsizliğin “istisna” değil “sistem riski” olduğu hissi güçleniyor.
Aileler ve Çocuklar: Evsizlik Artık Sadece “Sokak” Demek Değil
Evsizlik dendiğinde insanların aklına çoğu zaman sokakta yatan yalnız bireyler geliyor. Oysa bugün evsizliğin büyük bölümü ailelerin içinde yaşanıyor. Çocuklu aileler, bir süre tanıdık yanında, sonra araçta, sonra haftalık otelde… Yani görünmez bir evsizlik türü oluşuyor. Adres yazarken “nerede kalıyorum” sorusunda tereddüt edilen bir hayat.
Bu görünmezlik, yardım sistemlerini de zorlaştırıyor. Çünkü kişi sokakta değil; bir odada. Ama o oda “ev” değil. Yarın kapının önüne konma ihtimali var. Bu yüzden birçok aile, resmî başvurularda “evsiz” kutucuğunu işaretlerken bile utanıyor, tereddüt ediyor. Çünkü yıllarca duydukları o cümle kafalarında: “Bu, bize olmaz.”
Evsizliğin Ekonomisi: Krizden Para Kazanan Bir Düzen
Bu hikâyelerin en sert kısmı şu: Bu durumdan para kazanan bir ekonomi oluşmuş durumda. Barınma krizi büyüdükçe, “son çare” konaklama yerleri daha çok müşteri buluyor. Kiralık ev piyasasında dışarıda kalanlar mecburen bu pahalı seçeneklere yöneliyor. Mevcut mülk sahipleri, insanların çaresizliğini fiyatlandırabiliyor. “Başka şansın yoksa” pazarlık gücü de yok.
Aynı zamanda büyük yatırımcıların kiralık konutları toplaması, kiraları yükseltmesi, kuralları sertleştirmesi, gecikmeye toleransı azaltması gibi süreçler konuşuluyor. Şehir yenileniyor, bazı mahalleler “değer kazanıyor”, ama bu değer artışı, en kırılgan kesimi dışarı itiyor. Gentrifikasyon denilen süreç, bir mahalleyi güzelleştirirken orada yaşayanların yerinden edilmesine yol açabiliyor.
Dayanışma Olmasa Çöküş Hızlanıyor
Bu karanlık tabloda umut veren noktalardan biri, yerel dayanışma ağları. Bazı gönüllüler, küçük sivil girişimler, bağış toplayıp bir aileye birkaç gece daha kazandırabiliyor. Kimi zaman birinin “kredi kartına yüklenmesiyle” bir oda parası çıkıyor, bir çocuğun maması alınıyor, bir arabanın lastiği değişiyor. Bu destekler mucize yaratmıyor ama aileyi bir hafta daha ayakta tutabiliyor.
Fakat bu dayanışma, sistemin yerine geçemiyor. Çünkü sorun bireysel değil, yapısal. İnsanlar çalışıyor ama barınamıyor. Çalışıyor ama sağlık hizmetine erişemiyor. Çalışıyor ama bir gecikmede her şeyini kaybediyor.
Sonuç: Yeni Yoksulluk, Yeni Evsizlik
Bugünün evsizliği, sadece “işsizlerin sorunu” değil. Çalışan yoksulların, tek gelirli ailelerin, şiddetten kaçan kadınların, sağlık yükü taşıyanların, kredisi zedelenenlerin sorunu. Bu yüzden meseleye bakarken “neden çalışmıyorlar?” sorusu yerine, “çalışmalarına rağmen neden barınamıyorlar?” sorusunu sormak gerekiyor.
