Sosyal Medya

İbrahim Alper Yazdı: “Devlet: Eşitsizliğin Görünmez Eli”

25 Şubat 2020

Bu makale, son dönem politik iktisat literatürüne hakim olan ve Piketty, Rodrik, Saez, Milanovic, Stiglitz gibi iktisatçıların başını çektiği “serbest piyasa ekonomisi eşitsizlik yaratıyor, çözüm ise daha müdahaleci bir devlet” yaklaşımının göz ardı ettiği “devlet kaynaklı” eşitsizlik problemlerine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

Gelir veya servet eşitsizliği, kısaca ekonomik eşitsizlik (bu makale boyunca sadece “eşitsizlik”) modern çağın en önemli iktisadi ve hatta siyasi problemlerinden birisi olarak görülüyor. Çeşitli niceliksel araştırmalar da dünyada eşitsizliğin giderek arttığını ortaya koyuyor. OECD’ye ait o araştırmalardan biri gösteriyor ki, 1980’li yıllarda dünya nüfusunun en zengin %10’luk kesimi en yoksul %10’luk kesiminden 7 kat daha fazla kazanırken, bu fark 2010’lu yıllarda 10 kata kadar çıkmış durumda.

Yapılan birçok akademik çalışmaya göre göre eşitsizlik, siyasi kurumlara ve özellikle piyasa ekonomisi sistemine duyulan güveni azaltıyor, politik kutuplaşmayı artırıyor ve popülist veya radikal siyasal akımlara olan eğilimi de güçlendiriyor. İddia odur ki, son dönemde dünyanın birçok ülkesinde ortaya çıkan protestoların ardında da, neo-liberal kapitalist politikalar yüzünden giderek derinleşen eşitsizlik problemi yatıyor. Hatta, bu savları destekleyen önemli bir araştırma, bu yılın Ocak ayında Davos Forumu’nda kamuoyu ile paylaşıldı. ABD, Fransa, Çin ve Rusya dahil 28 ülkede 34 bin kişi ile yapılan araştırmaya katılanların yüzde 56’sı ‘bugün varolan kapitalizm formunun dünyaya faydadan çok zarar getirdiğini’ söylüyor.

Eşitsizliği kapitalizmin doğal bir sonucu olarak gören bu yaklaşım, devletin ekonomi içerisindeki ağırlığını artırarak bu problemin çözülebileceğine inanıyor. Bu doğrultuda, zenginlerden servet vergisi alınması, kamu harcamalarının yoksulluğu azaltacak şekilde artırılması, üretim araçları üzerinde devlet mülkiyetinin genişlemesi ve başta asgari ücret olmak üzere tüm reel ücretlerin kamu düzenlemeleri yoluyla yükseltilmesi gerektiği savunuluyor.

Devlet: Eşitsizliğin Sebebi mi Çözümü mü?

Bu makalede, son dönem politik iktisat literatürüne hakim olan “eşitsizliğin nedeni serbest piyasa ekonomisidir, çaresi de daha müdahaleci bir devlet” yaklaşımının göz ardı ettiği hususlara dikkat çekilmesi hedeflenmektedir. Üstelik, iddia daha da ileriye götürülecek ve devleti piyasaya önceleyen bu yaklaşıma dayanak teşkil eden sebep-sonuç ilişkisinin tam tersi şekilde kurulmasının daha yerinde olduğu öne sürülecektir.

Öncelikle ifade edilmelidir ki, devletin iktisadi alandaki etkinliğinin yarattığı eşitsizlik problemlerine değinmeyen “kamucu” bir yaklaşım, inandırıcı ve tutarlı olmaktan uzaktır. Özellikle 2008 krizi ile mücadele çerçevesinde tartışılmaz bir esas olarak kabul edilen gevşek para politikaları başta olmak üzere, yine krizler esnasında uygulamaya konulan kurtarma programlarından, istihdamı teşvik etmek adına çıkar gruplarını kollayan türlü teşvik ve koruma mekanizmalarından bahsetmeden eşitsizlik problemini tam olarak anlamak mümkün olmaz. Üstüne, bu ve buna benzer devlet müdahalelerinden kaynaklanan eşitsizliği piyasacı bir yaklaşımın sonucu gibi göstermek de hakkaniyetle açıklanamaz.

Gevşek Para Politikaları, Enflasyon ve Eşitsizlik

Merkez bankaları aracılığıyla yürütülen gevşek para politikalarından başlayacak olursak, bu politikaların eşitsizlik yaratan üç farklı sonucu vardır: Enflasyon, varlık balonları ve ekonomik istikrarsızlık.

Genel fiyat seviyesindeki artış oranı olarak açıklanabilecek olan enflasyon büyük ölçüde parasal bir fenomendir, yani para arzının artması ile beraber yükselir. Türkiye’de de son yıllarda yeniden önemli bir makro ekonomik problem olarak ortaya çıkan enflasyon, sadece dar gelirlinin alım gücünden çalarak gelir dağılımını olumsuz etkilemek ile kalmaz, aynı zamanda para arzındaki yükselişten ilk anda faydalanan yüksek gelirli kesime sağladığı ayrıcalıklar nedeniyle de eşitsizliği derinleştirir.

Merkez bankalarının para basma tekeline sahip olduğu bir dünyada devletlerin ekonomik krizlerle mücadele ederken para politikalarına başvurması doğaldır. Zira para arzını genişletmek devletler için maliyetsiz bir yöntemdir. Ancak piyasaya sürülen yeni paraya herkes aynı anda ulaşmaz. Paraya önce ulaşanlar, genel fiyat seviyesi yükselmeden parayı harcayabilme şansına sahip olurlar. Diğer taraftan, piyasaya sürülen paranın ekonomi içinde dolaşımı arttıkça fiyatlar yükselir. Bu yüzden, aynı para sonraki kullanıcılarına daha düşük bir satın alım gücü sağlar. Peki yeni yaratılan paraya ilk kimler ulaşır? Paranın piyasaya girmesi ekseriyetle banka kredileri yoluyla gerçekleşir. Bankalar ise kredi verirken karşılığında varlık teminatı gösterebilecek kurum ya da kişilere öncelik gösterirler. Böylelikle ancak hisse senedi, gayrimenkul vb. varlıklara sahip olan yüksek gelirli kesimler veya güçlü şirketler, (muhtemelen normal şartlarda olması gerekenden daha düşük faiz oranıyla) yeni sürülen paradan istifade eder ve fiyatlar yükselmeden harcama yapma şansına erişir. Öte yandan kredi kullanacak kadar varlıklı olmayan dar gelirliler ise, artan para arzının yarattığı enflasyon sonrası yükselen gıda, enerji ve barınma giderleri ile baş etmek zorunda kalır ve nihayetinde harcanabilir gelirinin düşmesi ile daha da yoksullaşır.

Düşük Faizlerin Gelir Dağılımı Üzerine Etkisi

Öte yandan gevşek para politikalarının tamamlayıcı bir unsuru olan düşük faiz oranları da birçok açıdan eşitsizliği derinleştirmektedir. Düşük ve (hatta günümüzde olduğu gibi) negatif reel faiz, sabit getirili menkul kıymet veya mevduat gibi ürünlerin cazibesini azaltır. Bunun sonucunda yatırımcılar hisse senedi, gayrimenkul ve altın gibi alternatif yatırım araçlarına yönelirler ve bu varlıkların fiyatları şişer. Dolayısıyla, bu gibi varlıklara önceden sahip olan yüksek gelirli kesimin servetinde ciddi bir artış gözlemlenirken, tasarruf oranı düşük dar gelirli kesim için böyle bir imkan çok daha sınırlı ölçüde mümkün olur. Üstelik yüksek gelirli kesimin değeri daha da artan varlıkları sayesinde kredi kullanma kapasitesi de artar. Bu sayede varlıklı sınıf, yukarıda da değinildiği gibi, düşük faizlerin de teşvikiyle daha fazla ucuz kredi kullanarak varlıklarını daha da artırma şansına sahip olur.

Düşük faizler sadece varlık balonları aracılığıyla değil sebep oldukları ekonomik istikrarsızlık yoluyla da servet dağılımına olumsuz yönde etki etmektedir. Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi, doğal oranından düşük faizler yatırımcıları normal şartlar altında makul karlılığa sahip olmayan yatırımlara (Türkiye’de enerji, konut ve AVM yatırımları örnek verilebilir) teşvik eder. Ancak haddinden fazla düşük faizlerin sonradan sebep olacağı enflasyon ve kur şoku gibi semptomlar borçlanma maliyetlerini ve talep koşullarını olumsuz etkiler. Bunun neticesinde, düşük faiz teşvikiyle yapılan yatırımlar ilerleyen dönemde borcunu karşılayabilecek karı yaratamaz ve nihayetinde şirketler iflasa sürüklenir. Sonuç olarak, zora düşen şirketlerin sebep olduğu işsizlik ve/veya ödenemeyen borçlar problemi finansal açıdan güçlü olmayan kesimlere daha çok etki eder ve yoksulluğu artırır.

Çıkar Gruplarını Kollayan Devlet Politikalarının Yarattığı Eşitsizlik

Türkiye özelinde de türlü örneklerine rastladığımız gibi, şayet zarar eden bir yatırım “batırılamayacak kadar büyük” bir şirket grubuna bir ait ise, bu yatırımdan doğan zararın sistematik bir krizi tetiklememesi ve önemli bir istihdam kaybına sebep olmaması için devletin o yatırımı yapan şirketi kurtarması gerektiği hem akademik hem de politik çevrelerde hararetle savunulan bir yaklaşım olmuştur. Bu çerçevede, yanlış bir yatırıma imza atan şirketin hatasının sonucuna katlanması yerine, sıradan vatandaşa sunulmayan türlü kurtarma reçeteleri devlet teşvikiyle (borç ana parasının veya faizinin silinmesi, hazine veya ilgili kamu kurumlarına yapılan hisse transferleri, vergi muafiyetleri vb.) bu şirketlere sunulur. Böylelikle doğru karar aldığı zamanlarda karını kendi bünyesinde tutarak bireyselleştiren sermayedar, yanlış karar aldığı zamanda zararını doğrudan veya dolaylı olarak tüm vergi mükelleflerine mal ederek toplumsallaştırır. Bir diğer deyişle, sermayedar ile sıradan vatandaş arasındaki gelir farkı, sermayedarın hatalı kararı sonrasında bile yine vatandaşın aleyhine açılır.

Eşitsizlik üzerine çalışan politik iktisatçıların bir çoğu, piyasa yanlısı (pro-market) politikalar ile iş dünyasını veya çıkar gruplarını kollayan politikaları (pro-business) birbirine karıştırmaktadır. Serbest piyasa ekonomisi yanlısı politikalar, girişimcinin rekabetçi bir sistem içerisinde adil olmayan engeller ile karşılaşmadan hür bir şekilde yatırım yapabilmesini ve bu yatırımdan doğan her türlü sonuca (kar veya zarar) bireysel olarak katlanması gereğini savunur. Devleti idare edenler ise, iktidarlarını devam ettirebilmek gibi kısa vadeli motivasyonlara sahiptir ve günü kurtaran sermaye yanlısı politikalara sarılmayı bu doğrultuda daha işlevsel bulur. Sözde olası bir sosyal krize (veya bir diğer deyişle oy kaybına) mahal vermemek veya istihdam sağlamak adına, mevcut bir işletmeyi verimsiz ve karsız dahi olsa ayakta tutabilmek için her türlü kamusal desteği sermayedara sağlamayı hedefler. Bu yüzden devlet yöneticileri, iktidarları süresince iş dünyasına ve çıkar gruplarına türlü teşvik ve koruma mekanizmaları sunmaktan çekinmez. Bu tarz politikalara; a) vergi muafiyeti b) gümrük vergileri ve ithalat kotaları da dahil olmak üzere küresel rekabeti engelleyen her türlü korumacı düzenleme c) sektöre girişi sınırlayan rekabet karşıtı veya tekelci regülasyonlar d) kamu bankaları yoluyla ucuz krediler e) hazine alım garantileri f) sübvansiyon ve fiyat destekleri ve g) kurtarma paketleri örnek olarak verilebilir. Bu politikaların bir kısmı çıkar gruplarına doğrudan kaynak aktarımı, bir diğer kısmı da rekabetçi bir piyasada oluşacak fiyatlardan daha yüksek bir fiyata ürün satabilme ve dolayısıyla daha fazla kar (rant) elde edebilme olanağı sağlar. Böylece dar ve orta gelirli vergi mükellefinin serbest piyasa şartlarında cebinde kalacak olan kaynak, devlet eliyle dolaylı veya doğrudan çıkar gruplarına aktarılmış olur. Yani, toplum arasında eşitsizlik daha da artar.

İş dünyasını kollayan politikaların devlet tarafından yoğun olarak kullanıldığı ekonomik sistemler ahbap-çavuş kapitalizmi olarak adlandırılır. Ve ahbap-çavuş kapitalizminin sebep olduğu eşitsizlik problemini serbest piyasa sistemine mal etmek, oldukça haksız ve indirgemeci bir kanaate işarettir.

Sonuç

Eşitsizliği engellemenin yolu, rekabeti ve girişim özgürlüğünü sınırlandırmaktan daha çok, adaletsizliğe sebep olan kamusal politika ve mekanizmaları adil, soyut ve gayri-şahsi kurallara bağlamaktan geçmektedir. Gerek küresel ölçekte gerek ise Türkiye özelinde, kamu kaynaklı eşitsizlik probleminin engellenmesi için ihtiyati para politikaları yerine kural bazlı bir para politikası anlayışına geçilmesi ve çıkar gruplarına tek taraflı fayda sağlayan teşvik ve koruma mekanizmalarına son verilmesi gerekmektedir. Özetle, devleti daha da büyüterek değil, onu kontrol altında tutarak eşitsizlik ile daha etkin bir şekilde mücadele edebiliriz.

 

İbrahim Alper, Finansal Ekonomist

finansalekonomist@gmail.com

 

 

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları