Sosyal Medya

Ödemeler dengesine bakın, ekonomide yangın var!

14 Ağustos 2020

Öyle bir altı ay düşünün ki ABD merkez bankası Fed’in bilançosu 7 trilyon doları geçmiş, gelişmekte olan piyasalara sermaye hareketleri ile 124 milyar dolar para girmiş; ama Türkiye bundan sıfır pay elde edebilmiş.  Sıfır derken, gerçekten sıfır (0) ama.

Bu sabah açıklanan ödemeler dengesi detaylarında finansman tarafı azıcık ekonomi bilgisi olan herkesi korkutmalı.

Evet COVID-19 pandemisi Türkiye dâhil dünyada tüm ekonomileri zorluyor.  Neredeyse Büyük Buhranı andıran ekonomik bir şok söz konusu.  Türkiye’nin de kaybolan turizm gelirleri, çift hanede daralan ihracatı ve devam eden kar transferleri nedeniyle geçen senenin ilk altı ayında 185 milyon dolar olan cari işlemler açığı, 2020’nin ilk altı ayında 20 milyar dolara yükselmiş. Demek ki sene sonunda en iyi olasılıkla 28 milyar dolar civarında olacak ve Türkiye’nin GSMH’sinin %4,5-5,0 seviyesine vuracak.

Buraya kadar “tamam işte, dış şok” deyip mantığa oturtabilmek mümkün.  Fakat, ülke ekonomi tarihinde cari açığın bu hızla bu seviyeye yükselmesi hep saldırgan büyüme dönemlerine denk gelmiş şimdiye dek.  2020’de ise Türkiye ekonomisinin siz %3 deyin, ben %5 diyeyim daralması beklenirken, cari açıktaki bu sıçrama anormal bir takım işlerin döndüğünün habercisi.

Hizmet geliri ve ihracattaki sırasıyla %72 ve %16’lık daralma yılın ilk altı ayında elbette COVID-19 şokuna bağlanmalı.  Fakat nasıl olmuş da ithalat aynı dönemde sadece %3,5 daralmış? Daha doğru soru, ekonomi daralırken nasıl olmuş da ithalat ihracattan daha fazla düşerek en azından ödemeler dengesi içinde göreceli bir rahatlığa yol açmamış?

Cevabı aslında çok karmaşık değil.

2019 Temmuz ayından bu yana faizlerin indirilmesi, büyümeyi azdırmak için negatif reel faiz verilmesi, kredi pompalanması, yüklü likidite enjeksiyonları ve artan kamu harcamaları araç olarak kullanılmakta.  Neyin aracı derseniz, elbette COVID-19 şokunu atlatmanın ötesinde 2018 kur krizini de geride bırakacak şekilde iç talep üzerinden ekonomik büyüme yaratmak uğruna. Bu amaçla, reel negatif faiz ortamında fazla fazla yaratılan TL iç piyasaya ucuz kredilere akıtılmakta.  Başta kamu bankaları üzerinden.

Kendi bindiği dalı kesercesine, enflasyonu hemen %12-13 bandına taşıyan bu zihni-sinir ekonomi politikası tercihleri uygulamadayken; döviz talebi yaratmasın, halk TL’nin değerini ekonominin barometresi olarak uzun zamandır algıladığından kötü yönetimi hissetmesin diye de merkez bankası TL/doları 6,50-6,85 bandı içinde tutmak için hattı-müdafaa yapmakta.  30 milyar döviz rezervi satışı, bir o kadarının da bankalardaki döviz mevduatlarının swap yoluyla satılması uygulanan politikanın omurgasını oluşturmakta.  Evet, yanlış okumadınız: sadece 2020’de yaklaşık 60 milyar dolar harcanarak TL/dolar sabit tutulmaya çalışıldı geçtiğimiz yedi ayda.

Sonuç ise trajik.

Sene başından bu yana küresel piyasalarda %9 değer kaybeden dolar endeksi karşısında Türk lirası %20 daha erimiş durumda.  Merkezin swap dahil net döviz rezervi negatifte, kamu bankalarının açık döviz pozisyonları da 12 milyar dolara ulaşmış ve büyümekte.  Hem hane halkı hem tüzel kişiler döviz talep etmeye devam ediyor; bankalardaki döviz mevduatı 220 milyar dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesinde ve milyar dolar milyar dolar artıyor her hafta. Cari açık sene sonunda GSMH’nin %4-5’ine ulaşırken, bütçe açığı da %5 seviyesine vuracak gibi. Enflasyon %12-13 bandından düşerse sürpriz olacak.

O zaman bundan sonra TL nereye gidecek?

Daha yeni Sayın Albayrak’ın Ahmet Hakan ile akıllara kazınan o TV röportajında TL’nin değer kaybetmesinin ne kadar normal olduğunu dinledik.  Bu halin normalliğini sayın bakan tam da döviz satacak kaynak kalmamışken, makroekonomik dengesizlikler bu kadar büyümüşken hatırlayıverdi.  O zaman bizi yılın ikinci yarısında neler bekleyecek?

Hemen ödemeler dengesinin finansman kalemine dönmekte fayda var.

2020’nin ilk yarısında gelişmekte olan piyasalara akış 124 milyar ABD dolarına ulaşırken; Türkiye’nin buradan hiç pay alamaması ve hatta portföy yatırımlarından kaçışın 13 milyar dolarla geçen senenin altı katına ulaşması  “çok manidar”.

Faiz lobisi, dış güçler, hainler vs gibi altı boş söylem kalabalığından uzakta neden pay alamadığı billur gibi net.  Çünkü dünyada yatırımcılar artık Türkiye’nin para politikasına olan güvenini kaybetmekle kalmayıp aynı zamanda ülkeden kaçışı hızlandırmış durumdalar. Türkiye’nin para politikası da uzun zamandır bilindiği üzere merkez bankasının kontrolünde değil.  Tüm birimlerin “faiz düşerse enflasyon da düşer” gibi ekonomide yeri olmayan bir tezi dolambaçlı yollardan tezin sahibine mümkünmüş gibi gösterme çabası üzerine kurulu.

Sonuç elbette, dönemleri giderek sıklaşan kalp (kur) krizleriyle şekillenmekte.

COVID-19 şoku ile birlikte, yerel para birimlerinin devalüasyonlarına izin verirken, artan küresel dolar likiditesinden pay alarak yoluna devam eden diğer gelişmekte olan ekonomilerin aksine; Türkiye tam tersi yolu seçti.  Sayın Bakan Albayrak’tan dinlediğimiz üzere Türkiye dünya düzenini sallayan devrimci bir ülke olarak kendini konumlamakta.

Dış politika tercihleri ışığında AKP iktidarı dünya düzeninin sallayıcısı mı yoksa paydaşı mı, bu yazının konusu değil.  Ancak, iktidarın uzun zamandır nimetlerinden faydalandığı küresel kapitalist düzende AKP ekonomi alanında devrimci olmaktan gerçekten çok uzak.

TL’yi ve faizi daha sıkıca baskılayıp; sermaye akışlarını da TL değer kaybetmesin diye kısmen kontrol altına almaya çalışmanın sonuçları, hızla artan cari açığı fonlayabilmek adına dünyadan bir kuruş pay çekemeyip, 30 milyar dolar rezerv satarak elindeki son silahı da tüketmiş olduğu gerçeği.

Ortalama fonlama faizi neredeyse bir hafta içinde %6,5 seviyesinden %10,5 seviyesine çekilmişken bile, faiz artırdım diyemeyen bir merkez bankası, bir maliye bakanı, bir cumhurbaşkanı dünya nezdinde inandırıcılığını yitirmiş durumda.

Bu açılardan Haziran ödemeler dengesi detaylarının hikayesi çok açık:

  • Ya TL’de kışa doğru hızlanan değer kaybı eşliğinde yüksek enflasyon ve daha sert ekonomik daralma yaşanacak; mecburi yüksek faiz artışı eşliğinde Ağustos 2018 dönemi sonrasını yeniden yaşamaya başlayacağız;
  • Ya da güvenilirlik yarası nedeniyle uzun süre yerinde kalacak yüksek bir reel faiz artışı daha erken, daha ılımlı adımlar serisi olarak gerçekleştirilecek, TL/dolara 7,00 civarında istikrar kazandırırken ekonomik daralma derinleşecek. Sonra yine enflasyon düşmeye başlayıp bir nevi istakrar sağlanırken, Sayın Erdoğan faiz düşürmeye girişecek ve döngü başa dönecek.

Aynı hataların son birkaç sene içinde tekrarlanması, hep bu kısır döngü içinde boğulmakta oluşumuz, bu kısır döngünün bakan mevkiinde gelen açıklamalarla güzellemesinin yapılmaya çalışılması da bizim hayatlarımızın laneti olarak asılı duruyor.

IMF’li ya da IMF’siz akla, mantığa, küresel konjonktüre, Türkiye’nin gerçek ihtiyaçlarına ve tabi ekonomi teorisine dayanan bir ekonomi politikasını neden oluşturmadığımız sorusunun cevabı da benzer şekilde net aslında.

GA.

@guldematabay

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları