Sosyal Medya

BİR FAİZ LÜTFEN! “SADE” OLSUN… YA DA SEVEYİM SİZİN NORMALİNİZİ!

18 Kasım 2020

Para Politikası Kurulu’nda yüzde kaç faiz arttırılacağı memleketin en önemli meselesi olmuş durumda…

Yarın (19 Kasım Perşembe) yüzde 500 arttırılırsa iyi, yüzde 300 arttırılırsa yandık, bittik, mahvolduk!

Öyle mi gerçekten, içinde bulunduğumuz vaziyet?

Ben olsam mesela 250-300 baz puan bir şey arttırırdım. PPK üyelerinin yerinde olsam demek istedim.

Tabi nezaket gösterip kaç puan arttırılacağını onlara soruyorlarsa…

En azından bu yeni-yepyeni-en yeni reform döneminde gene bir sorarlar diyorum hani…

Ne de olsa “demokrasicilik” ve “kuralcılık” bu yeni dönemin yeni ruhuna uygun.

Bizde gerçi şu yeni “dönemler” 3 ay ila 3 gün arası sürebiliyor artık. Biz başlıyor derken yeni dönem bitmiş bile olabilir.

Tıpkı yeni ekonomi programımız gibi… Onda da ilan edilen rakamlar üç gün geçmeden aşılmış, aşınmış ve dahi eskimemiş miydi?

 

GERİ ADIM ATMANIN TAHAMMÜLFERSA SONUÇLARI

PPK’nın kararı hakkında biraz dalga geçtik ya yazının başında; az cuk oturdu biraz da haksızlığın dik âlâsı…

Çelişkiler cumhuriyeti ülkemdeki her şey gibi bu da çift ve karşıt anlamlı tuhaflıklara sahip.

Taammüden işlenmiş “serial” abukluklar sonucu uçurumun kenarına o kadar yaklaşılmıştı ki, damadın ve ekibinin uzaklaştırılıp, yerine gelenlerin normale avdet vaatleri uçurumun kenarından ancak yarım adım uzaklaştırdı ekonomik hal ve gidişimizi.

Bu bakımdan şöyle diyebiliriz: Evet, ister 500 ister 1000 puan arttırın faizleri… Bu ülkenin artık ağızlara pelesenk olmuş, herkesin meşrebince farklı şeyler anladığı “yapısal sorunları”nın çözümüne tam gaz girişilmezse hiçbir işe yaramaz.

E, ama o “yapısal sorunlar”ın 500 puanlarla filan ilgisi yok! O zaman nedir bu kopan fırtına?

İsterseniz filmi geri sarıp aynı yerden mantık dizgesini yeniden çalıştıralım.

Uçurumun kenarına olanca salakça işler ve Zihni Sinir projeleri sonucunda topuğunuzun dibine kadar yanaşmışsınız. Damat Bey’in ekstra fantezilerine dayanacak tahammül vatan evlatlarında pek kalmamış.

Sonraki ekibin varlığı bile “evvelkinden kötüsü olmaz nasıl olsa” diye biraz moral vermiş.

Elvan-Ağbal ikilisi, az da Erdoğan desteği ile bir iki laf edince piyasacı millet biraz aşka gelmiş.

Şimdi o piyasa ahalisi, hepsi yuvasına solucan getiren anne kuşu bekleyen yavrular gibi ağızlarını açmış 500 baz puan faiz artışı bekliyor. Gelmezse, ya da onun yerine 2-3 ufak böcek gelirse basacaklar yaygarayı…

Özetle sizin ağzınıza verilen pis bir solucan ama ne gam, gönül bunu istiyor şimdi…

Vermemek uçuruma doğru bir adım geri atmak demek…

İyi ama uçurumla aranızdaki mesafe sadece yarım adım olunca, o çok lazım “yapısal reform”ların, uzun erimli işlerin, demokrasilerin, hukukların, şunların bunların hiç önemi kalmıyor.

“Ben öldükten sonra gelen reformun ta…” durumu oluşuyor velhasıl.

 

“VER KURTUL” POLİTİKASI ASİYE’Yİ KURTARIR MI?

Bir zamanlar Kıbrıs’ta daha sonra “Kürt Sorunu”nda pek moda olan bir tez vardı: Ver Kurtul!

Acaba biz de “piyasa”ya istediğini versek, gerçekten de kurtulur muyuz?

Üç şartı var bunun:

Bir, o teslim, bize istediğimiz kadar zaman kazandıracak mı? Hani o malum ya da gayrimalum yapısal reformları şeeytmek için…

İkincisi, acaba “piyasa” ne istediğini biliyor mu?

Üçüncüsü, biz yahut karar alıcılar yukarıdaki iki sorunun cevapları hakkında emin miyiz?

 

VARSAYALIM Kİ VARSAYIMLARIMIZ DOĞRU

Gelin bizler de iyi bir iktisatçı gibi davranıp işe “varsaymak” ile başlayalım.

Diyelim ki piyasaya istediğini hemen verirsek Asiye’yi kurtarmak için biraz daha zaman satın alabileceğimiz varsayımı doğru…

Ve yine varsayalım ki piyasanın ne istediğini gayet iyi bildiğine ilişkin varsayımımız da doğru…

Son olarak bizim piyasanın ne dediğini doğru anladığımıza ve o doğru anladığımız şeyin kesinlikle işe yarayacağına dair varsayımız da doğru…

E, o zaman mesele yok!

Onu bu hayattan çekip çıkarana kadar, Asiyemiz, uluslararası finans çevreleriyle girdiği o malum, seviyeli ve profesyonelce ilişkisini sürdürmeye bir süre daha hiç sorunsuz devam edebilecek.

Ne mutluluk yahu!

 

NE ARADIĞINI BİLMEYEN…

O zaman hadi gelin şimdilik böyle karamsar düşünceleri bir kenara bırakalım da piyasanın ne istediğini ve ne alırsa memnun ne almazsa üstünü başını yırtar hallere gireceğini konuşalım.

Ne de olsa ne aradığımızı bilmemiz lâzım değil mi? Malum ne aradığını bilmeyen bulduğunu anlayamaz demişler.

***

Piyasanın aradığı, pek çok yarı resmî sözcüsüne bakacak olursak, özetle şöyle:

450-500 baz puan (yani %5) politika faizinde artış: Niye peki? Şöyle diyorlar: Piyasada Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyet (AOFM) dediğimiz Merkez Bankası’nın bankalara çeşitli kanallar ve maliyetlerle verdiği likiditenin ortalama maliyeti zaten en son % 14.80’e ulaştı. Mevcut politika faizi (1 hafta vadeli repo oranı) ise % 10,25. Demek ki piyasada zaten uygulanan mevcut orana erişmek için bile 450 baz puan artış gerekli. Hadi eliniz değmişken 500 yapın ki hem düz hesap olsun, hem de 50 puan ihtiyat payı kalsın.

Sadeleşme gelsin: Buradaki “sade”, kahvedeki şekersizlik anlamında değil elbet ama şu kadarını söyleyelim eğer o sadeleşme denilen şey bir an evvel gelmez ise piyasa ile bu yeni ekonomi yönetiminin de arasının şeker renk olması fazla sürmez.

Peki ne demek sadeleşme? Politika faizinin politika faizi gibi olması demek mesela… Çünkü 2010 yılı sonu o zamanlar bazı makul gerekçelerle TCMB alışılmadık “unvonventional” politikalara geçmişti. Dünya merkez bankacılığında da 2008 krizinden beri bu terim pek modaydı. Önce alaturka bir “koridor” politikası, daha sonra ikide bir parmaklanıp oynanılması itiyat haline gelen, zorunlu karşılık oranları, hâttâ bunun pek marifetmiş gibi otomatiğe bağlanmış özel bir şekli olan Reserv Opsiyon Mekanizması (ROM) denen nevzuhur icat…

Sonra makroihtiyatî tedbirler diye dünya merkez bankacılığı camiasında yine 2008 krizinden bu yana moda olan bir önemler setinin, ve yine alaturka usulle burada cılkının çıkarılması…

En nihayet, yok aktif rasyosuydu, yok swapların bir kısılıp bir gevşetilmesiyle BDDK’nın neredeyse paralel bir merkez bankası gibi çalışması…

Tüm bunlar cari para politikasının işin uzmanlarınca bile içinden çıkılmaz olarak görülmesine yol açmıştı. Piyasa şimdi daha sade bir politika istiyor; ki hem kendileri ne uygulanmak istendiğini anlasın, hem de politika yapıcıların ne yaptıklarını bildiğinden bir nebze emin olabilsinler.

Yarınki kararda bununla ilgili görmek istedikleri şey, yazılı açıklamada sadeleşme vaadinin açıkça yazılmış olması ve bir ilk adım olarak da politika faizinin artması yanında koridorun daraltılması ve daha simetrik hale getirilmesi. Yani TCMB’nin borç verme (koridorun tabanı) ile borç verme (koridorun normal tavanı) arasındaki açıklığın azaltılması… Öyle ki bu sayede TCMB’nin verdiği paranın Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyeti (AOFM) normal ülkelerde olduğu gibi politika faizine yakın bir yerlerde oluşsun.

Özetle yarın beklenilenler bunlar.

Sadeleşmenin bir diğer unsuru olarak BDDK eliyle konulan swap kısıtlamalarının (ki biraz gevşetildi zaten) daha da serbestleşmesini ve aktif rasyosu denilen saçmalığın ya toptan kaldırılması ya da etkisiz olacak derecede gevşetilmesi de bir diğer talep ama o BDDK ile ilgili olduğu için yarınki toplantıdan böyle bir şey beklenmiyor.

Son olarak BDDK ve TCMB’nin birlikte hareket ederek, toplam fonlamanın yeniden büyük ölçüde Açık Piyasa İşlemleri (APİ) üzerinden yapılmasını sağlaması da sadeleşmenin olmazsa olmaz bir koşulu. Zira görevden alınmadan önce TCMB (Eski) Başkanı Murat Uysal, fonlamanın %60’ının swaplar yoluyla yapıldığını söylemişti.

Bununla ilgili bir karar alınması da yarınki toplantıdan beklenmese de yazılı açıklamada bunu ima eden bir şeyler bulunması, pek güzide piyasa ehlince fevkaladenin fevkinde sayılacaktır.

 

GÖNÜL NELER İSTERMİŞ, KADER BAKIP GÜLERMİŞ

Piyasanın istedikleri aşağı yukarı bunlar… Ama alacağı ne? Bunu yarın göreceğiz. Kimse de bilmiyor. Muhtemelen PPK üyeleri de…

Piyasa yorumcularının ve akademisyenlerin “Merkez Bankasının Tepki Fonksiyonu Henüz Belli Değil” gibi “bilimsel tınılı sözleri de çok hoşuma gidiyor doğrusu… Matematikle, bilimsel kesinlikle en ufak alakası olmayan bir karar alma süreci, öyle “fonksiyon” filan denilince bilimsel kesinlik kazanmış olmuyor. Fakat bu yaygın huy “anaakım” iktisadın oldum olası huyu…

Ne gözlemleyip ne de ölçebildikleri “fayda” fonksiyonundan bahsettiklerine göre tepki fonksiyonu da  olur tabi, niye olmasın.

Ben olsam tıpkı Cobb Douglas üretim fonksiyonu gibi “Bir Çarparım Bir de Yer Çarpar Fonksiyonu” tanımlarım ki iktisat literatürüne hediyemiz olsun.

Zira yarın faiz artışı pas geçilir veya 100-150 bp’da kalınırsa piyasa bu fonksiyona göre tepki verecek.

En iyisi şimdilik Merkez Bankası tepki fonksiyonu veya piyasa tepki fonksiyonu yerine “Kendimin Tepki Fonksiyonu”nu anlatayım. Gerçi bunun, ülkemizde her saha için tek önemli fonksiyon olan “Şahsımın Tepki Fonksiyonu” kadar önemi yok ama en azından benimkinin parametrelerini biliyorum.

 

BEN OLSAYDIM NE YAPARDIM?

Ben PPK’nun, pardon şahsımın yerinde olsam, ki öyleyim, yarın politika faizini 275 baz puan kadar arttırır %13’e yükseltirdim. TCMB (gecelik) borç alma ve borç verme faizini 200’er baz puan arttırır ve 10,75 ile 13,75’e yükseltirdim. Geç Likidite Penceresi (GLP) oranı ile gecelik borç verme oranı arasındaki farkı da 300 baz puandan 200 baz puana çekerdim.

Böylece hem koridor daraltılmış, hem de düzenli olarak GLP oranı üzerinden fonlamak gibi bir saçmalıktan geri adım atıldığını göstermiş olurdum. Buna rağmen GLP de 15,75’e yani piyasanın şimdiki ortalama faizinin üstüne çıktığından gerektiğinde müdahale silahı olarak elimde tutmuş olurdum.

Ve muhakkak ama muhakkak, piyasanın ihtiyaçlarına göre gerekirse faizlerin bundan sonra da arttırılacağına dair net bir cümleyi açıklama metnine koymayı asla ihmal etmezdim.

Yetmez ama evet!

Sonracığıma… Finansal istikrar vb lafları hiç etmeden, “enflasyonla kararlı mücadele edilecek ve en kısa sürede tek haneye ve orada da hedef seviyeye indirilmesi için gereken her şey ivedilikle yapılacaktır” kabilinden bir şeyler yazardım.

Piyasa şu sıralarda her şeye inanmaya hazır. Baksanıza adam faizler aleyhinde atıp tutuyor, piyasa “A, iyi demek ki faiz arttıracaklar, ters sinyal veriyor mahsuscuktan” diye alıma geçiyor.

O zaman bu sözlere de inanırlar canım…

Şaka bir yana, Berat Bey ve ekibi değil böyle şeyler söylemek, ağızlarıyla pişmiş kuş tutsa piyasa ona bile sırtını dönerdi. Bu ekibin şimdilik lafına inandırma kredisi var. Hani afili merkez bankacılığı jargonuyla “sözlü yönlendirme” kozunu çakabilirler… En azından bir kereliğine…

Hem kumarbazların dediği gibi: İlk elin günahı olmaz!

Yine ben olsaydım önceden BDDK’yı ayarlayıp aynı gün bir açıklamayla şu aktif rasyosu vb gibi zırvalıklarda bir güzellik yapardım.

Peki o zaman piyasa beni “bu herif 500 bp arttırmadı, biz de o zaman köyümüze geri dönüp döviz alalım” şarkısını söyleyerek sıkıştırmaya başlamaz mıydı?

Eğer bu dediklerimi eşgüdümlü olarak yaparsam bence birçoğu başlamazdı. Neticede piyasa, piyasa diye, sanki karşımızda tek bir kişi, tek bir irade varmış gibi konuşuyoruz ama piyasa dediğimiz, bazı büyük oyuncuların kısmî ama sınırlı yönlendirme gücüne sahip olduğu bir “çokluk”. Gücünü çokluğun yekvücut hareket edebilme gücünden alıyor.

Bence bu durumda o yekvücutluk epey “error” verir.

Buna rağmen piyasa dövize yöneliyorsa doğrusu hiç aldırmaz gelecek ayki toplantıda bir başka faiz arttırımı sonucunda TL’yi “shortlayanlar” hiç sonra gelip ağlamasın lafını, asla açıktan bir demeç olarak değil ama ilgili kurumlara el altından ve dolaylı fısıldardım.

***

Peki diyebilirsiniz ki “Arkadaş bu kadar riske niye giriyorsun, zaten fazladan 150 baz puan daha yapsan piyasanın istediği olacak ve dövize hücum filan yaşanmayacak. Sen deli misin!”

Deliyim, seviyorum!

“Neyi, ortalığı karıştırmayı mı?” derseniz… Hayır, memleketimi…

Bir de bir şeyi sevmiyorum.

Neyi derseniz, hiçbir konuda “ver kurtul” yöntemini… İşe yarayacağını da düşünmüyorum.

Diyelim ki 500 bp arttırıldı, politika faizi… Ne olacak?

Gelecek ay bir 200-300 bp daha istenmeyecek mi sanki?

Diyelim onu da yaptın…

Bu kez piyasa hep olduğu gibi Şahsımın, bu faiz artışını geri indirteceğinin stresini yaşamayacak mı?

Hele bir de o stres gerçek olursa bu kez uçurumdan aşağı, düşen F-35 gibi çakılmayacak mıyız?

Üç günü kurtarayım diye hemen bir adım ilerideki riskleri niye aşırı yükselteyim?

 

REEL FAİZ YANILGISI

Verdiğim derslerde piyasalarda Fiyat/Kazanç hesaplama tekniğini anlattığım olur. Hep altını çizerim F/K hesaplanırken önümüzdeki dönem kârı tahmini kullanılmalı diye… Halbuki çoğu kere son dönemsel bilançoların bir ortalamasından türetilen kârlar kullanılır. Niye? Çünkü kolay. Ama tekniğin özüne aykırı, ne gam!

Tıpkı bunun gibi reel faiz de gelecekteki enflasyon oranına göre hesaplanır. Geçmiş enflasyona göre değil…

Gelecekteki enflasyon oranını hiç birimiz bilemeyiz ama bir orana inanırız. Buna beklenen enflasyon oranı diyoruz.

Bir merkez bankasının ve ekonomi yönetiminin bir bütün olarak başarısı odur ki beklentileri yönetebilsin. Piyasanın arkasından giden, ona teslim olan bir merkez bankası kendini sonsuz bir girdaba kaptırmış demektir kendisini. Piyasaya doğru eğilmeli ama asla çektiği yere savrulmamalıdır.

Öyleyse amaç enflasyon beklentisini ve “benchmark” faizi (Türkiye’de 2 yıllık tahvil faizi) düşürmek olmalı.

“Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyeti de zaten 14,80 olmuş. 450 baz puan ancak ona yetişmiş olur, net bir faiz artışı sayılamaz bile” tezi için de aynı şeyi söylemek mümkün.

Son iki ay içinde büyük ölçüde ekonomi yönetimine güvensizlik nedeniyle o ortalama faiz %10,5’dan yaklaşık % 50 artarak buralara geldi. Doğru bir politika ile o da ama hızlı ama yavaş gerileyecektir.

Marifet politika faizini ona veya piyasa faizine yükseltmek değil (bunu 7 yaşındaki çocuk bile yapar), onu politika faizine çekmektir.

 

YÜKSEK FAİZ-YÜKSEK KUR: TEK UCU BOKLU DEĞNEK YOK MU?

Her şeye rağmen “kur riskinin uzun süreli bir azalması adına yüksek bir faiz oranına katlanmak daha garantili daha risksiz bir yol değil mi?” diye sorulabilir.

Doğrusu bu soru bana Yiğit Özgür’ün meşhur deli karikatürlerinden birini hatırlatıyor: Hani hunili arkadaş dükkana girip sorar: “Tek ucu boklu değnek yok mu?” Dükkancı cevap verir: “Yok, takımı bozamıyoruz!”

Belki bir zamanlar kur riskini önlemek için faiz ilacını damardan son raddeye kadar enjekte etmek tercih edilebilirdi. Ama artık durum öyle değil. 500 büyük firma bile ciddi olarak borçlu, hele KOBİ’lerin TL kredisi borçları iyice yüklü. Üstelik pandemi satışları, hele de hizmet sektöründe yerle yeksan etmek üzere. GSYH’da iyi gelecek bir 2020 3. Çeyrek sonrası rakamları, o mahut “V tipi toparlanma bülbülleri”ni dut yemişe çevirecek muhtemelen.

Kalıcı bir hızlı faiz yükselişi, bu şartlarla birlikte düşünüldüğünde neredeyse kur artışı kadar tehlike arz edecektir. Sade firmalar için değil bankalar için de…

İşin daha (traji)komiği, eğer yüksek faiz Türk varlıklarını o ilk kısa vadeli sermaye girişi ardından, olması gerektiği gibi düşürürse, kısa vadeli portföy yatırımlarının da gerisi gelmez.

Neticede “Düşen bıçak tutulmaz” bir Wall Street atasözüdür.

 

***

Bütün bunlar iyi hoş da bir günlük PPK faiz kararı öyle de olsa böyle de olsa ne kısa vadede ne de orta vadede ülkeyi düze çıkarabilir.

Sadece çok kısa vadede kısa bir nefes aldırır.

Sadece uçurumun kenarından bir adım daha uzaklaşmış olursunuz.

Peki ne yapılmalı?

Mesela uçurumun kenarında bütün milleti iki kutba ayırıp itişip kakıştırmamalı.

Uçurumun kenarında itişilmeyeceğini Yiğit Öksüz’ün delileri bile bilir.

Madem ki ülkeyi bir Ponzi ekonomisi (saadet zinciri) haline getirmişsiniz ve biraz da bu yüzden isteseniz bile IMF’e filan pek uğrayamıyorsunuz… (Doğrusu bence mecburen de olsa iyi yapıyorsunuz)

Acilen bir kaç şey yapmalı:

  1. Her seferinde daha da az işe yarayan, yan etkileri de çoğalan varlık barışı yerine doğru dürüst bir yeni “İstanbul Yaklaşımı” ile şirket borçlarının yapılandırılması.
  2. Aşırı verimsiz bazı yap işlet devretler (KÖİ) başta da Kanal İstanbul faciası iptal edilmeli
  3. Başta İstatistik Kurum olmak üzere kritik kurumlara dünyada ve Türkiye’de tanınan ve güvenilen bazı isimlerin atanması. Verilerde şeffaflık ve güvenilirlik seviyesinin arttırılması
  4. Kapatılan DPT yerine onu ikame edemese de Cumhurbaşkanlığı bünyesi dışında bir koordinasyon kurumunun oluşturulması
  5. Uluslararası riskleri arttırdığı izlenimi veren yabancı devlet yetkilileri ile sırf içeride üç beş oy uğruna anlamsız ve faydasız ağız dalaşlarına girişmekten en azından bir süre vazgeçilmeli.

Her halükârda ciddi bir dış kaynak eksikliği riski hâlâ orta yerde duruyor olacaktır.

Buna rağmen Türkiye’nin bazı avantajları da var:

  1. Türkiye (Mesela Arjantin’in tersine) borçlarını daima ödemiş bir ülke
  2. Biraz da bunun sayesinde bu en kötü döneminde bile şirketler ve devlet, maliyetli de olsa, hâlâ dışarıya borçlarını çevirebiliyor, yeni borç bulabiliyor. Belki biraz vade kısalıyor, belki çevirme (rollover) oranı artık % 100’ün altında… Fakat bu kısmen, çok çeşitli riskler dolayısıyla şirketlerin kaldıraç oranını kendi istekleriyle azaltma çabasından (deleverage) da kaynaklanıyor.
  3. Dünyada bu pandemi ortamında bilhassa Avrupa ekonomisinde resesyon problemi kapıda dururken, son istenilen şey bir Türkiye ekonomik krizi. Yabancı alacaklılar olabilecek en anlayışlı halinde olacaktır bir süreliğine.

Sonuçta tüm bu avantajlar, PPK ile başlayabilecek çok kısa vadeli soluklanmayı orta vadeli bir soluklanmaya, yani uçurumdan hiç değilse birkaç adım uzaklaşmaya dönüştürebilir.

Sonrası… Sonrası yok!

Bu gitgide totaliterleşen, hâttâ Çakıcı ile flört edecek kadar lümpenleşen rejimin uygulayabileceği karar alma mekanizmalarıyla ciddi bir iyileşme, ciddi bir atılım mümkün değil.

Yani “normalleşme” olacaksa eğer piyasanın istediği türden bir normalleşme bu ülkeyi kesmez. Her alanda normalleşilmesi lâzım!

E, her şeyi de iktidardan beklemek doğru mu ya!

Biraz da muhalefet çalışsın; ne dersiniz?

 

@cakman4

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları