Sosyal Medya

İTHAL GİRDİ VE KUR GEÇİRGENLİĞİ TARTIŞMASININ CEMAZİYELEVVELİ-3

15 Eylül 2020

 

Şu ana kadar tartışmanın ve meselenin (zira bu ikisi görüldüğü gibi bir miktar ayrı kaygılara tekabül ediyor) güncel haline göz attık. Yani Mahfi Eğilmez’in bir tvitine, takipçisinin soru sorması… Onun üzerine Kerem Alkin’in Türkiye’de işletmelerin ithal girdisinin çok daha az (%19) olduğunu öne süren evvelki bir yazısına atıf yapan bir cevap yazması… O tviti bir akış (flood) haline getirmesi ve burada “eski moda teorilere takılı kalmış kurum iktisatçıları”ndan söz etmesi… Bu cevap “flood”u tartışmayı genişletti. O “kurum iktisatçıları”ndan eski TCMB Baş Ekonomisti Hakan Kara, Kerem Alkin’e cevap verdi ve Kerem Alkin’in önerdiği cezri/polisiye tedbirlerle enflasyonun önlemeyeceğini söyledi.

Kara, ayrıca ithal girdi maliyetlerinin enflasyona yansımasının (yani kur artışından enflasyona geçirgenliğin/pass-through) sadece maliyetlerden değil beklentilerden de etkilendiğini vurguladı. Yani Hakan Kara’nın tvitinden yorumlayacak olursak, doğrudan ve dolaylı ithal girdi maliyeti (örneğin %40 bile olsa) eğer böyle kur artışları ve sair etkilerden enflasyon beklentileri devam edecek olursa firmalar fiyatlarını bu beklentiler dâhilinde önden yüklemeli olarak daha yüksek belirleyebilir.

Hakan Kara aynı zamanda konuyla ilgili son tvitlerinden birinde biraz önce yukarıda özetlediğimiz Akgündüz ve Fendoğlu (2019) çalışmasına atıf yaptı ve bu bağımlılığın % 19 değil % 45 olduğunu söylemiş oldu.

 

Bu tartışmasın da aslında daha da evveliyatı var… (Eskiler olsa “cemaziyel evveli” derlerdi )

Madem bizde öyle diyelim… Tartışmamızın cemaziyel evveli iktisatçı Mustafa Sönmez ile Prof. Asaf Savaş Akat’ın dolaylı yoldan tartışmaları… Değinmesek olmaz.

Bu tartışmanın kısa bir özeti bizzat bu konuyu araştıran bir yazıda bulunabilir: “Türkiye Ekonomisinin Gerçekleştirdiği İhracatın % 70’inin İthalata Bağımlı Olduğu İddiası Doğru Değil.” (https://www.malumatfurus.org/ihracatin-ithalata-bagimlilik-orani-yuzde-70-mi/ )

Yazıya göre Mustafa Sönmez 2007’de yazdığı bir yazıda İhracatın ithalata bağımlılığını % 70 olarak, 2019’da yazdığı bir yazıda ise % 60 olarak bulur. Sönmez bu hesaplamalarını Dâhilde İşleme Rejimi (DİR) denilen ihraç edilecek ürünlerde girdi olarak kullanılacağı için vergi muafiyeti tanınan ithalat miktarına dayanarak gerçekleştiriyor.

Sönmez 2019’daki yazısında bu hesap yönteminden kalkarak şöyle yazıyor:

“Yıldan yıla değişse de DİR çerçevesinde yapılan ihracat tutarının yüzde 60’ı dolayında teşvikli ithalat izni aldığı anlaşılıyor. Örneğin 2010 yılında 55 milyar dolarlık ihracat için 33 milyar dolarlık teşvikli ithalat izni alındığı ve bunun ihracatın yüzde 60’ına ulaştığı görülüyor. Yine 2017 yılında 62 milyar dolarlık ihracat için 34 milyar dolarlık teşvikli ithalat izi belgesi alındığı görülüyor. Bu da ihracatın yüzde 55’i demek…

2003-2017 aralığında bakıldığında ithalata bağımlılık ortalama yüzde 60’ı bulurken sektörden sektöre değişebilmekte. Ana metal, bilgisayar, elektronik gibi dallarda ithalata bağımlılık yüzde 75’i bulurken otomobilde genelde yüzde 60, gıdada yüzde 50 dolayına ulaşabiliyor.” (http://mustafasonmez.net/ihracatin-ithalata-bagimliligi-yuzde-60-al-monitor-12-mart-2019/ )

Asaf Savaş Akat da İktisat ve Toplum dergisinde tam aksi bir tezi öne sürdü. Tıpkı OECD veya Özcan-Tok, Sevinç (2019)’de öne sürüldüğü gibi ihracatın ithal girdi bağımlılığının hiç de yüksek olmadığını söylüyor. Asaf Hoca %70 ithal bağımlılığı tezini önce bir şehir efsanesi sonra da ideolojik bir tutum olarak niteliyor.

“Kent efsanesinin gücünden etkilenmemek mümkün değil. Fevkalade somut bir oran da getiriliyor: % 70. Böylece yapılan her 100 dolarlık ihracatın 70 dolarının ithal girdilerden oluştuğunu anlıyoruz. Aslında % 70 oranının kendisi de manidar; sağda solda sürekli aynı sayı tekrarlanıyor. Doğal olarak nereden çıktığını merak ettim. İlk iş kapsamlı bir Google taraması yaptım. Bir sürü link çıktı; teker teker kontrol ettim. İhracatla ilgili çalışmaların çoğunda ihracatta ithal girdi payının yüksek olduğu ifadesi yer alıyor, ama varsayım mı yoksa sonuç mu bir türlü anlaşılamıyor. Ayrıca ne bir oran veriliyor ne de bir ampirik araştırmaya referansa rastlanıyor. Ama belli ki bir yerlerde % 70 oranı hesaplanmış! Nerede? Kim tarafından?

(…)

“Sayının kökenini saptayamadığıma göre, birkaç spekülasyon yapmamı mazur karşılayacağınızı umuyorum. İngilizce “learned guess” denir. Biri, % 70’in ideolojik olarak yüksek cazibesidir. İhracatın (imalat sanayinin) ithal girdilere aşırı bağımlılığı Türkiye ekonomisinin performansı hakkında karamsar bakışlarla uyumludur. Daha açık söyleyelim; Türkiye ekonomisi üzerine genel olumsuz yargıları destekler. Buna ek olarak, ekonominin uzun süredir en belirgin zafiyetini oluşturan dış açıkla mücadelede döviz kurunun etkin olmadığı, sorunun yapısal nedenlerden kaynaklandığı savını güçlendirir. Dış dengesizliğin aşırı değerli TL’den kaynaklandığı tezinin çürütülmesi ise dış açıkla para politikası arasında kurulabilecek bağlantıyı da perdeler.” (A. S. Akat, İhracatta İthalat, İktisat ve Toplum, Sayı: 101, Mart 2019, s.8)

Asaf Hoca daha sonra milli gelir hesapları ve katma değer oranları üzerinden eşitlikler oluşturarak bu %70’i o eşitsizliklere uyguluyor ve ne böyle bir oranın ne de buna yakın oranların (%60-50 vb) mümkün olmadığını, saçma olduğunu öne süren bir hesaplamaya girişiyor:

“Kent efsanesinde tekrarlanan % 70 sayısının saçmalığını saptamak için altyapıyı kurduk. Formüle uygulayınca, Türkiye’de bir birim (dolar) ihracat yapmak için 2.33 birim (dolar) ithalat gerektiği anlaşılıyor. İhracat = % 70 ithal girdi + % 30 brüt katma değer İthalat/KD oranı = 70 / 30 = 2.33

2018 dış ticaret verileri elimizde: ihracat 168 mil.$, ithalat 223 mil.$. Şimdi % 70 oranını uygulayalım. İhracattaki ithalatı 118 mil.$ (168 x 0.7), ihracatta yaratılan katma değeri 50 mil.$ (168 – 118) buluruz. Buna göre, ithalatın yarıdan fazlası ihracata girdi oluyor. İç kullanım için (diğer sektör girdileri artı nihai tüketim) sadece 105 milyar dolar kalıyor.” (A. S. Akat, age, s. 9)

Asaf Hoca çok tecrübeli bir iktisatçıdır. Fakat biraz teatral konuşmayı sever. Yazısına da bu yansımış. Çünkü yaptığı hesabın kendisinin doğruluğu ve yanlışlığı bir başka mesele ama, bu yazıda, yukarıda verdiğimiz ve ihracatta imalat sanayiinde gayet yüksek ithal girdi rakamları veren ampirik çalışmalardan hiç bahsetmiyor. (Bazısı onun yazısından sonra yazılmış olduğundan bu normal;  ama diğer bazısı mesela Saygılı ve diğerleri çok önce yazılmış)

Daha tuhafı eleştirdiği o iddiayı Mustafa Sönmez’in dile getirdiğinden de habersiz gibi. Sadece Google araması ile, biraz da kızgınlıkla kaleme sarılmışa benziyor. Neyse ki bu tür kaynakları daha sonra “Addendum” diye ayrıca yazdığı bir son bölümde yazıya eklemiş. Yani yazarken değil daha sonra, (belki de derginin editoryalı tarafından bilgilendirildikten sonra) haberi olmuş. Sönmez’in iddiasına artık “saçma veya imkansız” diye bir ifade kullanmıyor “addendum” da; tersine, OECD rakamlarıyla DİR hesaplaması arasındaki farkın nedenini sorguluyor. Makul olarak gördüğü bazı  açıklamaları şöyle anlatıyor:

“…ilk akla gelen hipotez ithalat oranı yüksek firmaların DİR’i tercih etmesidir. Böyle ise, ihracatın geri kalan % 55’inde ithal girdi oranını düşük olacaktır.” (Akat, age, s. 12)

Fakat bunun böyle olması için akla uygun bir sebep gösterilmiyor Akat’ın çalışmasında.

Akat bunun üzerine Korkut Boratav’ın bu konuda bir öneride bulunduğunu söylüyor. Meseleyi açıklayacak bir öneri beklerken, Boratav’ın Akat’a Erdal Özmen’in (Özmen 2015) bakmasını önerdiğini anlıyoruz. Araştırmada 1995’te %11, 2000 yılında %15 olan yurtdışı katma değerin (yani ithal girdi oranı) 2008’de %26’ya düşmüş olduğu gösteriliyor. Buradan ithal girdilerin git gide hızlanan bir tempoyla yerli ara mallarının yerini aldığını görüyoruz. Eğer git gide hızlanarak bile değil 2000-2008 arasındaki %73’lük artışla artmaya devam etse 2016’da bile bu oranın %45 olması gerekir ki, bu oran da zaten daha önceki araştırmalarda sık sık karşımıza çıkan bir ithal girdi oranı. Fakat Akat bu çalışmadan şu sonucu çıkarıyor:

“Buradan 2008 ihracatta ithalat payının % 26 olduğunu anlıyoruz. (…)  Olaydaki bilmece, E. Özmen gibi titiz ve saygın bir araştırmacının OECD-TIVA verileri üzerinden ihracatta ithalat payının % 20’ler mertebesinde olduğunu göstermesine rağmen “% 70” efsanesinin gücünü sürdürmesidir.” (Akat, age, s. 12)

Akat böyle söylüyor ama ihracattaki “ithal girdi oranında yüksek denecek bir durum yok” şeklindeki tezini artık pek ikna edici olarak savunamadığını düşünmüş olmalı ki bu kez de Ege Cansen’in kendisine (yukarıda gayet uzunca anlattığımız) Saygılı ve diğer. (2010) çalışmasını hatırlattığını söylüyor. Bu konudaki literatürde imalat sanayi üretim ve ihracatında ithal girdi oranının aşırı yüksek olduğu tezini asıl ortaya atan klasik çalışma olduğunu önceki sayfalarda uzun uzun anlattığımı düşünecek olursak, bu çalışmaya niye referans verdiğini anlayamayışımı siz okurlarım eminim ki anlayışla karşılayacaktır. Hocamızın, kendi tezinin tam tersini savunan bu çalışmadan nasıl yararlandığına bakıyorum. Şöyle alıntılıyor Asaf Hoca:

“Girdi-Çıktı tabloları kullanılarak yapılan hesaplamalar dolaylı ve dolaysız ithalat gereği katsayısının ekonomi genelinde 1979 yılındaki %7,6 seviyesinden, 1990 yılında % 12,8, 1998 yılında % 12.6 ve 2002 yılında % 15.1’e çıktığını göstermektedir. Söz konusu oranların imalat sanayiinde daha yüksek olduğu ve, sırasıyla, % 11,6, % 20,9, % 22,2 ve % 26,7 düzeylerinde bulunduğu tahmin edilmiştir (…)  Bulunan oranları OECD-TIVA bulgularına yakınlıkları çok açıktır. Bu verilerin 2010 yılında yayımlanmış olmasına rağmen “% 70 ithal girdi” efsanesinin bugüne gelmesi hakikaten şaşırtıcıdır.” diyor.

Bu duruma şaşırmamak gerçekten imkansız. Çünkü: 1) Asaf Hoca çalışmadaki sadece 2002 girdi çıktı tablosundan üretilen rakamı veriyor. Halbuki çalışmanın özgünlüğü 2007 yılı için çok kapsamlı bir sanayi anketi içeriyor oluşu… 2007 yılındaki anketin verdiği sonuçlar çok daha fazla. Bunun için yukarıda verdiğim 7.3 No’lu tabloya bakalım. İmalat sanayi ortalamasında malzeme ve hammadde maliyeti içindeki ithal payı % 72,6. Malzeme ve hammadde toplam maliyet içinde yüksek bir oran tutmasına rağmen maliyetin tamamı malzeme ve hammaddeden ibaret değil. O yüzden ilgili çalışmanın Şekil 7.5’indeki “malzeme ve hammadde maliyetinin yerli ve ithal bileşenleri” (Petrol sektörü hariç) % 61,8. Asaf Hoca’nın da kabul ettiği gibi, petrol sektörü neredeyse tamamen ithal girdiye dayandığından o da hesaba dâhil olsa durumun ne olacağını varın siz hesaplayın. Peki Asaf Hoca nasıl olur da bu çalışmanın ana fikrini ıskalayabilir. Büyük bir ihtimalle yazıyı kaleme almadan önce bu çalışmaya bakmadığı için. Son dakikada Addendum’a eklerken Ege Cansen’in uyarısıyla bakmış ve içinde kendi tezine uygun olduğunu -o acele bakışla zannettiği- ilk pasajı almış olmalı.

Denilebilir ki buradaki rakamlar imalat sanayi için halbuki Asaf Hoca ihracattan bahsediyor. Ancak söz konusu çalışmadaki anketteki firmaların belki matbaacılık sektörü vb gibi bir ikisi hariç özellikle gayet yüksek ihracat oranlarına sahip olduklarına işaret etmeliyim.

Sonuçta Asaf Hoca’nın Mustafa Sönmez’in DİR hesaplamalarına verdiği makalesindeki en ikna edici tez Addendum bölümümün en başlarında anlattığı tez:

“Sönmez’le fark nereden kaynaklanıyor? Onun verileri DİR izin belgelerinden; tablo ise fiili DİR ihracat ve ithalatını yansıtıyor. Firmaların tedbirli davranarak ihtiyaçlarının üzerinde ithalat izni aldıklarını düşündürüyor.” (Akat, age, s. 11)

Yani Sönmez’in hesaplamalarındaki “abartı” firmaların Dâhilde İşleme Rejimi teşvikinden kullanacaklarından çok daha fazla ithal izni almalarından kaynaklanıyor. Gerçi bu herhangi bir sene söz konusu olduğunda pekala mümkün ama firmaların yıllar boyunca daima ve kullanacaklarından çok daha fazla ithal izni almalarının özel bir sebebi niye olsun, orası da ayrı bir meçhul.

Gelelim tartışmanın son bölümüne…

Malum bu tartışma Mahfi Eğilmez’in bir paylaşımına sorulan bir takipçi sorusu üzerinden başlamıştı. O nedenle son sözü de Mahfi Hoca’ya verelim. Konuyla ilgili bütün tarafların fikirlerini söylemesinden sonraki son yorumu şöyle:

 

 

Yani Mahfi Eğilmez sanayinin ithal girdisinin kendi tecrübelerine göre yine de Saygılı ve diğer. (2010)’da zikredildiği gibi %55-60 bandında olduğu kanısında.

Kerem Alkin’in %16-19 bandında bir ithal girdi oranı iddiasına kimileri de Borsa şirketleri bilançosundan örnek vererek karşı çıktı.

Gerçekten de bilançolara bakıldığında Arçelik’in ithal/ihraç oranı % 55, Vestel’in % 46 gözüküyor. Dikkat edilmesi gereken şey buradan ihracat içindeki ithal girdi oranı çıkmaz; çünkü o ithalatın bir kısmı iç pazar için üretilen mallarda da kullanılıyor.

 

Bu paylaşıma Prof. Burak Arzova’nın Twitter’da cevabı olumlayıcı yönde ve Mustafa Sönmez’in tekniğini hatırlatır bir paylaşım: “Çok haklısın. Maalesef %16 hesaplaması yapılırken doğrudan ithalat ve ihracat rakamları esas alınıyor. Oysa Dâhilde işleme rejimi kapsamında yapılan ithalat ihraç amaçlı olduğu için esas 1. Gösterge bu olmalı. Buna bir de yerli girdi içerisindeki ithal payı eklenince oran bu.”

Tartışmaya katılanlardan biri de aynı zamanda Prof. Kerem Alkin’in kardeşi olan Prof. Emre Alkin. Emre Hoca karman çorman hale gelmiş bu tartışmada tavrını daha geniş çaplı bir araştırma yapılması önerisi yönünde kullanıyor:

“Sektörden sektöre üretimde dışa bağımlılık değişiyor, dolayısıyla “ortalama tuzağı”na düşmemek için kapsamlı bir çalışmanın ortaya konması gerekir. Kabul edilmiş istatistik metotlarına göre yapılmış bir çalışmaya ben rastlamadım.”

Tartışmanın önemli taraflarından eski TCMB Baş Ekonomisti Hakan Kara ise daha önce paylaştığımız üzere Emre Alkin’e şu cevabı vererek yukarıda bizim de kısaca değindiğimiz araştırmaya dikkat çekiyor:

“Aşağıdaki çalışma kapsamlı mikro veriler kullanarak ihracatta ithal girdinin (dolaylı etkiler dâhil edildiğinde) yüzde 45 civarında olduğunu buluyor. Buna finansman girdileri dâhil değil. Döviz borçluluğu dikkate alınırsa bu oran daha yukarı gidebilir.”

Günün sonunda tarafların çoğu herhalde ittifakla keşke DPT gibi bir kurum bunu derli toplu çalışsa ve düzgün ve güncel bir rapor çıksa duygusuyla ayrılıyorlar. Bu minvalde bir soru soran takipçisine Mahfi Bey’in cevabı: “DPT mi kaldı?”

 

Evet herhalde Türkiye ekonomisinde son yıllarda edilmiş en acıklı sözlerden biri: DPT kalmadı ki!

Bu tartışma belki iktisatçıların kendi arasında teorik bir mesele olarak kalacaktı…

Eğer 11 Eylül tarihinde beklenmedik ve programa alınmamış bir şekilde Moody’s Türkiye’nin notunu düşürmese ve not düşüren açıklamasında döviz kurunun yükselmesi Türkiye’de artık ihracatın artmasında da işe yaramıyor demeseydi…

Şimdi artık bu tartışmanın bir sonuca vardırılması ve durum böyle değilse Moody’s’e böyle olmadığının doğru dürüst verilerle gösterilmesi, yok böyle ise bunu düzeltmek için ne yapılacağının açıklanması gerekiyor; hem de acilen. Yani sorun bırakınız teorik bir sorun olmayı, sadece reel ve önemli bir sorun olmaktan da çıktı, pratik, son derece güncel ve acilen çözülmesi gereken bir sorun halini aldı.

Ekonominin şimdiki kaptanı Berat Bey tarafından, ülkeyi çıkışa götürecek yolun rekabetçi bir kur ile yükselecek bir ihracat performansı olarak gösterilmesi de bu sorunu cidden yakıcı bir hale getiriyor.

Zira eğer bu yazıda açıkladığım “Türkiye’de ithal girdi oranı ihracat ve sanayide yüksektir” tezi doğruysa Berat Bey’in bu  “strateji”si de geçen seneden bu yana izlediği “kredi ile ekonomiyi büyütme” projesi gibi sonuçsuz kalacak demektir. Yan başka bir çıkış yolu bulunmalı yoksa Türkiye ekonomisinin çıkmaz yolda çamura saplanmış bir başka denemeyi kaldıracak gücü artık maalesef namevcut.

Peki durum gerçekten bu mu? İsterseniz onu da yazının sonuç bölümünde anlatmaya çalışayım.

 

YAZININ 4. BÖLÜMÜNDE  TARTIŞMANIN KENDİSİ VE TARAFLARI HAKKINDA KENDİ YORUMLARIMI YAZACAĞIM

Yazının diğer bölümleri:

BÖLÜM 1: MOODY’S NOTU-ENFLASYON-KUR ŞOKU-İTHAL GİRDİ İLİŞKİSİ ÜZERİNE TARTIŞMA-1

BÖLÜM 2: MOODY’S NOTU-ENFLASYON-KUR ŞOKU-İTHAL GİRDİ İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR TARTIŞMA-2 (REFERANSLAR)

@cakman4

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları