Sosyal Medya
**8*

Bir Finansal Tetikçinin İtirafı: BES’lenmemeliyiz!

26 Temmuz 2019

Öncelikle başlığa dikkatlice bakmadan bağlantıya tıklayanları uyarmak isterim; konumuz sağlıklı beslenme değil, Bireysel Emeklilik Sistemi. Başlığın içinde yer alan olumsuzluk eki ise bu sistemin katılımcılar açısından büyük çoğunlukla olumlu sonuçlar üretemeyeceğini ima ediyor. Esasında Türkiye’de mevcut halde uygulanan BES, birçok açıdan yurt dışındaki benzerlerine göre cazip. Ancak olumsuzluğun kaynağı, bu sistemi hükumetin nasıl kurduğu ve yürüttüğü değil; sistemin doğası ile ilgili. Bunu da açıklayabilmek için yatırımcı psikolojisi ve finansal okuryazarlığa uzun uzun değinmek gerek.

 

Şahsi Twitter sayfamı takip edenler veya bir şekilde aşağıda görseli bulunanaşağıdaki tviti attığımı görenler; muhtemelen bu sorunun içeriğine oldukça şaşırmışlardır.

 

Açıkçası bu tvitin ilk amacı bir şekilde dikkat çekmek ve sizleri bu yazıya denk getirebilmekti. Fakat sorunun ikinci bir nedeni daha bulunmakta; çoğunluğun verdiği cevap ve kimi kişilerin bunu destekleyen/ eleştiren sözleri. Çünkü hem genel eğilim hem de itirazlar finansal okuryazarlığımız ve yatırımcı psikolojimiz üzerinde çok şey söylüyor.

Öyleyse ilk olarak bu tvit ile başlayalım ve sonrasında daha genel geçer sonuçlara vararak konuyu BES’e getirelim. Ancak yazıyı BES ile de bitirmeyeceğimi; kurulu düzenin adaletsizliğine sözü de getireceğimi en baştan söyleyeyim.

 

Konu ilk bakışta teknik gözükse de mümkün suret herkesin rahatlıkla anlayacağı dilde ifade etmeye çalışacağım. Yeter ki okurlar aralardaki iğnelemelere takılmasınlar ve sabırla yazıyı okumayı tamamlasınlar.

 

Soru esasında şu idi: Gelirinize kıyasla hatırı sayılı büyüklükte bir tasarrufunuz zarar etmeye başlarsa ne yaparsınız? Mesela 3 bin TL geliri olan ve 50 bin TL ederinde dolar almış bir kişiyi hayal edelim.

 

Soruyu dolar çıkar, TL değer kaybeder sandıysanız; baştan hata yaptınız demektir. Çünkü altın, borsa, petrol veya tahvil de olsa aynı ölçüde terste kalmanız halinde yine aynı zararı edecektiniz. Kısacası hangi varlıktan zarar ettiğiniz değil, nihayetinde ne kadar zarar ettiğiniz önemli. Halbuki bu soruya birçok yatırımcı “nasıl olur da dolar düşer” veya “nasıl böyle anlamsız bir soru sorarsınız” şeklinde cevap verdi.

 

Bu itirazları yaptıkları kişi de bizzat bendim. Tam bu anda 1929 Büyük Buhran dönemi öncesindeki hisse senedi piyasasındaki büyük çöküş öncesindeki meşhur diyalogu hatırlatayım. Önde gelen büyük yatırımcılardan biri lostra salonuna gidiyor ve burada çalışan ayakkabıcı (tabi karşısındakinin kim olduğunu bilmeden); ona hisse senedi almasını tavsiye ediyor. Elbette yatırımcının buradan anladığı şey, hisse senedi alım çılgınlığı sınırlı tasarrufu olan bir ayakkabıcıya kadar yayılmışsa; piyasadaki fiyatlardaki seviyenin artık patlamak üzere olan bir balona dönüştüğüdür. İlk işi elindeki hisse senetlerini satmak olur; ardından birkaç gün sonra fiyatlarda tarihi düşüş başlar.

 

Bu son paragrafı okuyup, elinde gelirlerine oranla yüksek düzeyde dolar tasarrufu tutanların panik yapmasına gerek yok, yine de bu basit hikâye onlara çok şey katacaktır. Ama burada vurgulamak istediğim doların inecek veya çıkacak olması değil. Vatandaşların büyük çoğunluğu doların çıkacağını söylüyor ki bunun için kâhin olmaya gerek yok. Ekonomi yönetiminin kötü olmasına ilişkin kanaat getirmeye de gerek yok; vadeli kurlara bakmak yeterli. Mesela 2019 yıl sonu vadeli dolar kuru şu anda 6,09. Yani piyasadaki herkes kurun çıkacağını düşünüyor. Bunun da temel nedeni dolar ve TL’ye ödenen faiz farkı. Birkaç paragraf sonra bu hususu da açıklayacağım; fakat şimdilik bilmeniz gereken asgari çıkarım şu: doların çıkacağını söylemek bir öngörü değil, basit bir matematiksel işlemin sonucu.

 

Peki bu ne anlama geliyor? Birçok kişi söz konusu olanın tasarrufları olduğunu unutuyor; onun yerine bir şekilde dolar kuru düşmüşse bunun finansal açıdan mantıksızlığına (!) kanaat getirerek ettiği zararı sineye çekiyor. Rakamlarla konuşalım; sorunun C şıkkı (5,10), doların mevcut seviyeden %11 değer kaybetmesi demek. Başka bir ifadeyle az önce söylediğim 50 bin TL’nin yaklaşık 5.500 TL’sini kaybettiniz; artık yalnızca 44.500 TL’niz var. Buna rağmen pozisyonunu koruyorsanız (D şıkkı seçenler) eğer; paranızın değerini pek de bilmediğini söyleyebilirim.

 

Konuyu derinleştirelim; böyle bir durum bireysel yatırımcıların değil de kurumsal yatırımcıların başına gelseydi ne olurdu? Durumu daha açık bir şekilde yazayım; ilgili fon yöneticisi dolar almış ve aradan epey zaman geçmesine rağmen bırakın doların yükselmesini, dolar değer kaybetmiş.

 

İlk olarak göz önünde bulundurmamız gereken fırsat maliyeti. Yani dolar değer kaybetmese bile TL mevduattan yoksun kaldığınız için maruz kaldığınız gayri nakdi zarar. Tam şu anda cep telefonumdan 4 büyük özel bankanın bir tanesinin uygulamasına girerek mevduat faiz oranlarına bakıyorum. TL için vergi sonrası yaklaşık %18, dolar için ise %2 oranlarında net faiz var. Aradaki %16 oranındaki fark, kaba bir hesapla dolar kuru TL’ye karşı 3 ayda değer kazanamayıp aynı seviyede kalsa bile %4 zarar ettiğinizi gösteriyor.

 

Bu ilk kısmı özetleyelim; dolar aldıysanız ve yukarı çıkmadıysa başa baş noktasında değilsiniz; zarardasınız. 4 paragraf önce belirttiğim vadeli kur, işte bu şekilde fiyatlanıyor. Mevcut kur seviyesine vade kadar faiz farkını eklediğinizde vadeli kuru hesaplayabiliyorsunuz. Bu nedenle dolar çıkacak demek, kahinlik olmaz demiştim, hatırlarsanız. Bu yüzden kur biraz hareket ettiğinde arkadaşlarınıza dönüp nasıl bildim dememelisiniz. Satın aldığınız konut değerlendiğinde de bu hep yapılır ama çok az kişi değerlenmenin birikimli enflasyonun üstünde olup olmadığına bakma ihtiyacı hisseder.

 

Faiz hassasiyeti olanlar üstte belirttiğim %4 zararı tutarlı bir şekilde göz ardı edebilirler. Fakat onların da faizi havadan para kazanmak olarak görürken; dolardan kazanacaklarının da ahlaken farklı olmadığını hatırlatmak isterim.

 

Bu ilk kısımdı, bir de baktınız ki dolar yerinde de durmuyor, üstüne düşüyor. Bu halde sorun daha da büyük; ancak zarar etmeden finansal piyasalarda yalnızca kar etmek çok zordur; hatta al-sat sayınız arttıkça imkânsız hale gelir. Bu nedenle önemli olan zarar etmemek değil; henüz alıma başlamadan önce belirlediğiniz miktara zarar gelince pozisyonu kapatıp zararı kesmektir. Zarar-kes disiplini bireysel yatırımcılarda çok nadir olarak bulunur. Bunun nedenlerine birazdan değineceğim. Ancak kurumsal yatırımcılar da birçok kez bu disiplini uygulamakta zorlanırlar. Çünkü finansal piyasalar yalnızca verilerle değil, bu verilere dayalı beklentilerle oluşur; ötesi bu beklentiler al-sat yapanların psikolojik durumlarından etkilenir. Davranışsal finans, bu psikolojiyi inceler ve son dönemlerde belki de finans ana alanındaki en popüler alt disiplindir.

 

Peki neden zarar-kes disiplini uygulanmaz? İlk olarak yatırım yapılan tutar; kişi ve kurum için önemli bir miktar değilse göz ardı edilebilir. Fakat söz konusu tutar büyükse (bizim sorumuzda öyle) veya zararın süresi uzadıysa; bu makul bir açıklama olmaz. Bunun nedeni kişi egosunun hata yaptığını kabullenmekte zorlanmasıdır. Nasıl olur da bu hatayı yaptım ve bunu nasıl durdurup düzeltebilirim gibi masum sorular yerine, kişi şu soruları kendine sorar: “nasıl da malı bana tepeden kakaladılar, enayi gibi tepeden aldım şimdi dipten satılır mı, bu zararı kesip kabullenmek onurumu lekelemez mi?”. Haliyle sorular ağırlaştıkça yatırımcı zararı daha da kişiselleştirir ve uzunca süre bu zararı kapatamaz. Aşağıdaki görsel yatırımcı psikolojisini ifade etmekte sık kullanılır. Yazıyı okumayı tamamladıktan sonra zaman ayırıp incelemenizi şiddetle tavsiye ederim.

 

Kurumsal oyuncuların da işi kolay değildir ve bu tuzağa çok kez düşerler. Yöneticileri kişiyi sürekli bire bir toplantılara alarak sorgular, iş arkadaşları ise biraz şaka ve biraz ciddi şekilde imalarda bulunur. Mesela arkada sesler yükselir: “Ayşe Abla hani dolar patlayacaktı da biz bu yıl tatili Yunan adalarında yapacaktık, Ahmet Ağabey senin BMW yine yalan oldu galiba”.

 

Halbuki ister kurumsal olun isterse bireysel yatırımcı; ciddi ölçüde zarar etmişsinizdir. Bunun nedeni olarak koşulların değişmiş olabileceğini düşünmek ve yeni koşullara uyum sağlamak yerine; iç ve dış seslerin arasında boğulursunuz. Bu noktada yukarıdaki tvite gelelim: Doğru cevap “her koşulda dolarda kalırım” mı? Görüldüğü üzere ezici çoğunluğun verdiği ve verirken de çok haklı olduğunu düşündüğü bu cevap aslında hiç doğru değil.

 

Ötesi soru şu andaki dolar kuru olan 5,73 seviyesini esas alarak sorulmuştu. Yani daha önce 6,20’den doları alıp (6,70 ve üstünden alanların bir şekilde zararı kapattıklarını umut etmek istiyorum) halihazırda büyük zarar etmişlerin yarasına tuz basmıyordu. Unutmamak gerekiyor ki paranın bir de zaman değeri var: yani 5,73 seviyesinden almış ve piyasa kuruna göre zarar etmemiş; fakat 6 aydır bu kurda bekleyenleri de hedef almıyordu. Bu iki grup yatırımcı ise an itibarıyla zaten fazla zarar etmiş durumda.

 

Soruyu sorgulamaya devam edelim; çünkü sıradan bir soru gördüğünüz üzere çok şey anlatabiliyor. Varsayalım ki finansal piyasalarla pek ilgili bir kişi değilsiniz ve ülkenin gidişatının iyi olmadığını düşünüyorsunuz. Bu amaçla uzun bir yatırım ufkuyla (örneğin 3 yıl), hiçbir koşulda pozisyon değiştirmeyecek şekilde dolarda kalmak doğru bir strateji olmaz mı? Olabilir de olmayabilir de. Bu sorunun cevabı belirli koşullara bağlı. Uzun vadeli stratejiler hem makroekonomik değerlendirme hem de finansal analiz getirir.

 

Makroekonomik görünüm (vatandaşın diliyle ülke kötüye gidiyor) ana resmi çizse de son sözü finansal analiz belirler (faiz oranları, şirket karlılıkları vb.). Daha açık bir ifadeyle ülke iktisadi açıdan kötüye gitse de merkez bankalarının ani ve kararlı faiz artırımlarıyla dolar kuru hızlı bir şekilde düşebilir. Bu örnek Türkiye için fazlasıyla gerçekçi; Ocak 2014 ve Eylül 2018’de bunu aynen yaşadık.

 

Hatta kimi zaman ülke ekonomileri büyük sorunlar yaşarken hisse senedi endekslerinde kayda değer yükselişler de yaşanabilir. Mesela 2019’da ABD ekonomisindeki kötü gidişata ilişkin beklentilere rağmen, hükumet yatırımların artması amacıyla kurumlar vergisini ciddi derecede düşürdü. Bunun sonucu borsada bir coşku yaşandı ama bu teşvike rağmen ekonomi aşağıya doğru yol almaya devam ediyor. Bu da vatandaşın “ekonomi kötüye gidiyor” sözünün finansal yatırım araçlarında da aynı yöne neden olacağı anlamına gelmediğini gösteriyor.

 

Öyleyse doğru makroekonomik değerlendirme ve kapsamlı finansal analiz ile uzun vadede başarılı bir strateji kurabilir miyiz? Maalesef sorunun cevabı hala hayır. Neden? Çünkü küreselleşme döneminde ekonomiler ile finansal kurum ve piyasalar birbiriyle hiç olmadığı kadar etkileşim halinde. Özellikle 2008 küresel finansal krizinin ardından gelen para bolluğu, fazla paranın Türkiye gibi yükselen piyasa ülkelerine akmasına neden oldu. Bunun sonucu da yabancı yatırımcının ve onların önemsediği yabancı verilerin öneminin artması oldu. Hatta küresel gelişmeler yurt içi olaylardan daha da önemli hale geldi oldu. Buna paranın çekim değil, itme gücü deniyor. Ülkede ekonomi tepe taklak gitse de dışarıda para bol ve risk alma iştahı fazlaysa; o para sizin makroekonomiye ilişkin olumsuz değerlendirmenize rağmen ülkeye giriyor. Girdiği gibi de doları düşürüyor, hisse senedi piyasasını coşturuyor ve faizi düşürüyor. Tersi de elbette mümkün. Misal, 2008 krizinde Türkiye’de borsanın 59.000’den 23.000’e inmesine neden olacak yerel bir etken yokken, ABD piyasalarında büyük bir çöküş yaşanması sonucu böyle bir durum gerçekleşti.

                                                                                    Borsa Endeksi

Öyleyse benim bireysel yatırımcılara sorum şu: küresel piyasaları takip ediyor musunuz? Eğer bir şekilde basılı veya görsel medya ile takip edip bunu yeterli görüyorsanız, lütfen kendinize şu kısaltmaların anlamını sorunuz: VIX, OAS ve CDS. Yanıtları hem İngilizce hem de Türkçe olarak aşağıda. Yeni soru şu: Bu tanımlardan Türkçelerini okusanız bile olsa bir şey anladınız mı?

 

VIX: S&P500 Volatility Index, S&P500 Oynaklık Endeksi

OAS: Option Adjusted Spread, Opsiyon Ayarlı Marj

CDS: Credit Default Swap, Kredi Temerrüt Takası

 

Tahmin ediyorum ki sorular biraz zor geldi, halbuki üstte belirttiklerim en temel göstergeler idi. Bu tip göstergelerle piyasadaki riski ölçmeye çalışırsınız. Çünkü finansta ana ilke her ne pahasına getiri sağlamak değildir, ölçülü risk alarak bu getiriyi sağlamaktır. Örneğin 50 bin TL’nizle; yazı gelirse 50 bin daha kazanmak, tura gelirse hepsini kaybetmek gibi bir oyun oynar mısınız? Oynayıp kazandığınızda, sevinirseniz eğer; emin olun bir finans uzmanı sizin cahil olduğunuz ve bununla da gurur duyduğunuzu düşünecektir.

 

Üsttekilere kıyasla daha basit bir soru sorayım, üstelik tutturma şansınız %50. Piyasa faiz oranları artarsa, elinde bulundurduğunuz tahvil ve bonolardan kar mı zarar mı edersiniz? Bu sorunun cevabı yoruma açık değil, matematiksel bir gerçek. Cevabı da şu: piyasa faizleri artarsa, tahvil fiyatları düşer; yani elinde devlet tahvili veya hazine bonosu tutanlar zarar eder. %50 ihtimale rağmen birçok kişinin bu soruyu doğru yanıtlayamadığına eminim. Ötesi bu bilginin herhangi bir üniversitenin işletme veya iktisat bölümlerinde 2. veya olmadı 3. sınıftaki temel finans ve iktisat derslerinde öğretildiğini belirtmeliyim. Soruyu yalnızca onlara sorsaydık, muhtemelen eğitim sistemimizdeki kalitesizlik neticesinde yine yüksek düzeyde doğru yanıt alamayacaktık. Kısaca Türkiye’nin finansal okur yazarlık seviyesi işte bu kadar.

 

Fakat hiç üzülmeyin, çünkü bu durum genetik yapımızdan veya kültürümüzden kaynaklanıyor değil. Muhtemelen eğitim sistemi daha gelişmiş ve gelir grubu daha yüksek olan ülkelerde sonuç biraz daha olumludur; ancak yalnızca biraz. Daha açık bir ifadeyle sermaye piyasalarına daha alışkın olan Amerikalılar da bireysel tasarruf düzeyi yüksek Japonlar da bu işlerden pek anlamaz. Zaten neden anlasın ki!

 

Bu son feryadımla beraber bu uzun yazının esas vermek istediği amaca gittikçe yaklaştığımızı vurgulamak istiyorum; biraz daha sabır lütfen. Sabah erken kalkıp işe giden, varsa eş zamanlı çocuklar veya yaşlı anne-babalarla ilgilenen, bir yandan sevgili bulmaya çalışan, diğer yandan arkadaşlarıyla vakit geçiren, ötesi spor ve sanat gibi alanlarda hobilere sahip bir vatandaş; neden tüm bunları öğrensin ki?

 

Misal; ağır bir hastalık geçirdiğimizde 7 yıl tıp, üstüne de 5 yıl tıpta uzmanlık okuyor muyuz? Bunun yerine konunun uzmanı tıp doktorlarına güveniyoruz; her ne kadar kimi zaman önemli hatalar yapsalar da.

 

Buradan çıkan kolay sonuç şu: madem bizim finansal piyasaları takip edecek temelimiz ve zamanımız yok; öyleyse emeklilik veya yatırım fonu satın alıp profesyonel hizmet veren kurumsal yatırımcılara güvenelim.

 

Keşke çözüm bu kadar kolay olsa. Yani parayı bir bilene verip de ona güvenmek de çözüm değil. Neden? Çünkü verirken parayı büyük ölçüde hangi varlıkta yönetmesi gerektiğini de söylemekle mükellefsiniz. Altın mı, hisse senedi mi, tahvil mi, döviz mi, emtia mı, kripto para mı? Paranızı fonlara yatırırken bu seçimi yapmak zorundasınız. Peki hangisi? E bilsek paramızı zaten kendimiz yönetmek isterdik diyorsunuz, değil mi? Neredeyse haklısınız. Nihayetinde kurumsal ve büyük fonların farklı maliyet avantajları var, ancak doğru fonu almadığınız müddetçe bu avantajlar zararın yanında yalnızca bir teselli olur.

 

Öyleyse hemen emeklilik veya yatırım fonu satmaya çalışan banka veya emeklilik şirketi çalışanlarına danışmalısınız. Hukuken kendisi ile sizin aranızda şu diyalog geçmek zorunda.

 

Çalışan: Risk iştahınız ne kadar yüksek? Yani ana paradan kaybetseniz üzülür müsünüz?

Vatandaş: Tabi ki üzülürüm. Yeter ki kaybetmeyim, ben aza tamah ederim, öyle çok riskli şeyler olmasın lütfen.

Çalışan: Size likit fon, standart fon, kamu borçlanma senetleri fonu, mevduat ağırlıklı fon önerebilirim.

Vatandaş: Olur, yeter ki anaparamdan kaybetmeyim, hangisinin yönetim ücreti düşükse o olsun.

 

İşte bu çok tipik diyalog sonrası seçtiğiniz fon tercihi %90 ihtimal sizin arzuladığınız getiriyi sağlamayacaktır. Eğer işi biraz biliyorum diyorsanız; özel olarak dövize endeksli tahvil veya altın fonu veya hisse senedi fonu gibi tercihlerde bulunacaksınız. Fakat unutmamak gerekiyor ki işi bilmiyorsanız, kazanmak şansa kalmış.

 

Buraya kadar olan uzun yazıyı Bireysel Emeklilik Sistemi’ne bağlamanın tam zamanı. Tekrar etmekte fayda var; Türkiye’deki sistemde yatırımcıların ödediği yönetim ücreti geçmişe göre oldukça düşük ve devletin tasarruflarınıza ek katkısı epey yüksek. Ancak siz doğru fonu seçmediğiniz müddetçe bu getiriler rahatlıkla toplamda zarara dönüşebilir. Doğru fonu seçmek mi dediniz? Öyleyse önce aşağıdaki şu meşhur karikatüre bakınız ve sonrasında üstte sorduğum mini finansal okuryazarlık testinde elde ettiğiniz sonucu hatırlayınız.

 

Özetle, bilseydiniz zaten paranızı kendiniz de yönetirdiniz. Bilmiyorsanız anapara riski alıp bütünüyle profesyonellere güvenmelisiniz. Ancak mesele şu ki en başta örnek verdiğim ayda 3 bin TL gelir elde edip 50 bin TL tutarında yatırım yapan biriyseniz asla güvenemezsiniz. Çünkü bu güven sizin aylarca yıllarca çalışarak bir kenara koyduğunuz birikiminiz veya anne-babanızdan size kalan mütevazı ama son para. Özetle, zenginler için küçük olsa da sizin için çok büyük.

 

Zenginler diyerek esas konuya iyice yaklaşmış olduk. Sanıyorum üstteki yazılanlardan ötürü BES’in eksi ve artılarına ilişkin yeterli bilgi sahibi oldunuz ve doğal olarak sisteme soğudunuz. Öyleyse son konuya başlamanın tam zamanı.

 

İlk soru: Neden TL’ye güvenip; döviz ve diğer olasılıkları ekarte edemiyoruz? Cevabı basit: Türk lirasının yurt içindeki değerini (enflasyonun düşük tutulması) ile yurt dışındaki değerini (döviz kurunun artmaması); ilgili kanun neticesinde koruması gereken Merkez Bankası ve Hükumet, vazifelerini yerine getiremiyor. Daha açık bir ifadeyle, sizlerin vergileriyle maaş alan ve kamunun olanaklarından faydalanan siyasetçiler ve bürokratlar başarısız. Sizin satın alma gücünüzü koruyamıyorlar ve bunun neticesinde kendi kendinizi korumaya çalışıyorsunuz.

 

Fakat karşı tarafta çok büyük fonları yöneten, en üst düzeydeki eğitim kurumlarından mezun ve yıllarca deneyim kazanmış profesyoneller var. Onların uçaklarına karşı sizin elinizde mızraklar bulunuyor. Ender şekilde para kazandıran yatırımlar yapıyorsunuz, ancak çoğu kez önemli bir kısmında zarar ediyorsunuz. Belki nakdi zarar etmiyorsunuz; ama enflasyon ve zamanı hesaba kattığınızda kayıp yaşıyorsunuz.

 

Elbette finansal yatırım bir tip kumar değil; nihayetinde her seferinde kasa kazanmıyor. Örneğin Nobel İktisat ödüllü Scholes ve Merton’ın ortak olduğu LTCM, zamanında ölçüsüz risk ve kötü yönetim nedeniyle iflas etmişti. Diğer taraftan şunu biliyoruz ki alım maliyeti, yatırım süresi ve alınan riskin ölçüsü beraber değerlendirildiğinde vatandaşlar finansal yatırımlardan kazançlı çıkamıyor. Halbuki çok kolay değil mi; fiyatlar ya çıkacak ya da inecek. Olasılıklar %50’ye %50. Ama nedense zarlar adil bile olsa vatandaş tutturamıyor. Peki neden?

 

Çünkü başarılı yatırımların ardında belirli temel prensipler bulunmaktadır. Uzun vadeli yatırım ufku, kısa vadede oluşan kayıpları kaldırabilecek sermaye gücü, işin ehli uzmanlara yönettirebilecek kadar bonkör kar paylaşımı. Bunlar olduğu zaman, finansal piyasaların adil olan (!) zarları bile sizden yana gelir. Vatandaşın tabiriyle, para parayı çeker. Elbette her zaman değil, üstte belirttiğimiz LTCM vakası gibi istisnalar da muhakkak var.

 

Yalnız bir önceki paragraftaki “!” işaretini de açıklamam gerek. Finansal piyasalarda zarlar çok da adil değildir. Bir derece hilelidir ve her nedense bu hileler pek ender ortaya çıkıverir. Bu hileli zarların en bilinen ve büyük çaplı örneği ise Londra’daki bankalar arası piyasa faizlerinin yine bu bankalarca manipüle edildiğidir. Yasal soruşturmanın sonucunda itirafçılar; hileli zarların 1991’den beri atıldığını belirtmişlerdir. Halbuki soruşturma 2014 yılında başlamıştı; kısacası uzun yıllar adil olmayan zarlar atılmıştı. Barclays, UBS, Rabobank, RBS, Deutsche Bank, Citibank ve JP Morgan gibi küresel ölçekteki büyük bankalar uzun bir yargı sürecinin ardından hüküm giyip ceza ödediler.

 

Tabi “Londra’dan bize ne” dememek gerektiğini tam da bu anda belirtmeliyim. Unutmayalım ki küresel rekabete en çok açık ve denetimlerin göreli sıkı olduğu; dolayısıyla bu tip yasa dışı operasyonları yapmanın en zor olduğu piyasalardaki zarlara hile karıştıranlar; Türkiye gibi sığ piyasalarda ne yapmazlar. Daha fazla konuşturtmayın beni!

 

Ancak şunu da ekleyeyim: Zarlar tümden hileli değildir veya kazanma olasılığınız bir kumarhanedeki kadar düşük asla değildir. Zaten yalnızca 2 şık yok mu? Ya çıkacak ya da inecek; işte bu kadar basit!

 

Finalin de finaline geldik. Biliyorum buraya kadar okumak için çok zaman harcadınız ve sürpriz bir final bekliyorsunuz. Maalesef ki bu noktada sizleri hayal kırıklığına uğratacağım. Çünkü bu yazının özeti şu: ekonomi, teknik hesaplamalar hariç bütünüyle politiktir. Yani kimin kazanıp kimin kaybedeceği politika yapıcıların kararı doğrultusunda şekillenir.

Türkiye’de TL’nin yurt içi ve dışındaki değeri korunamıyorsa bu Merkez Bankası ve Hükumetin mesuliyetindedir. Sizlerin finansal piyasaları her gün takip etmek durumunda kalmanız; daha açık bir ifadeyle yoğun bir iş gününe rağmen bir de vaktinizi ve emeğinizi bu alana harcamanız onların sorumluluğundadır. Tabi bu işin yarısı, bir de diğer yarısı var.

Mülkiyet hürriyetinin olduğu bir ülkede istediğiniz yatırımı yapmak; sonucunda kar ve zarar etmek bireylerin inisiyatifindedir. Ya emeklilik? Sosyal güvenliği sağlamak, anayasasına “sosyal devlet” tanımı koymuş bir ülkede devlet için zarurettir. Öyleyse neden bireysel emeklilik sistemi bizlere dayatılıyor veya daha ince bir tabirle sürekli cazip seçenek olarak sunuluyor? Çünkü vatandaşın zar zor elde ettiği tasarrufların finansal piyasalarda çarçur edilmesi isteniyor. Halbuki biliyoruz ki birçoğumuz kredi kartlarını dahi ölçülü kullanmayı başaramıyoruz. Bunu başaramayan binlerce insana düşük gelirine rağmen tasarruf et ve bu tasarrufu da nasıl yöneteceğini bil deniyor.

 

Diğer taraftan sosyal güvenlik sistemi açık veriyor denerek devlet destekli sosyal güvenlik sistemleri eleştiriliyor. Eğer öyleyse bunun çözümü BES değil; çok erken emekliliğe, kayıtsız istihdama, işverenlerin prim aflarına müsaade edilmemesi. Üstelik kamunun tek bir fon ile topladığı primleri yine kendisine ait devlet tahvillerinde ve 30 yıl gibi uzun vadelerde, vatandaşı hem enflasyondan koruyacak hem de ekonomik büyümeden refah payı ödeyecek şekilde nominal GSYH’ye endeksli borçlanma senetlerinde değerlendirmesi herkes için kazan-kazan olurdu. Yeni bir sosyal güvenlik sistemi başka bir yazının konusu olacak kadar ayrıntıyı gerektirdiği için, bu öneriyi yalnızca 1 paragraf uzunlukta bırakıyorum.

 

Elbette ki mevcut BES ve benzerleri Türkiye’ye özel değil; aynı zorluklar dünyanın birçok bölgesinde yaşanıyor. Zarlar biraz önce belirttiğim şekilde geldiği müddetçe, büyük ağabeyler ve ablalar kazanıyor. Arada kısıtlı tasarruflarıyla başarılı al-sat yapanlarsa, özellikle 2019 Türkiye’si gibi kriz içindeki bir ortamda en fazla kişisel tatmin yaşıyor. Çünkü sınırlı tasarruftan elde edilecek yüksek oranlı kar dahi, büyük bir ekonomik krizdeki satın alma gücü kaybınızı telafi etmeye yetmiyor. Bunun için ön koşul olarak harcamalarınızın çok üzerinde tasarruf sahibi olmanız gerekiyor. Zaten böyle bir birikiminiz de varsa, hayat karşınıza bu kadar uzun bir yazıyı çıkarmıyor.

 

Son söz: Neden böyle bir yazıyı kaleme aldım? Beni bilenler bilir, bilmeyenler için de birkaç cümle ile kendimi tanıtırsam eğer… Eski bir fon yöneticisiyim, kendimin dahi bazen hayal etmekte zorlandığı büyüklükte (milyar dolar ederinde) fonlar yönettim ve ek olarak bu işin kitabını da doktora düzeyinde öğrendim. Yıllar süren eğitim ve ardından iş hayatımın ardından vardığım nokta: Bu düzen içerisinde Taksici Ahmet, Öğretmen Ayşe, Çamaşırcı Hatice ve Garson Mehmet gibilerin nihayetinde hep kaybettikleridir. Bir oturuşta okumak için uzun ama koca bir ömürle karşılaştırıldığında çok kısa bir süre harcayarak okuyacağınız bu yazı, sizlere neden hep kaybedenler kulübünde olduğun(m)uza ilişkin bir fikir verecektir.

 

Son söz: Bireysel çözümleri geride bırakıp, toplumsal çözümlerin peşinde koşmanız dileğiyle…

Sorunun doğru cevabı mı? Doğru cevap sizin kendi risk algılama psikolojinize, zararı sineye çekme genişliğinize bağlıdır. Fakat D şıkkı, “ben riskten anlamam” demektir ve işi bilenlerce asla tavsiye edilmemektedir.

 

 

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları