Sosyal Medya

Biraz gerçekleri konuşalım mı?

22 Şubat 2019

Türkiye ekonomisi kötü bir durumda ve fakat yerel seçimler de çok yaklaştı.  AKP hükümetinin yıllardır yönettiği ekonomide biriken sorunlar zorlayıcı dış konjonktürle birleştiğinde geçen yıl kur krizi olarak tarihe geçen ve bugün ekonominin sert bir şekilde daralmasına neden olan olaylar zinciri, herhalde bir iktidar partisi için seçime gidilecek en kâbus senaryoyu oluşturur.  Dolayısıyla, daha Ocak ayında mali disiplini darmadağın edecek şekilde verilen teşviklerle yapılan harcamalar bir kara delik misali daralan iç talep karşısında tepki yaratamazken, AKP kanadından gelen açıklamalar- herhalde seçimler nedeniyle- iyimserlik dozu yüksek, özgüven dolu ve başarı hikâyesine işaret eden bir ekonomi yönetimi resmi çiziyor.  Tüm yaşanan olumsuzluklar, başta Türk lirasının değer kaybı olmak üzere dış güçlerin saldırısı olarak konumlanırken, iktidarın bu dış mihraklarla savaşması sayesinde yavaş yavaş düzlüğe çıkıldığı havası yaratılmaya çalışılıyor.

Hâlbuki her gün sokağa çıkan, her gün alışveriş yaparak karnını doyurmaya çalışan orta ve alt gelir gruplarına ne anlatırsanız anlatın; ellerini ceplerine her attıklarında olan bitenin farkında oldukları su götürmez bir gerçek.  Farkındalık, hayat pahalılığı, işsiz kalma korkusu, zorunlu harcamalar dışında tüketimden kaçınma ve bir miktar birikim yapanlar açısından da bunlara ek lira yerine dövize kayarak geleceklerini güvene alma çabası üzerinden şekilleniyor.

Dün Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, İzmir’de iş dünyası temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen “Adım Adım Ekonomi-İzmir İş Dünyası Buluşması” toplantısına katılarak yaşanan tüm ekonomik zorluklara rağmen son derece olumlu açıklamalarda bulunmuş.  96 yıl önce Mustafa Kemal’in İzmir İktisat Kongresi’nde söylediği sözlerle konuşmasına başlayan Albayrak, Atatürk’ün o dönemde kurduğu cümlelerin bugüne ışık tuttuğunu söylemiş.  Savaş sonrası sıfırlanan bir ülkeyi kalkınma hamlesi yaptırmayı başaran bir liderin sözlerine, o dönem yaratılan neredeyse tüm önemli kuruluşları satan bir hükümetin ekonomi bakanının, çareyi Atatürk’te araması ancak hayret verici tabi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi ve ekonomik bağımsızlığın ancak birlikte var olabileceği tezine atıf yapan Sayın Bakan Albayrak, sözlerine bugünün makroekonomik büyüklükleri ve olayları hakkında yorumlar yaparak devam etmiş.  Fakat, çizmekte olduğu tablo ancak seçimlere giden bir iktidar partisinin ekonomik daralmanın en dip noktasında oy kaybetmemek için gösterdiği azami bir çaba görüntüsünde.

Çünkü bugünün Türkiye’sinde ekonomik gerçekler veriler netliğinde çok başka; hatta bambaşka bir hikâye anlatmakta.

Sayın Bakan, Türkiye’nin cari açık rakamının (geçen Mayıs ayındaki 58 milyar dolar seviyesinden) bu yıl 20 milyar doların altına düşebileceğini ve cari fazlaya geçiş dönemine hızla yol aldığını belirtmiş örneğin.  Hatta bu sayede “oluşan rahatlamanın” Nisan ayıyla birlikte çok daha güçlü hissedileceğini müjdelemiş.

İşin gerçeği ise, cari açıktaki bu bodoslama düşüşün berbat bir ekonomik daralmanın sonucu oluşu.  Dış kaynak yokluğunda büyüyemeyen çok borçlu Türkiye reel sektörünün yatırımdan kaçması, borç ödemek uğruna faaliyetlerini daraltması; çok yüksek enflasyon ve buna bağlı artan faizler nedeniyle hayat gailesi içinde savaşan tüketicinin talep tarafından neredeyse silinmesi; ve tabi son olarak da Türkiye’nin ekonomik yönetim sorunları nedeniyle yabancı yatırımcının bir zamanlar olukla para akıttığı ülkemizden koşar adım kaçmakta oluşu.  Nisan ayından sonra bir rahatlama beklentisi iddiasının ise-dolayısıyla- son derece boş bir beklenti olmaktan öteye geçemeyeceği. Tamamen matematiksel nedenlerle ekonomik daralmanın hızı düşse ve yılın son çeyreğinde GSMH artıya dönse bile; hane halkının rahatlama hissettiği yılın mevcut gidişatla 2019 olmayacağı.

Sayın Albayrak sorunları aşma “noktasında” topyekûn mücadele kararını yine Mustafa Kemal’e ithafta vurgularken, Türkiye ekonomisinin son 16 yılda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri olduğunu, gelinen noktada artık ihracat odaklı büyümeden, dev projelerden, Ar-Ge yatırımlarından, yenilikçilikten, dünyanın en güçlü kamu mali yapısından ve uluslararası ekonomi yönetiminin bir parçası olmaktan söz ettiklerini hatırlatmış.

Türkiye ekonomisinin son 16 yıldaki büyüme performansının 2001-2008 döneminde biten IMF programının ve AB tam üyelik ufkunun bir fonksiyonu olduğunu; ardından gelen 2008-2017 döneminde de küresel finansal kriz sonrası gelişmekte olan piyasalara akan ucuz yabancı sermaye ile özel sektörün aşırı borçlanmasının bir fonksiyonu olduğunu da Sayın Albayrak’ın sözlerine eklemek gerek. Bahsi geçen dev projelere verilen taahhütlerin kamunun sırtında kambur oluşturmaya başladığını, ihracat odaklı değil inşaat odaklı bir büyüme modeli seçildiğinden bugün yaşanan dertlere dert eklendiğini, verimlilik ya da rekabet gücü gibi kavramların hep arka plana itildiğini de keza. Evet, kamu maliyesi açısından bütçe açığının GSMH’ye oranı belki bu yılın sonunda %3’e dayanacak ki bu da gelişmiş ekonomilere kıyasla çok sağlam.  Ya da kamu borcunun GSMH’ye oranı %33’lerle kıysa götürmeyecek kadar düşük.  Ancak, tüm bu başarılar 2001-2008 dönemi uygulanan IMF güdümlü programın bir sonucu.  Sonrasında özel sektörün geometrik şekilde artan dış borcu, zaten kırılganlığın tam kalbinde.

Geçen yılın Ağustos ayından bu yana yaşanan finansal dalgalanmaları bertaraf etmek için olağanüstü bir çaba sarf ederek, türbülansı geride bıraktıklarını söyleyen Sayın Bakan, ekonomide yerinde ve kararlılıkla sürdürdükleri politikalar sayesinde yaşanan ekonomik sıkıntıların program dönemi içerisinde biteceğine emin olduklarını söylüyor.  Cari açığın -krize bağlı- daralmasına bağlı olarak ısrarla kullanılan “yeniden dengelenme” kavramını tekrarlayan Sayın Albayrak, Türkiye ekonomisinin bu yeniden dengelenme sonrasında yüksek katma değerli üretim yapan bir yapıya dönüşeceğini çok net gördüklerini bildiriyor.

Halbuki, son günlerde en dikkat çekicisi S&P olmak üzere, AKP’nin kur kriziyle mücadelede aldığı önlemlerin ne kadar anlık ve bütünlükten uzak olduğuna dair eleştirilerin dozu artan kamu maliyesi kaynaklı destekler eşliğinde yükselmekte.  Krizin etkilerinin tam da program dönemi denen 2019-2021’de devam edeceği; odağında da reel sektör firmaları ve bankacılık sektörü olacağı da uzun zamandır yazılan çizilenler arasında.

Sayın Bakan Albayrak, “finansal saldırılar karşısında” bozulan “tüm göstergelerde iyileşme” derken mali disiplin, enflasyon ve cari dengeyi ön plana çıkarmış.  Ocak ayı merkezi genel bütçe performansının korkutucu derecede bozuk; enflasyonun halen çok yüksek ve cari açığın da kur şoku daralan ekonominin doğrudan sonucu olduğunu hemen hatırlatmak gerek.

Bakan Albayrak, sözlerini “faizlerdeki düşüşün devam edeceği yönünde sürdürmesi, de hemen akla kamu bankalarının zarar yazmaları uğruna yapay olarak düşürülen kredi faizlerini akla getiriyor.  Ya da özel bankalara hem faiz indirmeleri hem de imkânsızlık içinde kredi vermeyi artırmaları yönünde yapılan “çağrıları”. Ya da Hazine borçlanma stratejisinde günü kurtarmaya yönelik müdahaleleri.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Türkiye ekonomisinin artık dengeli, kırılganlıklara izin vermeyen bir stratejiyle yol alacağını belirterek, “Hem gaz var hem fren var ama kimse bizden gazı köklemeyi yahut freni köklemeyi beklemesin. Artık dengeli, kökleyerek durmak da yok, son sürat hız limitini aşmak da yok” da demiş.  Lakin başkanlık seçimi öncesi artan kırılganlıklara rağmen, “gaza basanın” bir önceki AKP hükümeti olduğunu; frenin de duvara toslama ile şok şekilde geldiğini bilmem söylemeye gerek var mı?

Sayın Bakanı Albayrak, enflasyonla mücadelede gıda fiyatlarının yüksekliğine değinerek de Ocak ayının son 10 gününde yaş sebze fiyatlarında yaşanan tarihi sıçramanın nedeni olarak, “Antalya’da hortumdan 2 dönümlük seranın etkilenmesini bahane eden fırsatçılar” olduğunu söylemiş.

Hatta tam olarak kendi sözleriyle: “Bu alanın tüm Türkiye’deki seralar içindeki payı binde 8. Eee 5 lira olan patlıcan 15 lira, 6 lira olan biber 25 lira, 3 lira olan domates 8-10 lira. Enteresan bir operasyon” diye eklemiş. O hep birileri bir şeyleri bozarken, gıda fiyatlarında da “piyasada birilerinin bozduğu fiyatlamanın tanzim satışlara yol açtığını, eğer bu fahiş fiyatlama olmasaydı Ocak ayı enflasyonunda, gıda fiyatı Aralık ayı gibi olsaydı enflasyonun aylık %-0,43 olacağını hesaplamış.  Açıklanan Ocak enflasyonu ise hatırlarsanız %1,06 idi. “ Böyle bir şey olabilir mi yahu?” diye de eklemiş.

“Gerçekten mi?” diye sormak lazım kendisine bir fırsat olsa.

Sayın Bakan, gıda fiyatları yorumunu tarım sektörünün uzun yıllardır taşıdığı sorunlar yokmuşçasına, ithalat kapıları Türkiye’nin en temel ürettiği tarımsal ürünler için bile ardına kadar açılmamışçasına, çiftçi üretmekten vazgeçmemişçesine yapmış.  Ne demek lazım, nerden başlayıp, nasıl anlatmak lazım?

Sayın Albayrak’ın ifadesiyle“15 Temmuz darbe girişiminde AKP’nin bekasını sağlayan” belediye seçimlerine bu kadar az zaman kala iktidar kanadının ekonominin olumlu taraflarına vurgu yapması anlaşılabilir bir durum.

Fakat Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu daralma süreci ve ufukta beliren uzun yıllar boyunca düşük büyüme riski; hayallerin değil gerçeklerin tartışılmasını gerektiriyor.  Akılcı ve çoğulcu bir yaklaşımla; olabildiğince acilen hem de.

@guldematabay

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları