Sosyal Medya

Döviz

Prof. Çağatay: Kendimizi doyuran ülke haline gelmemiz şart

Utah Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Nilüfer Çağatay Trump’tan Boris Johnson’a ve Türkiye’nin ekonomi politikalarına kadar pek çok konuda yorumlarını paylaştı. Birgün’den…

Prof. Çağatay: Kendimizi doyuran ülke haline gelmemiz şart

Utah Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Nilüfer Çağatay Trump’tan Boris Johnson’a ve Türkiye’nin ekonomi politikalarına kadar pek çok konuda yorumlarını paylaştı.

Birgün’den Berkant Gültekin’e konuşan Çağatay özellikle Türkiye ekonomisine dair şöyle görüşlerini paylaştı:

“Türkiye’de ekonomik ve siyasi problemlerin yanı sıra büyük belirsizlikler var. Bunlar çok fazlalaştı. Belirsizlikler, krizin çözümlenmesini daha da güçleştiren bir şey. Türkiye yasalara göre sosyal hukuk devleti. Ancak hepimizin bildiği gibi hukukun üstünlüğü tesis edilemediği gibi son zamanlarda da büyük erozyona uğradı. Erkler ayrılığı değil, erkler birliğine dönüşen bir sistem var bugün. Ama tabii krizin tam sebebi bu değil. Türkiye’deki krizi sadece hukukun üstünlüğünün olmamasıyla açıklayamayız. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de bölüşüm politikaları sıkıntılı. Dünyadaki kriz dinamikleri burada da geçerli. Neoliberal modelin IMF ve Dünya Bankası eliyle ilk uygulandığı ülkelerden biri Türkiye. 1970’lerde ithal ikameci modelin ne kadar kötü olduğuna dair yapılan çalışmalardan biri Türkiye üzerineydi. Türkiye kötü olma konusunda örnek olarak gösterilen ülkelerden biriydi. Sonradan Dünya Bankası’nın baş ekonomisti Anne Krueger’ın ‘The Political Economy of the Rent-Seeking’ adında çok ünlü bir makalesi vardır. Yani ‘Rant Peşinde Koşmanın Ekonomi Politiği’. Korumacı sistemle rantlar yaratıldığı ve bu yüzden de Türkiye gibi ülkelerin çok iyi bir büyüme süreci yakalayamadığı iddia edilir. İddia edilir diyorum çünkü sonradan, rant peşinde koşmanın ekonomi politiğinin sadece ithal ikameci sistemle ilgili olmadığı anlaşıldı.

Türkiye’de 80’den sonraki politikalarla, o zamana kadar yine devlet eliyle yaratılmış olan kapitalist sınıfa daha rakip olabilecek yeni bir burjuvazi güçlendirildi. Bunların bir kısmına ‘Nurjuvazi’ de diyebiliriz. Fakat hepimizin bildiği gibi, bu dışa açılma sürecinden sonra Türkiye’ye özellikle 2000’li yıllarla birlikte dış sermaye gelmeye başladı. Ama bu gelen sermaye ve kredi söylendiği gibi betona gömüldü. Herkes krediyle bir sürü şey aldı, kredi kartları doldu. Sefahat devri yaşandı. Tabii ki bu sürdürülebilir değildi. Bu yıllarda az önce bahsettiğim kimlik politikalarıyla birlikte yeni bir kapitalist katman ortaya çıkardı.

Bunun sürdürülebilir olmamasının nedeni ise inşaat odaklı olmasıydı. Ülkede uzun vadede kırılganlık arttı. Siz IMF’ye olan borcunuzu ödemiş olabilirsiniz ama özel sektörün borcu ne olacak? Dış borç da şişti. Çünkü döviz üretemiyorsunuz. Konutları belki yabancılara satarsınız ama bu uzun ömürlü olmuyor ve olmadı.

Ayrıca bir sürü ürün konusunda “Biz bunları dışarıdan daha ucuz ithal ediyoruz. İthal etmeye devam edelim” söyleminin sonunda bir gün görüldü ki masadaki bütün yiyecekler dışarıdan gelmiş. Üstelik Türk Lirası değer kaybettikçe bunların fiyatları da fahiş şekilde artıyor. Ben ilkokuldayken yerli malı haftası yapılırdı. Türkiye’nin kendini doyurabilen 7 ülkeden biri olduğu sık sık söylenirdi. Bu bizim hafızalarımıza işlenmiş bir şeydi. Şimdi ise biz üretim anlamında kendini doyuramamanın ne olduğunu maalesef çok iyi öğrenmek zorunda kaldık. İnsanlara bazen “Sana ne dolar kurundan? Ekmeği dolarla mı alıyorsun?” söylemi de artık işe yaramamaya başladı. Çünkü siz soğan, patates olmak üzere her gün yenen şeyleri ithal ediyorsanız, her şeyi dolarla alıyorsunuz demektir. Bu da tabii o neoliberal düzenin ya da neoliberal söylemin getirdiği bir şey. Çünkü Çinliler de belki o neoliberal söylemin açtığı yoldan yararlandılar ama onlar üretime ve teknolojik gelişmeye önem verdiler. Yani rekabetlerini ilelebet böyle düşük ücretlerle değil, teknoloji liderliğinde öne çıkarak yapmayı hedeflediler. Biz ise betona, inşaata yöneldik. Bu birtakım insanların servetlerini patlattı. Süreç içinde yoksul insanların da yardımlarla rızası alındı. Ama tabii bu kadar çok insana yardım yapmak bir övünç meselesi olmamalı. Bunu sadaka değil de insanların hakkı olarak görsek; insanların sadece ve sadece insan olduklarından bunu hak ettiklerini düşünsek bile şöyle de bir soruyu sormamız lazım: İlelebet büyük kitlelere yardım ederek sürdürülebilir bir ekonomik model üretebilir misiniz? Böyle bir ekonomik model olmaz. Tabii ki ihtiyacı olan insanlara yardımlar verilmeli ve desteklenmelidir. Ama daha öncelikli olarak onlara üretim ve istihdam imkânları sağlamak hedef haline getirilmelidir. Kısa vadeli olarak insanlara yardım yapılacaksa da, bunlar sadaka olarak değil, insanlara hak olarak verilmeli. Ama işte bu bizde böyle olmadı. Öte yandan bu süreçte sermayelerini büyütenler de varlıklarını yurtdışına çıkarıyorlar. Bu şartlarda Türkiye’ye sermaye gelmez diye düşünülüyor ancak burada önemli olan sadece dışarıdan sermaye gelmesi değil, ayrıca içerideki sermayenin dışarı çıkması da önem taşıyor. Bunlar hem sosyal hem de ekonomik dengesizlikleri gösteriyor bize.”

İşsizliğe vurgu yapan Çağatay şöyle devam etti:

“Özetle bizim yeniden kendimizi doyuran ülke haline gelmemiz şart. Ülkelerin kendine yetebilmeleri uluslararası anlamda da çok önemli. Ticaret politikalarımız da bu yeterliliğe uygun olmalı; daha doğrusu bu yeterliliği destekleyebilmeli. Siz sadece dünyaya kahve ihraç edip bütün yiyecek maddelerinizi dışarıdan alırsanız, ki sömürgecilik düzeni budur; her sömürge bir şeyi üretir, durum şimdiki gibi vahim olur, o zaman dünya üzerindeki büyük dalgalanmalara kapılıp büyük risklerle karşılaşırsınız.

Türkiye’nin ekonomik problemlerini anlatınca, “Derdim çoktur hangisine yanayım” gibi oluyor. Ama bu bizi karamsarlığa itmesin. Çünkü dertlerimizin ne olduğunu bilmezsek derman bulamayız. Kimse de bize derman olmaz zaten. Kendimiz çözeceğiz hepsini. Kafa kafaya vermekten başka çare yok.”

S-400 gerilimine ve olası ABD yaptırımlarına dair de konuşan Çağatay “Bu tür yaptırımlar, doların dünya ekonomisindeki varlığına da uzun sürede zarar verecek bir şey. Çünkü siz ikide bir, “Ben buranın kabadayısıyım. Bu finansal sistemi ben kontrol ederim. Eğer benim dediklerime uymazsanız size yaptırım uygularım” diye ortaya çıkarsanız, o zaman dolara alternatif olarak başka para birimleri rezerv olarak kullanılmaya başlanır. Zaten bunu da yapmaya çalışıyorlar, Çinliler, Ruslar falan… Dünya genelinde doların önemini azaltacak para birimleri kullanmak istiyorlar. Çünkü devletler, ABD’nin sıkıştırmaları karşısında, “Ticaret yapamayız. Sermaye akışı olmaz” gibi gerekçelerle alternatif para birimlerini devreye sokarlar.

Yaptırımlar kısa dönemde kısa dönemli ideolojik/politik pozisyonları besliyor. ABD’nin ekonomideki “patron” kimliği pekişiyor. Bir süre için de yavaşlama sağlanabilir. Mesela şu an Çin ekonomisinde bir yavaşlama var. Ancak bu uzun süreli düşündüğümüzde zekice bir patron olma şekli değil. Böyle olursa, o zaman bazı konularda ihtilaflı olan ülkeler, birleşip bazı konularda daha başka bir sistemin finansal konularda altyapısını oluşturmaya başlarlar. Zaten oluşturmaya da çalışıyorlar.” dedi.

 

Yorumlar

Banner

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler