Sosyal Medya

Siyaset ve kamu haberleri

Prof Korkut Boratav yazdı:  Neo-liberalizmin kırkıncı yılını kriz içinde  yaşıyoruz

Türkiye’de neo-liberalizmin kırkıncı yılını bir krizin içinden geçerek yaşıyoruz. Kriz bir yana, ekonomi yönetimi felç durumundadır. Bir tıkanma söz konusudur; gelecek belirsizdir.

Prof Korkut Boratav yazdı:  Neo-liberalizmin kırkıncı yılını kriz içinde  yaşıyoruz

Türkiye’de neo-liberalizmin kırkıncı yılını bir krizin içinden geçerek yaşıyoruz. Kriz bir yana, ekonomi yönetimi felç durumundadır. Bir tıkanma söz konusudur; gelecek belirsizdir.

 

“Buraya nasıl geldik” sorusu gündeme geliyor ve son kırk yılın farklı aşamalarını gözden geçirmeyi gerektiriyor.

 

Bu yazıda bir ilk adım atalım; ana dönüm noktalarını, sonraki dönüşümleri hatırlatan hızlı bir gezinti yapalım.

 

Krizlerden ders alan, almayan ülkeler…

 

1998-2002 yıllarında, sadece Türkiye değil, dünya ekonomisinin tüm “Güney” coğrafyası yaygın bir kriz dalgası içinden geçmişti. “Doğu Asya krizi” diye bilinen bu bunalımdan etkilenen ülkeler sert IMF programları uygulamak zorunda kalmış; pek çoğunda ve Türkiye’de iktidarlar değişmişti.

 

Sonrasında bazıları, IMF kâbusuna yol açan dış kırılganlıkların frenlenmesine öncelik verdi. Bunalımların tohumlarını atan finansal serbestleşmenin tahripkâr etkilerine karşı savunmacı refleksler geliştirdi. Bazı ülkeler ise, bunalımın derslerini dikkate almadı; 2002’yi izleyen yıllarda canlanan uluslararası sermaye hareketlerine teslim olan bir rehavet ortamına yöneldi.

 

1998-2002 krizlerinden en sert etkilenen yedi ülkenin (Arjantin, Güney Kore, Malezya, Endonezya, Filipinler, Tayland ve Türkiye’nin) krizden önceki ve sonraki sekiz yıllık dönemlerdeki ekonomik göstergelerini karşılaştırdım. Nicel bulguları ileride tartışacağım. Şimdilik sadece, savunmacı ve teslimiyetçi tepkilere ilişkin farklılıkları özetleyeceğim.

 

Yedi ekonominin hepsi, kriz arifesindeki sekiz yılı (1990-1997’yi) ağır dış kırılganlıklar, kronik cari işlem açıkları içinde yaşamışlardı. Türkiye dışında hepsi kriz derslerini savunmacı reflekslere dönüştürmüş; sonraki sekiz yılın (2003-2010’un) toplamında dış fazla veren konumlara geçebilmiştir. İzledikleri politikaların dökümüne geçmiyorum. Farklı boyutlarda sermaye hareketlerini sınırlayan ve döviz kuru hareketlerini denetleyen yöntemler söz konusudur.

 

2003 ve sonrasında Türkiye ise, bu grup içinde coşkulu sermaye hareketlerine tam teslimiyeti temsil eden tek ülkedir. IMF programının enflasyon hedeflemesini olduğu gibi uyguladı. Uluslararası sermaye hareketlerinin canlı ortamında sonuç bellidir: Yüksek faiz, ucuzlayan döviz fiyatları… Ulusal sanayinin rekabet gücünün giderek aşınması…

 

AKP’li yıllarda Türkiye’deki sonuç, dış bağımlılıkta çarpıcı artış oldu. Sadece cari açığa bakalım: 1990-1997 yıllarının birikimli dış açık / millî gelir oranı sadece binde sekiz, yani %0,8’dir. 1990’lı yıllarda yukarıda değindiğim rekabetçi döviz kurunu hedefleyen politikaların katkısı ortadadır. “Ucuz döviz” mahkumiyetinin süregeldiği 2003-2010’un toplamında ise dış açığın millî gelirdeki payı yüzde 4,8’e sıçramıştır.

 

2013 sonrası: “Gönüllü” tutsaklık, son “pişmanlık”…

 

2013’te FED’in parasal daralmaya geçiş kararını izleyen ve dış kaynakların daraldığı dönemde AKP iktidarı sıkıntıya sürüklendi. Teslimiyetçi enflasyon hedeflemesinin yapısal sonuçları öylesine ağırlaştı ki, döviz fiyatlarında yükselme, artık, ithal ikamesine geçişi, ihracatı canlandıracak bir “iyi haber” değil; bir kriz işareti olarak algılanmaktadır.

 

Erdoğan geçmişte benimsediği, işine gelen enflasyon hedeflemesi kurallarından yakınmaya başladı; TCMB başkanlarına, “faiz lobisine” saldırdı; “komplo” senaryoları icat etti. 2018 krizinin hızlanmasına katkı yaptı.

 

Geç kalmıştır. 2002 seçim kampanyasında eleştirdiği IMF programını iktidara geçince olduğu gibi benimsediği için… Kendisini iktidara getiren kriz derslerini algılamadığı; örnek verdiğim Arjantin ve Doğu Asya ülkelerinin savunmacı reflekslerini uygulama fırsatını o tarihte kaçırdığı için…

 

Ağır dış bağımlılık koşullarında çaresiz kalan iktidar, yolun sonuna gelmiştir. Pratik alternatifleri tasarlayacak fikrî enerjiden dahi yoksundur.

 

 

Alıntıdır, makalenin tamamını okumak için linki tıklayın

Yorumlar

Banner

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler