Sosyal Medya

Dünya Ekonomisi

Avrupa Parlamentosu seçimleri: Mali kriz sonrası sağ partilerin ittifak arayışı, Birliğin geleceğini nasıl etkileyecek?

Avrupa Birliği Parlamento seçimleri genelde pek fazla ilgi çekmez, katılım her zaman çok düşük düzeyde kalır. Ancak, sanırım bu kez durum biraz farklı. Sağ popülist partilerin başarı göstererek Parlamento'da güçlü bir grup kurmayı başarmaları, salt Avrupa Birliği'nin geleceği açısından değil uluslararası jeopolitik açısından da önemli sonuçlar doğurmaya aday olacak gibi görünüyor.

Avrupa Parlamentosu seçimleri: Mali kriz sonrası sağ partilerin ittifak arayışı, Birliğin geleceğini nasıl etkileyecek?

Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde ilk kez bu kadar yoğun tartışmalara tanık oluyoruz. Üstelik tartışmalarda sık sık Avrupa’nın geleceğine ilişkin kötümser yorumlar öne çıkıyor.

Yoğun tartışmaların ve kötümser yorumların arkasında, 2008 mali krizinin harekete geçirdiği dinamiklerin siyasi sonuçlarının gündeme getirdiği olasılıklar var.

Aşırı sağcı – popülist partilerin, Avrupa çapında bir blok oluşturma çabası ve bu çaba sonuç verirse, Avrupa Birliği süreci üzerinde yapabileceği etkiler özellikle kaygı yaratıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker’in yakın zaman önce Almanya’da yayınlanan Handelsblatt gazetesiyle yaptığı bir söyleşideki, “Artık birbirimizi sevmiyoruz. Ortak libidomuzu kaybettik” sözleri bu kaygıları ve kötümserliği çok güzel bir biçimde yansıtıyordu.

Mali kriz taşları yerinden oynattı

2008’deki mali kriz, Avrupa Birliği sürecini ekonomik ve siyasi anlamda derinleştirme çabalarını iki yönden sarstı.

Kredi piyasalarının, bankaların kredi vermekteki isteksizliklerinden kaynaklı olarak, ani daralması ve hızla derinleşen ekonomik gerileme, (resesyon) yalnızca işçi sınıfını değil, orta sınıfının refah düzeyini de, işsizliği arttırarak, küçük ve orta boyutlu işletmelerin iş yapma koşullarını zorlaştırarak, hatta iflasları sıklaştırarak olumsuz yönde etkiledi.

Gelir dağılımındaki eşitsizlikler, güncel konulardaki tartışmaların ön sıralarına yükseldi. Bu konudaki araştırmaları ile tanınan Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin konuya ilişkin kitabı çok ilgi çekti, büyük yankı uyandırdı.

Mali krizden olumsuz yönde etkilenen kesimler, destek ve yardım almak umuduyla gözlerini, ülkelerinin hükümetlerine, siyasi temsilcilerine, yönetici seçkinlere çevirdiler. Ancak hükümetler ve yönetici seçkinler, o sıralarda finansal piyasaları kurtarmakla, ortaya çıkan mali yükü devlet bütçesine transfer etmekle meşguldü.

Mali krizi yaratan büyük bankaların, krizden sorumlu genel müdürleri ve yönetim kurulu başkanları, çalıştıkları bankalar devletten yardım alırken, hala kendilerine dudak uçuklatan ücretleri ve ikramiyeleri vermeye devam ediyorlardı.

İslamofobi ve geleneksel Yahudi düşmanlığının canlanması

O dönem, Financial Times’dan Martin Wolf iş çevrelerinin liderleri için “sıra dışı yetenekli insanlar oldukları için bu ücretleri, ikramiyeleri aldıklarını düşünüyorduk. Bizlerden farkları yokmuş” diyecekti.

Krize yol açtığı, bankaları batırmaktan sorumlu olduğu düşünülenler eskisi gibi yaşamayı sürdürürken, halk kesimlerine de bütçeye gelen ek yükleri omuzlayabilmek için kemer sıkmak, sağlık, eğitim gibi sosyal harcamalara getirilen kısıntıların sonuçlarına katlanmak kalıyordu.

Bu dinamikler, orta sınıflarda ve çalışanlarda “kurulu düzene”, liberal demokrasiye, Avrupa Birliği’nin ekonomik kurallarına karşı bir tepki, “seçkinlerin” halkın sorunlarına ilgisiz kaldığına, krizi yönetmeyi beceremediklerine, ayrıcalıklarını hakketmediklerine ilişkin algıları güçlendirdi.

Bu dinamikler, daha sonra popülizmin yükselişi olarak tanımlanacak gelişmelerin bir ayağını oluşturuyordu. Bu gelişmelerin ikinci ayağını ise, mali krizin Avrupa Birliği periferisindeki ülkelerde yaratığı sarsıcı, hatta yıkıcı etkilerin toplumsal sonuçları oluşturdu.

Bu yıkıcı etkilerle yakından ilişkili, “Arap Baharı” olarak adlandırılan siyasi-askeri çatışmaların yıkıntılarının yol açtığı insanı krizlerin dalgaları Avrupa kıyılarına ulaştığında, yarattıkları “göçmenler krizi”, “İslamcı terörizm” olguları patlak verdi.

“Göçmenler krizi”, “İslamcı terörizm”, yalnızca birinci ayağın içerdiği, yönetici, seçkinlerin beceriksizliklerine ilişkin algıları güçlendirmekle kalmadı. Bunlara ek olarak da Avrupa ülkelerinin tarihindeki ırkçı refleksleri; önce İslamafobiyi, sonra da geleneksel Yahudi düşmanlığını canlandırmaya başladı.

Almanya hedef ülke haline geldi

Mali krizin etkileriyle sarsılan ikinci varsayım da Avrupa Birliği üyesi ülkelerin aralarındaki eşitlik ilkelerine, birliğin iç işleyişine ilişkindi.

Avrupa’da tarihsel olarak Akdeniz ülkeleri (zeytin yağı kuşağı) bölgesi ve Almanya, Fransa, Belçika, Danimarka gibi ülkelerden oluşan sanayi kuşağı ülkeleri ayrımı, Batı Avrupa ve Doğu Avrupa ayrımları vardı.

Ancak bu bölgesel ayrılıkların, AB üyeleri arasındaki eşit ilişkiler, bütünleşme ve benzeşme (convergence) süreçleri içinde erimekte olduğu varsayılıyordu. Mali kriz ve göçmenler krizi, bu bölgesel farklılıkları, ekonomik ve siyasi boyutlarıyla birlikte gözler önüne sermekle kalmadı daha da derinleşirdi.

Mali kriz hem Akdeniz ülkelerini hem de Doğu Avrupa ülkelerini şiddetli bir borç krizi olarak vurdu, ekonomilerini derin bir resesyona itti, toplumsal istikrarlarını sarstı. Dahası sonrasında gelen kurtartma paketleri süreçleri ise, Avrupa Merkez Bankası’nın ve Avrupa Komisyonu’nun Almanya ve Fransa gibi merkez ülkelerin, esas olarak da Almanya’nın iradesini yansıttığı izlenimini yarattı.

Mali krizin etkisiyle ekonomileri durma noktasına gelen ülkeler, ekonomik kurtarma paketlerinden yararlanabilmek için bu iradenin dayattığı reçeteleri, toplumsal sonuçlarına bakmadan, kabullenmek zorundaydılar.

İtalya ve Yunanistan’da bu reçeteleri kabul etmek istemeyen hükümetlerin, AB merkezinin basıncıyla değiştiği, toplumsal sarsıntıların derinleştiği görüldü.

Bu gelişmeler AB’nin merkez ülkeleriyle, çevre ülkeleri arasındaki çelişkileri, krizden en büyük zararı gören kesimler arasında adeta bir düşmanlık derecesine yükseltti.

Örneğin Almanya’nın tabloid gazeteleri “Zeytin yağı kuşağı” ülkelerinin halklarını tembellikle ve beleşçilikle suçluyor, bu ülkeler de Almanya’ya ve Alman Şansölyesi Merkel’e öfkelerini, Nazi dönemini anımsatarak ifade ediyorlardı.

Göçmenler dalgasının etkileri

İkinci varsayımı sarsan bir diğer gelişme de “göçmenler krizinin” etkilerine ilişkindir. Göçmenler dalgası özellikle 2015-2016 yıllarında Kuzey Afrika’dan ve Ortadoğu’dan gelenler bağlamında öncelikle İtalya ve İspanya’yı, Türkiye üzerinden gelenler de, Doğu Avrupa ülkelerini etkiledi.

Göçmenler krizinde de, krizin etkileriyle boğuşan ülkelerin beklentileriyle Almanya gibi iş gücüne gereksinim duyan ülkelerin tavırları farklı oldu.

Göç dalgasıyla karşılaşan ülkelerde, merkez ülkelerden, bu krizle baş etmelerine yardımcı olabilecek mali yardımlar yeterince gelmeyince, sırtlarındaki yükü, diğer üye ülkeler arasında paylaşarak azaltacak önlemler alınamayınca, AB’nin merkez ülkelerine, genel olarak AB’nin yabacılar politikalarına karşı milliyetçi, “yerelci” (nativit) hatta Müslüman düşmanı, giderek faşizan eğilimler sergileyecek akımlar ve popülizm denen olgu güçlenmeye başladı.

Birliğin bütünlüğü tehlikede mi?

Mali krizin, göçmenler krizinin ve terörist saldırıların etkilerinin güçlendirdiği siyasi eğilimler, tam da Avrupa Birliği Parlamentosu seçimlerine giderken, “Avrupa Birliği’nin bütünlüğü tehlikede mi?” sorusunu gündeme getiriyor.

Bu soru oldukça önemli gözlemlere dayanıyor. Bu gözlemlerden biri siyasi coğrafyadaki parçalanma eğilimine ilişkin.

Hemen bütün Avrupa ülkelerinde, son yıllarda yükselen popülist akımlar, yeni siyasi partiler doğurdu ve seçimlere katılan partilerin sayıları arttı. Çoğunluk sistemini değil de nispi temsil sistemini benimsemiş ülkelerde parlamentodaki parti sayısı arttı. Diğer taraftan, geleneksel merkez partilerinin oy tabanları, yeni gelen popülist partilerin lehine daralmaya, merkez partilerin meclisteki sandalye sayıları azalmaya, hatta içlerinden, popülist partilere katılmayan ancak onların etkisinde kalan yeni “merkez” partileri çıkmaya başladı.

Bu parçalanmadan en çok aşırı sağcı, kimi zaman faşizan eğilimler sergileyen partilerin yararlandığını, bu partilerin parlamentoya girdikleri hatta hükümetlere ortak oldukları görülüyordu.

İspanya seçimlerinde, General Franco devrildikten bu yana ilk kez aşırı sağcı bir parti, Vox’un doğduğu yıl, yüzde 10’un üzerinde oy alarak parlamentoya girebildi.

Avrupa siyasetinde parçalanma süreci, Birliğin “ortaklaştırılmış egemenlik” modeline kuşkuyla yaklaşan, ırkçı, milliyetçi, kimi zaman İslam ve Yahudi düşmanı kodlarla konuşan partilerin, İspanya, Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka, Finlandiya, Macaristan, Polonya, Romanya, Letonya gibi ülkelerde güçlenmesi, ülkelerin siyasi iklimlerinin değişmesi hızlanıyordu.

Milliyetçi enternasyonal kurma çabası

Avrupa Parlamentosu seçimlerine giderken, bu parçalanma süreci, AB sürecini tehdit edecek yönde yeni ve başka türlü bir “birleşme” çabasını ortaya çıkardı.

İtalya’da hükümet ortağı aşırı sağcı Liga partisinin lideri Başbakan yardımcısı Matteo Salvini, Macaristan’da Fidetz, Almanya’da AfD, ve Fransa’da LePen’in, Avrupa çapında bir milliyetçi partiler ittifakı, bir tür “milliyetçi enternasyonal” kurmaya çalıştığı görülüyor.

Başarılı olunduğu takdirde bu blokun, Avrupa Parlamentosu’nda üçüncü büyük grup olarak, AB politikalarının oluşmasında ya da sabote edilmesinde önemli bir rol oynayacağı düşünülüyor.

Birçok siyasi analist, parçalanma eğilimi ve “milliyetçi enternasyonal” kurma çabalarında, jeopolitik etkenlerin de güçlendirici bir rol oynadığına ilişkin gözlemlerini paylaşıyor.

AB üyesi ülkelerdeki sağcı partilere sağlanan güçlendirici etkenlerin, iki ayrı ‘kutuptan’, bir tarafta ABD Başkanı Trump’un oy tabanı, Hristiyan evanjelik sağın temsilcisi Steve Bannon’dan ve diğer tarafta Rusya Devlet başkanı Putin’den mali ve siyasi destek olarak geliyor olması da ayrıca ilginç.

Putin ve Steve Bannon neden aynı siyasi grupları destekliyor?

İngiltere’de Brexit hareketinin kurucusu Nigel Farage’ın “günümüzde Batı dünyasının en büyük düşünürü ve aktivisti” olarak nitelediği Steve Bannon’un, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinden atıldıktan sonra, etkinliğini, evanjelik sağın iş çevrelerinden sağladığı kaynaklarla birlikte Avrupa’ya taşıdığı anlaşılıyor.

Bannon, Avrupa’da sağ popülist dalga içinde, “Batı uygarlığını, İslam, sosyalizm, ateizm, LGBT gibi kötülüklerden arındırarak birleştirmek ve kurtarmak” amacıyla bir uluslararası network kurmaya çalışıyormuş. Elinde büyük mali kaynaklar olduğu anlaşılan Bannon’un, eski bir İtalyan manastırında kurduğu “Academy of Judea Christian West” adlı bir yapılanma içinde örgütlenmeye çalıştığı da konuşuluyor.

Bannon, Avrupa ve Hristiyan Batı üzerinde, ABD liderliğini güçlendirmeyi ve Batı “uygarlığını” birleştirmeyi amaçlayan bir etki olarak görülebilir.

Putin’in, Bannon’un desek verdiği siyasi grupları destekleme amacının, aynı kaygılardan kaynaklandığını söylemek kolay değil. Putin’in daha çok Avrupa Birliği’nin karşısına homojen, güçlü bir ekonomik siyasi, hatta askeri blok olarak çıkmasını önleme kaygısıyla hareket ettiğini düşünmek daha gerçekçi olacaktır.

Bu nedenle, Putin’in Avrupa Birliğine karşı, birliği dağıtmak isteyen, sağcı milliyetçi popülist siyasi gruplara, Birliğin istikrarını bozmak amacıyla destek vermek istemesinin bir anlamı var. Bu grupların, Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara muhalefet ediyor olması da Putin açısından bir başka avantaj.

Ancak son dönemde, sağ popülist gruplarda, bir strateji değişikliği eğiliminin belirmeye başladığına ilişkin gözlemler de var.

Sağ popülist partiler ve akımlar arasında son dönemde ortaya çıkmaya başlayan yeni eğilimler, bu grupların Avrupa Birliği’ni yıkmak fikrini terk ederek, onu belli bir yönde yeniden şekillendirmeyi amaçladıklarını düşündürüyor.

Avrupa sağında, “AB’de kalma” yaklaşımı benimseniyor

Foreign Policy’den Susi Dennison “Avrupa Karşıtı Partiler Artık Avrupa Karşıtı Değil” başlıklı analizinde, AB’den çıkma talebinden vazgeçen İtalya Başbakan yardımcısı Matteo Salvini’nin benimsediği “sağduyunun Avrupası” yaklaşımının, diğer sağ popülist partiler tarafından da benimsenmekte olduğunu gözlemlediğini aktarıyordu.

“Sağduyunun Avrupası” projesi, güvenlik konularına daha çok önem verecek, göçmenlik sorunlarını, göçmen gelişi kadar göç verme (beyin göçü) sorunlarını daha yakından denetleyecek ve “önce ulusal çıkar” ilkesini benimseyecekmiş.

Dennison, bu yaklaşım değişikliğinde ise şu etkenlerin rol oynadığını analiz ediyor;

  • İngiltere’nin AB’den çıkma çabalarının karşılaştığı zorluklar,
  • AB üyesi ülkelerin vatandaşlarının yüzde 68’nin, AB üyeliğinin ülkeleri için yararlı olduğuna inanıyor olmaları (YouGov araştırması)
  • ABD-Çin-Rusya gibi büyük güçler karşısında, bir blok içinde korunmanın daha akla yakın olması

Kısacası sağ popülizmin projesinin, Avrupa Birliği’ni yıkmaktansa, dışa kapalı, daha baskıcı, yabancılara hoşgörüsüz, Müslümanlara düşman özellikler kazanarak, “Steve Bannon’un projesini” anımsatır bir yönde değişmekte olduğu görülüyor.

Avrupa Birliği’nin yönetimi söz konusu olduğunda, ulus devletlerin temsilcilerinden oluşan Komisyon, Parlamento’dan daha etkilidir.

Bu nedenle, Avrupa Birliği Parlamento seçimleri genelde pek fazla ilgi çekmez, katılım her zaman çok düşük düzeyde kalır. Ancak, sanırım bu kez durum biraz farklı. Sağ popülist partilerin başarı göstererek Parlamento’da güçlü bir grup kurmayı başarmaları, salt Avrupa Birliği’nin geleceği açısından değil uluslararası jeopolitik açısından da önemli sonuçlar doğurmaya aday olacak gibi görünüyor.

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, 28 üye ülkedeki 512 milyonu aşkın kişiyi temsil etmek için 751 parlamenter seçilecek. Seçim 23 ve 26 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek.

Yorumlar

Banner

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler