Sosyal Medya
**8*

Dünyada demokrasiden otokrasiye bıçak sırtı

1 Mart 2017

Uzun ve zorlu bir kışın ardından, Mart ayının ne kadar çetin geçeceğini biliyor olmak bahar sevincini biraz kursağında bırakıyor insanın. İktidar açısından çekişmeli geçmekte olan referandum geri sayımı, kara delik misali; ekonomi gibi gündemdeki tüm diğer konuları içine çekip yok ediyor. Yüksek petrol gelirlerinin yardımıyla ihracatta izlenen hareketlenme, turizmdeki kötü gidişatın cari denge üzerindeki olumsuz etkisini kapatacak kadar kuvvetli değil henüz. Diğer yandan TL’nin değerini istikrara kavuşturma çabası içinde likiditeyi kısarak faiz yükselten merkez bankası yan etki olarak da ekonomideki cansızlığı perçinlemiş durumda. Üstelik Godot’yu bekler gibi referandumu bekliyor olmak zaten işleri iyice ağırlaştıran bir önemli etken.

Suriye kazanı ise kaynamaya devam ediyor. Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM’un dün dünyaya Twitter’dan ilan ettiği üzere; ABD Savunma Bakanlığı Başkan Trump’a sunduğu dosyada Rakka Operasyonu’nda tercihini, Suriyeli Kürtlerin (PYD/YPG) yoğunlukta olduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ortaklıktan yana yaptı. Menbiç yolu ise hem Esad hem ABD tarafından zaten Türk ordusuna kapandı.

Musul Operasyonu benzeri, uzun ve kanlı olacağı beklenen Rakka Operasyonu konusunda son sözü önümüzdeki hafta Trump söyleyecek. Bu da YPG ile asla yan yana yer almak istemeyen Türkiye açısından önümüzdeki bir hafta boyunca, ya kenara çekilip beklemek ya da Rakka’yı IŞİD’den kurtarmaya tamamen talip olduğu konusunda Trump’ı ikna etme seçeneklerini bırakıyor geriye. 10 Mart’ta bu kararın verilip, Nisan başlarında operasyonun başlayacağı beklentisi düşünüldüğünde, kritik bir ay içine girdiğimiz zaten çok net.

Rakka Operasyonu ve referandum bağlantısına geçen hafta detaylıca değinmişken (Rakka Operasyonu, anayasa referandumunu iptal ettirir mi?); geri sayım içinde olduğumuza göre anketler konusunda kısa bir güncelleme yapmak önemli. Son gelen anketler ışığında, referandum sonucunun halen net olmadığı görülüyor. “Hayır” ya da “evet” tarafında birikmiş net bir fikir birliği henüz seçmen açısından izlenmiyor. AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın saha çalışmalarına başlamış olmasına rağmen. Kararsızların oranı da hala %13-15’ler civarında yüksek.

Dolayısıyla bu hafta Trump’ın Kongre’ye yaptığı ilk konuşmanın verdiği ilhamla küresel politika dinamiklerinde olan biteni büyük resimde anlamaya yönelik bir yazı hazırlamak iyi bir egzersiz gibi göründü.

SON 100 YILIN DEMOKRATİKLEŞME DALGALARI

Trump’ın iktidarı sahiplenmeye başlamasının ardından yazılan yüzlerce yazıdan ABD’de devam eden şaşkınlık çok net izlenebiliyor. Kimileri demokratik düzene karşı yapılan sistematik ataklar dönemine girildiğinden ve bundan sonra artık “başkanın mutlu edilmesinin” diğer tüm hedeflerin aşama aşama önüne geçeceğinden şüpheleniyor. Kimileri bir terör saldırısı olması haline, saldırganlık dozunu iyice yükseltmesi beklenen Trump’ın önünde kimsenin duramayacağından, Cumhuriyetçilerin de tamamen bu yeni akıma teslim olacağından ve ABD’de demokrasinin ölümcül yara alacağından ciddi anlamda korkuyor. Cumhuriyetçiler Demokratları “abartılı endişeleri” nedeniyle suçlarken, Demokratlar da Cumhuriyetçileri “anayasal demokrasiden geriye düşüşün yolunu döşemekle” suçluyor. ABD gibi hukukun üstünlüğünün çok önemsendiği, demokrasiye doğrudan askeri veya sivil müdahalenin yaşanmadığı bir ülkede Trump’ın başa gelmesi işte bu cevabı bilinmez soruları günlük politikanın merkezine taşımış durumda.

Politik kurumlar üzerinde otorite kabul edilen Linz’in genel kabul gören görüşü, demokrasi eğer zenginleşen/zengin bir ülkede başarılı şekilde uygulanabilmişse; demokratik kurumların “sabit” hale geleceği. Hâlbuki tarihsel olaylar bu görüşün pek de gerçekçi olmadığını gösteren kanıtlarla dolu. Çok geriye gitmeye bile gerek yok. 2000’lerin başından bu yana bakınca dünyanın birçok ülkesinde anayasal demokrasiden geriye düşüşün hangi yollardan geçerek ilerlediğini tespit etmek mümkün. Mihenk taşlarını da seçimler, hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğü oluşturuyor. Geçmişlerine göre zenginleşen ülkelerde; varlık artışlarına rağmen demokrasiden geriye düşüşün nedenlerini anlamak ise önemli. Batı Avrupa’da Macaristan-Polonya; Latin Amerika’da Venezuela-Bolivya örnek olarak ele alınabilecek ülkeler. Rusya ve Çin’de vaatlere rağmen gerçekleşmeyen demokratik açılımlar; Arap Baharı diye başlayıp, Arap Savaşı’na dönen Orta Doğu ülkeleri de ele alınabilir. Bu resim içinde, Türkiye’de son 15 yılın ilk ve ikinci yarısı kıyaslamalarını yapanlar da var.

Diğer yandan, “Medeniyetler Savaşı” isimli teziyle/kitabıyla tüm dünyada dikkat çeken politika uzmanı Huntington’a göre dünyada demokrasinin evrimi yükseldiği ve alçaldığı dönemler halinde üç evreye bölünüyor.

Şekil 1: Üçüncü Demokratikleşme Evresinde Rejim Şekilleri    

Kaynak: Freedom House, Egeli & Co.

İlk evre 19.yy başlarından 1922’de İtalya’da Mussolini’nin iktidara gelmesine kadar sürüyor ve bu ilk dalgada 29 ülke demokrasiyi seçiyor. 1922-1942 arasında iyice aşınan bu dalga dünyadaki demokratik ülke sayısının 12’ye düşmesiyle taban yapıyor. Demokrasinin yeniden yükselmeye başladığı ikinci evre, tahmin edilebileceği gibi II. Dünya Savaşı sonrası. 20 uzun yıl boyunca demokratik kavramların değerli olduğu bu dönemin etkileri 1970’lerin ortalarına kadar devam ediyor. 1962’de 36 olan demokratik ülke sayısı, dönemin sonunda 30’a kadar geriliyor. Arada fakat çok ilginç örnekler de var. İlk dalgada demokratikleşmeye başlayan İsviçre mesela ancak 1971’de kadınlara seçme hakkını veriyor. Üçüncü dalga demokratikleşmenin başlangıç noktası olarak da Portekiz’deki Devrimin gerçekleştiği 1974 yılı alınıyor. 1980’lerde Latin Amerika’daki askeri rejimlerin çökmesi, Filipinler, Güney Kore, Tayvan gibi ülkelerde demokratikleşmenin hızlandığı 1980’lerin sonları, SSCB’nin çökmesiyle Doğu Avrupa ülkelerinde yaşananlar ve aynı zamanda Güney Afrika Cumhuriyetinde izlenen demokrasi isteği hep bu üçüncü demokratikleşme dalgasının içinde. Bu dönemin sonunda dünyada 100’den fazla ülke demokrasi kategorisine sokulabiliyor.

Fakat haliyle dünyada “demokratik ülke” sayısı bu kadar artınca, demokrasilerin kalitesi de aynı olamıyor. Seçim sistemleri hemen hepsinde olsa da, demokratik kültür politik sistemin içine eşit ölçüde nüfuz edebilmiş değil. Ekonomik istikrarsızlıklar, sürekli “elit” kitlenin iktidarı koruması, askeri darbeler ve/veya sosyal huzursuzluklar demokrasilerin kırılganlığını artırıyor.

Şekil 2: Politik Sisteme Göre Dünya Nüfusu

Kaynak: Our World Data, Egeli & Co.

Günümüzün politika teorisyenleri ise 2000’lerin başında ABD’nin “Teröre Karşı Savaşı” ile ömrünü tamamlayan bu üçüncü demokratikleşme dalgasının etkilerinin de artık iyice azaldığı; 2016 itibarıyla demokrasiden geri düşüş dönemine girildiği konusunda neredeyse hemfikir. “Arap Baharı” diye başlayan ve hızla “Arap Kışı” olduğu anlaşılan dönemi demokratikleşmenin dördüncü evresi olarak adlandırmaya çalışanlar olduysa da; bugün artık böylesi bir uyanışın yaşanmadığı çok net.

Fakat bugün üçüncü evre demokratikleşme dalgasının dünyada bittiğinden emin olunsa da; içinde bulunduğumuz sürecin, demokratikleşmenin tam bir ters dalgası mı (de-democratization) yoksa ilk ve ikinci dalganın ardından gelen gibi demokratikleşmeden geçici bir geri düşüş mü (back-sliding) olduğu konusu tartışılıyor. İçinde bulunduğumuz geçiş döneminin niteliğini anlamaya çalışırken; tarihsel açıdan demokratikleşmeden geriye düşüşlerin I. ve II. Dünya Savaşlarına denk geldiğini kalın bir çizgiyle vurgulamakta da fayda var haliyle.

Konunun başına dönersek; dünyada uzunca bir süredir olan bitenin şimdilerde Trump’ın politikaları ekseninde ABD’nin de başına gelmekte olduğu; demokratikleşmede bir gerileme döneminin başladığı ve iç politikada 1920’lerden beri kullanılan “Amerika’nın istisnai halinin” artık geçerliliğini kaybedişinin korkusu tüm bu tartışmaların odağında. Korkulardan bir tanesi de 1985-2004 arası 135 ülkede kullanılan OHAL halinin; olası bir terör saldırısı sonrası ABD’de Trump’ın dünya görüşü eşliğinde devreye girebilecek oluşu. ABD’de demokrasi yerine ise yavaş çekim bir otokratik düzenin yükselmesi olasılığı, özellikle bizim gibi ülkeler açısından dikkat çekici. Keza, 2013 Mısır, 2014 Tayland ve 2016 Türkiye örneklerini kenara koyarsak; dünyada artık askeri darbeler ile demokrasiye ara verilmesi/rafa kaldırılması yerine; demokrasi kalitesinin aşınması çok daha sık gözlemlenen bir durum. 2011’de Şikago Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma son 10 yılda dünyada izlenen 53 demokratik gerileme olayından sadece beş tanesi askeri darbe niteliğinde olduğunu gösteriyor.

“Üçüncü demokratikleşme evresinin” dünyada sona erdiği ve demokrasiden geriye düşüş döneminin başladığı dünyada artık kabul gören bir durum. Demokrasilerde hasar yaratmanın askeri darbeler ötesindeki yolları ise çok daha tartışmaya değer bir konu bu durumda zaten.

Yine çeşitli makalelerde ortaya konulduğu üzere, “otokratlar” yasaların izin verdiği araçları kullanarak demokrasinin bilinen üç bacağını sakatlamayı hedef alıyorlar. Trump’ın da geçmiş ve günümüz örneklerinden faydalanarak aynen bu üç yerden ABD demokrasisini vurmayı deneyeceği düşünülüyor (How to Lose a Constitutional Democracy).

Demokrasinin olmazsa olmazları arasında seçimler var. Fakat Rusya ve Çin örnekleri seçimler olsa da, sınırlı sayıda tercih sunulmasıyla seçimlerin tek başına demokrasi için yeterli olmadığını gösteren güncel örnekler. İkinci önemli ayak da çarpıtılmaya çok müsait bir kavram olan, ifade özgürlüğü. Ve tabi sadece güçlünün veya çoğunluğun değil hukukun üstünlüğünün hâkim kılınabilmesi. Bu üç ayaktan bir tanesi zedelendiğinde hukukçular demokrasinin sallanmaya başlayacağını; üçünün de yara alması halinde ise demokrasinin kolayca yıkılabileceğini çok çeşitli örneklerle anlatıyorlar.

Trump’ın potansiyel olarak ABD demokrasisine, dünyada demokrasi kavramına verebileceği zararlara uyanık kalmak açısından da demokrasilerinde kayda değer düşüşler yaşamış ülkelerde yöneten kesimin basını hedef alarak nasıl bir “hikâye yarattıklarına” dikkat çekiyorlar. Putin’in basında hakkında çıkan ağır eleştirileri son birkaç sene içinde nasıl “hakaret suçu” haline döndürdüğünü örneklerden biri. Yine aynı çalışmada Trump açısından seçilebilecek yollardan bir tanesi de, “ulusal güvenlik” endişeleri yaratarak basını hedef almak; basını yeterince milliyetçi olmamakla, ülke çıkarlarını savunmamakla suçlamak. Otokrasiye sapmak istemesi halinde Trump’ın “hukuksal kurumları” ve bu kurumlardaki hukukçuları denenmiş, yorgun, azınlık bir elit sınıf olarak göstermesi olasılığı da vurgulanıyor örneklere bakılarak. Yargıya, kamuya yapılan atamalarda yeterlilik kıstası yerine lider yakınlık aranması ABD’yi bekleyen potansiyel tehlikelerden bir diğeri çalışmanın yazarlarına göre. Yine Putin’in siyasi rakiplerini yolsuzluk veya terör suçlarından içeri attırması da verilen örnekler arasında. Çalışmada son olarak da otokrat liderlerin yeni dönemde seçim sistemini değiştirerek geçici sağladıkları çoğunluklarını nasıl kalıcı hale getirmeyi hedefledikleri konusunda uyarılar yapılıyor.

Tüm bu anlatılanlara birebir örnek olarak da yakın tarihten Polonya ve Macaristan verilmekte. Her iki ülkede de hükümetlerin popülist söylemlerle bağımsız yargıya nasıl ayar verdikleri, demokrasi kontrol ve denge mekanizmalarını nasıl kademe kademe parçaladıkları, kanunlar yoluyla basını nasıl baskı altına alıp destekçileri ile doldurdukları ve Suriye’den gelen mülteci akınını nasıl bir güvenlik tehdidi olarak gösterip gücü merkezileştirdikleri detaylıca anlatıyor.

Trump söz konusu olduğunda dikkat çekilen nokta zaten, demokrasiyi güçsüzleştirmek için olası adımları aynı örnek verilen ülkelerde olduğu gibi sistemin içinde kalarak, yönetimsel taktiklerle atılabileceği uyarısı. Demokrasinin tek bir vuruşla yok edilmesi yerine, binlerce küçük yara alarak zaman içinde içinin tamamen boşaltılması.           

Tüm bu yazılanlardan anlaşılan, üçüncü evresinde olan demokratikleşme eğiliminin dünya ölçeğinde 2000’lerin başından beri zayıfladığı; Trump’in ABD Başkanı olması ile demokraside eksilmenin tescillendiği bir döneme girildiği. Önümüzdeki aylarda ve yıllarda başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa demokrasilerinde seçimleri izlerken; Rusya’dan Putin’den yayılan otokrasi dalgasını değerlendirirken; Orta Doğu’nun yeniden çizilen haritalarını anlamaya çalışırken hep bu açıdan da değerlendirmekte fayda var. Tabi, bu olgular çerçevesinde Türkiye içindeki dinamiklerin de ne şekilde etkilenmekte olduğu, geleceğin nasıl şekilleneceği hep dünyadaki ana eğilimden bağımsız değil.

Tarihin 100 yıldan fazla bir sürede gösterdiği, demokratikleşme süreçlerinin, geri çekilme dönemlerinin ardından “bir musibet bin nasihatten iyidir” misali bir olayla daha güçlenerek geri döndüğü. Bu açıdan dünyanın önemli ekonomisi ve demokrasisi olan ABD’nin Trump deneyimi küresel ölçekte çok belirleyici olabilir. Artık genel kabul görüldüğü şekliyle içinden geçmekte olduğumuz bu gerileme döneminde demokrasi ışığının yeniden ne zaman, hangi olayın ardından görüleceği hepimizin hayat kalitesi adına çok önemli.

Dikkat çekici bir nokta ise otokrasi eğilimleri ile ekonomik sıkıntılar arasında kurulabilecek ilişki. Finansal küreselleşmenin ardından gelir dağılımdaki keskin bozulmayla paralel ulus milliyetçiliğinin yükselmekte oluşu; demokratikleşmede sert düşüşlerin 2008 finansal krizi ve sonrası uzayan finansal sıkıntılarla eş zamanlı yaşanmakta oluşu rastlantısal olmasa gerek. Dolayısıyla da, keskin gelir dağılımı adaletsizliğinde, IMF’nin bile vurguladığı şekilde vahşileşen kapitalizmin ehlileştirilmesinde, nüfus artışı ve beraberinde bozulan çevre ile artmakta olan beslenme/istihdam sorunlarına çareler yaratıldıkça yeni bir demokratikleşme evresine alan açılması mümkün görünüyor. Böylesi bir gelişmenin zamanını ise bugün kestirebilmek gerçekten çok zor.

@guldematabay

Yorumlar

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları