Sosyal Medya

Büyük resesyon ve zayıflayan demokrasi

22 Ağustos 2017

2008 yılında ortaya çıkan küresel finansal krizin yaklaşık olarak 3. ayındaydık. Ekonomik çöküşün boyutlarını somut olarak analiz edebileceğimiz veriler netleşiyordu. Veriler ışığında, kapitalizmin tarihsel süreçlerini krizlerin ortaya koyduğu siyasi ve sosyal yönleriyle değerlendirmeye alınca, dünyanın pek çok bölgesinde o zaman için mevcut demokratik düzenlerin belli ölçülerde tehdit altında olacağı sonucuna ulaşmıştım. Bu öngörümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini anlayabilmem için çeşitli ülkelerdeki seçim süreçlerini beklemem ve sosyal gelişmeleri takip etmem gerekiyordu.

Büyük Resesyon’un başlangıcından bu yana yaklaşık olarak 10 yıl geçti. Bu süre zarfında, çok sayıda ülkede seçim yapıldı. Amacım, ABD, Avrupa, Japonya, Latin Amerika ve diğer coğrafyalarda son 10 yılda yapılan seçimleri tek tek analiz etmek değil. Krizin yarattığı ekonomik ortamın dünyanın genel demokrasi düzeyini nasıl zedelediğini tartışmanın anlamlı olduğu kanısındayım.

Bugün, çok sayıda ülkenin eksik ya da çok zayıf demokrasi koşullarında olmasının çok sayıda nedeni var. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmelerin ardından komünist blokun yıkılması 1990’lı yıllarla beraber başlayan yeni dönemde demokratik kazanımların potansiyel olarak artmasında önemli bir dönemeç olarak görüldü. Ancak, ilerleyen yıllardaki gelişmeler demokrasinin ilerlemesi anlamında dünyayı 1990’larda hayal ettiği noktadan süratle uzaklaştırdı. 2008 krizi de demokrasi ile ilgili her türlü olumsuzlukta diğer şartlarla beraber önemli bir rol oynadı.

Pek çok ülkede demokrasinin aksak olarak işlemesinin çok çeşitli ve karmaşık sosyal ve siyasal nedenleri bulunuyor. Fakat krizin, demokrasinin zayıflaması, ilerleyememesi ya da yok olması gibi olumsuz gelişmelere önemli katkıları oldu.

Küresel krizle başlayan süreçte, demokrasinin kuvvetli olduğu düşünülen ülkelerde dahi demokrasi ya erozyona uğradı ya da demokrasiyi zayıflatma potansiyeline sahip bazı politik eğilimler ve oluşumlar güçlendi. Demokrasilerin zayıflamasına ya da potansiyel olarak zayıflama olasılığına yol açan siyasi oluşumlar daha çok ırkçılık ve ayrımcılık kökenli olarak karşımıza çıktı. Irkçılık ve ayrımcılığın keskin bir şekilde bir seçimle kendisini ifade ettiği ülkelerin başında Kasım 2016’da yapılan seçimle ABD geldi. 2008 krizinin başlangıcında, krizin ilk etkilerine en çok maruz kalan ülkelerden biri olmasına rağmen krizden çıkışı kendi kategorisinde yer alan diğer gelişmiş ülkelere göre göreceli olarak daha çabuk atlatan ülke ABD oldu. Avrupa ve Japonya’nın kriz sürecinden çıkışı ABD’ye göre çok daha yavaş ve sancılı oldu. Ancak, gelir adaletsizliğinde yaşanan en büyük bozulma ile olumsuz yönde değişen sosyoekonomik düzen Trump gibi ayrımcı, ırkçı bir zihniyeti ABD’nin tepe noktasına oturttu. Amerikan Halkı, krizin sonucu olarak ortaya çıkan sosyoekonomik dengesizliklerden memnuniyetsizliğini Trump gibi iddialı ve sert söylemler geliştiren birisini başkan seçerek ortaya koydu.

Gelişmiş olduğu düşünülen Fransa, Almanya, Avusturya, Hollanda gibi demokrasilerde ırkçı ve ayrımcı oluşumlar seçimlerde iktidar şansı bulamasalar dahi önemli ölçüde güçlendiler. AB içinde yer alan ama birliğe komünist blokun çöküşüyle dahil olmuş olan Macaristan ve Polonya’da demokrasi ağır yaralar almış durumda. Macaristan, otokratik ve ayrımcı bir liderle yönetim sorunu yaşarken, Polonya’da kuvvetler ayrılığı gibi demokrasinin en temel unsurunu ortadan kaldıracak öneriler hayata geçirilebilecek kadar ciddi noktalara gelebildi.

Ekonomisi ve demokrasisiyle gelişmiş statüsünde yer alan ülkelerin demokrasi ile ilgili sorunlarının tamamını Büyük Resesyon’a bağlamak elbette ki doğru bir yaklaşım olamaz. Ancak, 1929’daki Büyük Depresyon’un sonrasında yaşanan ağır ekonomik sorunların analiz edilmesi de 2008’in sonrasında ortaya çıkmış ya da var olan demokrasi dışı eğilim ve oluşumların hangi noktaya ulaştığını görebilmek için ışık tutabilme özelliğine sahip.

Gelişmiş ülkelerin önemli bir sorunu haline gelmiş olan demokrasi dışı eğilim ve oluşumların güçlenmesinde küresel krizin öncesinde yaşanmaya başlanmış olan bazı sorunların etkisi zaten büyüktü. Örneğin, Euro Bölgesi’nin yanlış bir yapılanmayla üye ülkelere empoze edilmiş olması, AB’nin çok hızlı bir tempoyla demir perdenin yıkılmasıyla kapitalistleşme sürecine giren ülkeleri kendi yapısına uydurmaya çalışması gibi nedenler Avrupa içindeki bazı sosyal grupların yoğun protestolarına neden olmaktaydı. Küreselleşmenin ulus-devlet kavramını yok edeceğine dair görüşler ve küreselleşmenin yarattığı ekonomik avantajlardan herkesin eşit ölçülerde yararlanamıyor olması da çeşitli itirazlara ve protesto gösterilerine zaten sebep olmaktaydı. 1999’da, Seattle’da gerçekleştirilen Dünya Ticaret Örgütü toplatılarında organize edilen küreselleşme karşıtı gösteriler son derece çarpıcıydı ve küreselleşme karşısında bazı sosyal grupların neler hissettiğinin önemli bir işaretiydi. Bu tip gösteriler, ilerleyen yıllarda dünyanın her yanına yayılan “işgal (occupy)” hareketine kadar uzandı.

Çeşitli terör örgütlerinin İslamiyet adına savaşmakta oldukları iddiasıyla dünyayı kana bulamasının yarattığı tepkisel eğilimler de küresel finansal krizin öncesinde mevcuttu. Ancak, krizle beraber bu tepkiler yoğunlaştı ve derinleşti. Zira, sırf terörü yok etmek için yapılan savunma harcamalarının da krizin nedenlerinden biri olduğunu düşünen geniş kitleler vardı. 2008 krizinin yoğunlaştırdığı ve derinleştirdiği ayrımcılık ve ırkçılık gibi sorunların krizin öncesinde zaten mevcut olan nedenlerini çok daha uzun bir listeyle örneklendirebiliriz. Bu noktadaki temel sorun, içinde bulunduğu durumdan memnun olmayan kitlelerin lokal olmayan her gelişmeye sırtını dönme eğiliminin artması oldu.

Gelişmişlerde ortaya çıkan demokrasi zayıflıkları gelişmekte olan ülkelerde de 1990’larla beraber beklenti haline gelen demokratik güçlenmenin meydana gelememesi olarak sonuçlandı. Hatta, demokrasinin güçlenmesi bir yana, zaten zayıf olan demokratik koşulların daha da zayıflaması söz konusu oldu. Gelişmekte olan ülkeler, krizden çıkış sürecinde bir dönem için küresel büyümenin kurtarıcısı oldular. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerin demokratik gerileyişini gelişmiş ülkeler üzerine yapılan finansal kriz-demokrasi analizinde olduğu gibi finansal krizle doğrudan ilişkilendirmek pek yerinde olamaz. Ancak, gelişmekte olanların demokrasi konusunda yeteri kadar yol alamamasının krizle dolaylı ilişkileri söz konusudur. Zira, gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan ekonomik zayıflıklara karşı küresel ekonomik ağırlık merkezinin gelişmekte olanlar lehine önemli ölçüde yer değiştirmesi, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş olanlara karşı adeta kafa tutması gibi bir sürecin başlamasına neden oldu. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olanları demokrasi, insan hakları ihlalleri, fikir özgürlükleri, hukukun üstünlüğü gibi konularda sürekli uyarmasına karşın gelişmekte olanlar artan ekonomik önemlerini bir güven unsuru olarak arkalarına aldılar. Diğer bir ifadeyle, ağırlaşan güçlerini bir uluslararası politikada bir savunma kalkanı olarak kullanmaya başladılar. Bu gelişme, gelişmekte olan ülkelerin demokrasilerini geliştirme konusunda atalete düşmelerine neden oldu. Ancak, gelişmiş ülkelerin de demokrasinin kuralları konusunda yaptıkları uyarıların ne ölçüde inandırıcı ve samimi olduğu da küresel düzeyde önemli bir tartışmanın başlamasına yol açtı ki bu gelişmenin temel nedeni Irak’ta yaşanan gelişmeler oldu.

ABD, Irak’a demokrasi götürmek için gidiyor olduğunu anlattı ve İngiltere ile beraber uzun bir süre Irak’ın nükleer silahlara sahip olduğunu iddia etti. Oysa, tüm iddiaların asılsız olduğu Irak’ın işgal edilmesinden sonra anlaşıldı. Örneğin, Valerie Plame Wilson vakası, George Bush başkanlığındaki ABD hükümetinin ne kadar zayıf gerekçelerle savaşlara girebildiği konusunda çok önemli algı değişikliklerinin yaşanmasına yol açtı. Arap Baharı bir ABD organizasyonu idi – ki bu bir iddia değil, Amerikan gazetelerinin tespit edip ortaya koydukları bir olgudur. Bu süreci yaşayan hiçbir ülkeye demokrasi ulaşmadı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da iktidarlar el değiştirdi ama eskinin yerine gelen yeni iktidarların demokratik gelişime herhangi bir katkısı olmadı. Afganistan, ABD kontrolündeki yönetimlerle idare edildi ama orada da demokrasi adına olumlu sayılabilecek önemli bir gelişme kaydedilemedi.

Demokrasi, serbest piyasa ekonomisinin zorunlu bir şartı olarak sunuldu yıllarca. Özellikle, demir perde gerisindeki ülkelerin kapitalistleşme sürecinde bu şart sürekli olarak vurgulandı. Fakat, yeri gelince serbest piyasa ekonomisinin kuramsal düzeyde anlatılmış prensipleri kriz ortamında bir anda terkedilebildi. Bu uygulamalar, ekonomik adaletsizlikler yoluyla demokrasiyi zayıflattı ve uzun yıllar süren söylemlerin bir anda sorgulanmasına neden oldu. Öyleyse, serbest piyasa ekonomisi demokrasiden faydalanıyor ama zora düştüğünde demokrasiye ihanet edebiliyor mu? Kuramda böyle bir duruma yer var mı? Bugünkü uygulamalarıyla kapitalizm bir ekonomik düzeni mi ifade ediyor, yoksa  küresel boyutta belli bir küçük ve çok güçlü kesimin ekonomik menfaatlerini korumaktan öteye geçmiyor mu? Sorun kuramda mı, yoksa kuramı bugünkü uygulamalarla rotasından çıkaran uygulayıcılarda mı? Bu sorular, çok sayıda coğrafyada yaşayan milyonlar tarafından bugün sürekli sorulmakta. Çünkü, gelir adaletsizliği arttı. Dünyanın en zengin %1’inin serveti geriye kalan %99’unkiyle aynı seviyede bugün.

Bugün geldiğimiz noktada, herkes birbirine kafa tutuyor. Çin, ABD’nin demokrasiyle ilgili eleştirilerini kabul etmiyor. “Bana yatırım yapacaksan fikri mülkiyet haklarını da bana getireceksin” diyor. İran, ABD’nin eskiye göre ağırlığını kaybettiği Irak ve Afganistan’da nüfuzunu artırmanın peşinde ve bunu başarıyor. Çünkü Trump, Obama’nın İran ile yaptığı nükleer araştırmalarla ilgili anlaşmayı ortadan kaldıracağını söylüyor. Rusya, “ben bir süper gücüm ve buradayım” diyor; tek kutuplu bir dünyayı kabul etmiyor. Kuzey Kore, ABD kontrolündeki Guam’ı vuracağını söylüyor. Trump, Kuzey Kore’ye dünyanın bugüne kadar hiç görmediği bir cevap verebileceğini söylüyor. Buna karşın Güney Kore, “benim bulunduğum bu bölgeyi darmadağın edemezsiniz” diyor. Trump, Venezuela’ya asker gönderebileceğini dillendiriyor. Yani, bugün herkesin birbirine kafa tuttuğu bir dünyadayız kısaca. Bu noktaya tabii ki sadece finansal kriz nedeniyle gelmedik ama krizin yarattığı siyasi oluşumlarla küresel unsurlar yerine lokal unsurları önemseyen liderlerin başa geçtiği bir dönem küresel düzeyde belirginleşti. Yok olacağı düşünülen ulus-devlet sert bir şekilde geri geldi.

Ekonomi, kriz, demokrasi, iç siyaset ve uluslararası politika! Bunların hepsi iç içe ve Endüstri 4.0 ile ve küresel ısınma ile ekonomi ve politika el ele başka bir yere evriliyor. Nüfus artışı ile dünya 2050’de 15 milyar, bu yüzyılın sonunda 30 milyar insana ev sahipliği yapacak. Fakat, hangi şartlarda?

George Orwell’in 1984 adlı romanını düşünmemek elde değil mevcut koşullarda. Madem ki Büyük Resesyon ve demokrasi dedik, bir sonraki yazıya da Çin’in sosyal kredi mekanizması kalsın. Başlık, çok ekonomi odaklı bir yazı geliyor gibi bir algı yaratıyor ama işin aslı öyle değil. Gelişmekte olan ülkelerin Büyük Resesyon ile beraber küresel boyuttaki gücü arttı. Bilgi teknolojileri süratle ilerledi. Çin de Orwell’in distopik bir anlatımını bir ölçüde gerçeğe dönüştürdü. Detayları bir sonraki yazıda.

Yorumlar

Banner

Diğer Yazarlar

Yazarın Diğer Yazıları