Sosyal Medya

Ekonomi

Bilimsel düşünce, din ve ekonomi üzerine

İnsanoğlu meraklı bir varlık.  Dünya’daki ilk insandan itibaren atalarımız kendisini, çevresini, geceyi, gündüzü, mevsimleri, güneşi ayı, yıldızları, etrafındaki düzeni anlamaya…

Bilimsel düşünce, din ve ekonomi üzerine

İnsanoğlu meraklı bir varlık.  Dünya’daki ilk insandan itibaren atalarımız kendisini, çevresini, geceyi, gündüzü, mevsimleri, güneşi ayı, yıldızları, etrafındaki düzeni anlamaya çalışmış, hayatın anlamını, ölümün nasıl bir şey olduğunu merak etmiş. Öğrenme güdüsü ve merakı insanoğlunu düşünmeye, gözlem ve araştırma yapmaya sevk etmiş, zaman içinde de bilimsel düşünce gelişmiş.

Dinleri ise, insanoğluna belirli aralıklarla elçiler aracılığı ile ilâhi güç tarafından gönderilen (ya da “gönderildiği varsayılan” diye de okuyabilirsiniz, kendinizi dindar olarak tanımlamıyorsanız),  özünde temel ahlâk kurallarını va’z eden, kişisel ve  toplumsal düzenin sağlanması amacıyla da birtakım emir ve yasaklar içeren bilgi seti olarak tanımlayabiliriz. Elbette subjektif bir görüş olarak değerlendirebilirsiniz ama semavi dinlerin orjinal metinlerinde akla, bilime, öğrenmeye, üretmeye karşı bir hüküm yoktur, tam tersine öğrenme ve akıl yürütme teşvik edilmiştir.

Nitekim 8. ve 12. Yüzyıllar arasında İslam dünyasından yetişen ve önemli bilimsel çalışmalar gerçekleştiren, kitapları Arapçadan Latinceye tercümelerle İspanya ve İtalya kanalıyla Avrupa Hristiyanlik dünyasına ulaşan. Cabir bin Hayyan, Fahreddin Razi, Harizmi, Ibni Sina, Ibni Heysem, Gazali, Farabi ve Ibni Rüşd gibi bilim adamları aynı zamanda dini ilimler alanında da son derece bilgili kimselerdi. Öte yandan Batı biliminin kurucuları olarak kabul edilen Bacon, Copernicus, Galileo, Kepler, Newton, Descartes gibi bilim adamı ve düşünürlerin oldukça dindar, hatta bir kısmının rahip olduklarını ve Avrupa’yı etkisi altına alan “Aydınlanma Çağı” nın ve “Aydınlanma Felsefesi” nin de temellerini atanlar arasında yer aldıklarını dikkate alırsak, dinî öğretilerin ya da insanın dindar olmasının, bilimsel araştırmalara ve eski deyimle terakkiye engel olmadığını da anlamış oluruz.

Ancak belli dönemlerde din adamları bilimsel düşünceye negatif tavır aldığını kabul etmek durumundayız. Bilimsel bakış açısının ve hür düşüncenin baskılanması çoğu zaman dini korumak ve yüceltmek adına yapılmış olmakla birlikte en büyük zararı da dine vermiştir. Dini tam olarak anlayamayan ve dinsel yapının her an eleştirel yaklaşımlar ve yeni bilimsel buluşlar dolayısıyla yıkılacağını sanan, dolayısıyla bilim adamı yetiştiremeyen her türlü yapı, sosyal kültürel siyasal ve askeri alanda hezimete mahkumdur. Bunun ilginç bir tezahürü, kuruluş aşamasından 17. yüzyıla kadar medreselerinde bilimsel eğitime önem veren Osmanlı İmparatorluğu’nun 17. yüzyıldan itibaren bilimsel eğitim ve bilimsel düşünceden uzaklaşması ile yaşadığı çöküşün çakışmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu 17. yüzyıldan itibaren Avrupa ile yaptığı savaşlarda her defasında karşısında kendi ordusundan daha üstün, yeni silahlara ve donanıma sahip Avrupa orduları ile karşılaşmış, bilimsel gelişmelerde öncülük yapamayan, en fazlası taklitten öteye geçemeyen, çoğu zaman silahlarını ithal eden bir devlet haline gelmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda medreselerin ıslahı meselesi ancak 1800’lü yılların sonu ve 1900’lerin başında (II. Abdulhamit dönemi) gündeme geldi ama imparatorluğu kurtarmak için artık çok geç kalınmıştı. Kurtuluş Savaşı’nın ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte hızlanarak devam eden bilimsel bakış açısına önem verme yönündeki çabalar ise, maalesef daha önceki dönemlerde yaşanan dinî taasuba tepki olarak, aydınların ve elitlerin büyük çoğunluğunu dini dışlamaya veya tamamen pozitivist yaklaşımlara yönlendirdi. Bu da ülke içinde kesimler arası derin ayrılıklara ve çatışmalara yol açmıştır, bu çatışma maalesef halen devam etmektedir.

Ekonomiye gelince, üç aşağı beş yukarı genel tanımı şu şekilde yapılıyor: Ekonomi, insanların birbirleriyle ve toplumla, toplumların da diğer toplumlarla ticari ilişkilerini, yaşamın devamı için sınırlı olan kaynakların kullanımını inceleyen bir bilim dalı. Ancak bu tanımın içinde önemli bir eksik var bana göre. Bu tanıma “bireysel, toplumsal ve küresel ölçekte sürdürülebilir bir yaşamı hedefleyen” ifadesi eklenmeli. Günümüz ekonomik ve finansal sisteminin en büyük açmazı, salt paraya ve güce dayanan, paylaşımın, yardımlaşmanın küçümsendiği acımasız bir düzenin yarattığı güvensizliktir. İnsanlar gelecek endişesi nedeniyle para harcamıyor, devletler de düşük faiz, hattâ negatif faiz ile harcamaları ve büyümeyi teşvik etmeye çalışıyor. Teşhis doğru olmadığı için, tedavi olarak düşünülen yöntemler de işe yaramıyor. Önce hastalığı teşhis edelim, hastalık halihazırda doğru teşhis edilmiş değildir. Merhametin yardımlaşmanın olmadığı, tamamen dünyevileşen, manevi değerleri hiçe sayan düzen, toplumun her katmanındaki insanları alabildiğine bencil, acımasız, çevresine ve geleceğe alabildiğine güvensiz hale getirdi. Kişisel eksenli düzen, insanı odağına alan daha duyarlı bir yapıya dönüşmedikçe dünyanın başı dertten kurtulamayacaktır. Bindiği dalı kesen Nasreddin Hoca’nın düşmesini anlatan fıkra misali, bunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

Yorumlar

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler