Sosyal Medya

Ekonomi

Brexit sonrası Londra

23 Haziran 2016 tarihinde İngiltere’de bir referandum yapıldı. Referandum, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) çıkıp çıkmaması konusunda halkın kararının öğrenilmesi için gerçekleştirildi.…

Brexit sonrası Londra

23 Haziran 2016 tarihinde İngiltere’de bir referandum yapıldı. Referandum, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) çıkıp çıkmaması konusunda halkın kararının öğrenilmesi için gerçekleştirildi. Halk, AB’den çıkmak yönünde bir irade ortaya koydu.

Referandumun yapıldığı tarihten bu yana, İngiltere ekonomisine dair çok sayıda spekülasyon yapıldı ve soru üretildi. İngiltere resesyona girecek mi? İngiltere’nin uluslararası ticarette küresel ağırlığı zayıflayacak mı? İngiltere gibi liberalizmin kalesi sayılan bir ülkeden böyle bir karar çıkması 1980’lerde hız kazanan neoliberal politikaların da sonunu mu ifade ediyor? Soruların sayısını gazeteleri ya da bazı haber içerikli internet sitelerini biraz tarayınca uzatmak mümkün. Ancak, finans piyasalarının merakla odaklandıkları başka bir soru var: Londra, 19. y.y.’den beri finansal piyasaların başkenti ya da başkentlerinden biri olma rolünü kaybedebilir mi? Bu soruya Brexit’e rağmen evet diye kesin bir cevap verebilmek mümkün değil.

Önce, 23 Haziran referandumuna giden süreci hatırlayalım. İngiltere referandumunun hangi noktalara odaklandığını anlayarak analize başlamak çıkan sonucun aslında neye hayır dediğini doğru anlamlandırabilmek için çok önemli. Referanduma giden süreçteki kamuoyu tartışmalarını iyi takip etmiş biri tartışmaların odak noktasında ne İngiltere’nin küresel ekonomideki rolünün ne de mal, hizmet, sermaye ve işgücünün AB içinde serbest dolaşımının olmadığını görmüştür. Tartışmalar göç sorunu üzerine odaklanmıştı. Suriye’den Avrupa’ya kaçmakta olan mültecilerin İngiltere’yi işgal etmeleri riskine karşı İngiliz siyasetinin bir kanadı korku saldı. Diğer tarafı ise bu korkuya yer olmadığını anlatmaya çalıştı.

Tartışmaların içinde, Türkiye’nin mülteciler konusundaki rolü ve olası AB üyeliği bir ara ana başlık haline geldi. Referandum öncesinde, dönemin İngiltere başbakanı David Cameron, Türkiye’nin 3.000 yılından once AB üyesi olamayacağı gibi bir vurgu yaptı ve dolayısıyla Türkiye’nin AB üyesi olması ve Türkiye üzerinden yüzbinlerce mültecinin İngiltere’ye akın etmesinin mümkün olmadığını söyledi.

İLGİLİ HABERSterlinde 'flash crash' şüphesi: 2 dakikada yüzde 6 düştüSterlinde ‘flash crash’ şüphesi: 2 dakikada yüzde 6 düştü

İngiltere, referandumda uluslararası ticaret, finans piyasaları, ekonomik göstergeler, v.b. konulara ilişkin kriterleri değil, İngiltere’nin bildikleri İngiltere olmaktan çıkıp çıkmamasını oyladı aslında. Ülkenin yabancılarla yaşamaya alışmış genç nesilleri AB’de kalmak yönünde oy kullanırken, yaşlı nüfus AB’den çıkmak yönünde irade ortaya koydu. Sonuçta, yaşlı nesillerin dediği oldu ve İngiltere’nin geleceğini geçmişi belirlemiş oldu.

Referandum sonucunu biraz da tarihsel süreçte inceleyecek olursak, İngiltere’nin 19. y.y.’dan bu yana kıta Avrupası ile siyasi ilişkilerinde zaman zaman dozu artan ve azalan oranda kopuşlar yaşadığını görüyoruz. Örneğin, 19. y.y.’nin sonlarında Avrupa ile ilişkilerle ilgili izolasyon politikasına İngiltere “mükemmel izolasyon (splendid isolation)” diyordu. AB’den kopuş ile ilgili talepler de yeni değildi ve son 30 yıllık süreçte zaman zaman dile getiriliyordu. Nitekim, AB üyelerinin bir bölümünün oluşturduğu Euro Bölgesi’ne dahil olmadılar ve kendi para birimlerini kullanmaya devam ettiler.

1980’lerde başlayan neoliberal politikaların dünyaya yayılması sürecinin ve neoliberal politikalar tabanlı globalleşme hareketinin iki büyük öncüsü vardı: ABD ve İngiltere. Zamanın ABD başkanı Reagan ve İngiltere başbakanı Thatcher önderliğinde büyük bir globalleşme hareketi başlamıştı. AB de bu globalleşme hareketinin en önemli oluşumlarından biri olma özelliğini taşıyordu. Şimdi, globalleşme hareketini tetiklemiş olan İngiltere bu hareketin sembollerinden biri olarak görülen AB’den çıkmaya hazırlanıyor. Bu, işin ilginç bir yönü. Diğer ilginç olan yön, referandum sonucunun yukarıda anlatıldığı üzere neredeyse sadece Türkiye ve mülteci sorunu üzerinden yapılmış olması ve ekonomiye ilişkin konuların neredeyse hiç tartışılmamış olması.

Referandum sürecini ve sonucunu hatırladıktan sonra, gelelim Londra’nın bundan sonraki konumuyla ilgili sorunun cevabına. Londra, dünyanın finans piyasalarının başkentlerinden biri olarak kalabilecek mi? Bu sorunun cevabı, İngiltere’nin AB ile yapacağı anlaşmanın detaylarında gizli. Bu anlaşmanın detaylarını görmeden bu soruya net bir cevap verebilmek mümkün değil. Ancak, anlaşma yapılana kadar Londra’nın konumu zayıflayacaktır. Örneğin, finansal kuruluşlar arasında Londra merkezli olarak yapılacağı planlanmış bazı anlaşmalar referandumun hemen sonrasında askıya alınmıştı. Bunların başında, London Stock Exchange ve Deutsche Börse’nin ortaklığı bulunuyordu. Londra, Euro bazlı işlemlerin dahi hemen hemen %70’inin takas, saklama, mahsuplaşma işlemlerinin yapıldığı bir yerdi. Bu işlem hacminde de zayıflama olabilir. İngiltere, ihracatının %40’ını AB üyelerine yapmaktaydı. Bu veri de zayıflayabilir ya da aynı düzeyde kalsa bile İngiltere ekonomisi açısından bazı avantaj kayıpları içerebilir.

İngiltere-AB anlaşmasının sonuçlanması zaman alacaktır. AB’de kalmayı destekleyen David Cameron, referandumdan kendi görüşüne ters bir sonuç çıkınca istifa etmek zorunda kaldı. Yeni başbakan Theresa May, seçilmiş bir başbakan değil. Halkın yetkili kıldığı bir liderin yeni anlaşmaları da yapması beklenir.

Demokrasi bunu gerektirir. Bir süre önce Theresa May’in Brexit için sürecin başlayacağına yönelik açıklamaları İngiltere’yi sarstı. İngiltere’nin AB’den hangi koşullarda ve ne zaman çıkacağı belirsiz. Uluslararası döviz piyasalarında İngiliz Sterlini eridi. Brexit sonrasında pek sarsılmayan ekonomi, Theresa May’in açıklamaları sonrasında olumsuz gelişmelerin içine girdi.

İLGİLİ HABERNimet-külfet dengesi iyi bozulduNimet-külfet dengesi iyi bozuldu

İngiltere’de yapılan bazı yorumlar, May’in bu çıkışının İngiltere’ye ölümü gösterip sıtmaya razı etme taktiği olduğunu ifade ediyor. Yani May, Brexit sürecine giriliyor olduğuna işaret edince bozulan ekonomik gelişmeler ile yeni bir referandum sürecinin gündeme gelebileceğine dair soru işaretleri dillendiriliyor. May’in böyle bir taktik yürütüp yürütmediğini bilemeyiz ama Brexit’in bir gerçeğe dönüşmesi halinde The Economist dergisinin 23 Haziran sonrasında ortaya koyduğu Norveç modelini tartışabiliriz.

Norveç, AB üyesi değil ama neredeyse bir AB üyesi gibi avantajlarla mal ve hizmetlerini AB içinde serbestçe dolaştırabiliyor. İşgücünün serbest dolaşımı konusunda da neredeyse bir AB üyesi gibi avantajları var. Fakat Norveç, üye olmadığı için AB’nin karar alma süreçlerinde yok. İngiltere için Norveç benzeri bir model düşünülebilir ama İngiltere’nin Norveç gibi bir noktaya gelmesi pek kolay değil. Norveç AB’ye hiç girmedi ama AB’yi reddeder bir konumda da olmadı. İngiltere, zaten üyesi bulunduğu bir birliği reddetti. Nitekim, bazı İngiliz siyasetçilerin yeni anlaşmalarda işgücünün serbest dolanımı olması gerekir yönündeki görüşleri bazı AB’li yetkililerce 23 Haziran’ın hemen sonrasında reddedilmişti. Yani, anlaşma süreci pek kolay olmayacak. İngiltere, AB üyesiymiş gibi hareket edecek anlaşmalar yapacaksa, karar süreçlerinin dışında neden kaldı? Yukarıda belirttiğim gibi, referandum sürecinde bu konular tartışılmadı.

Siyaset, konuyu mülteci krizine odaklattı. İngiltere’nin işi kolay değil. Londra gibi güçlü bir finans merkezinin konumunu 1-2 yıllık bir süreçte kaybetmesi düşünülemez ama zayıflıklar göstermeye başlaması çok kuvvetli bir olasılıktır. Uzun vadedeki konumunu ise İngiltere-AB 3 anlaşmaları ve İngiltere’nin yeniden tanımlayacağı çok yönlü politikaları belirleyecek. Londra’nın zayıflaması karşısında Frankfurt ve Paris boşalan alandan pay kapmaya çalışacaktır. Ancak, payı daha çok New York’a kaptırma olasılığı var. Çünkü, Londra’nın pek çok finansal ürünün işlemlerini proses etme gücü Avrupa’nın başka bir finans merkezinde yok. Hukuki, kurumsal ve bilgi işlem alt yapısı itibariyle Londra’nın mevcut gücü diğer merkezlere göre çok ağır basıyor.

Brexit ile ilgili belirsizlikler sert (hard) Brexit ve  yumuşak (soft) Brexit kavramlarının gelişmesine yol açtı. Avrupa’nın yıllardır süren ağır sorunlarına bir de Brexit dahil oldu. 2017’de, güçlü lider figürüne sahip Merkel de Almanya seçimlerinden sonra sahneden çekilecek olursa, Avrupa’da iradesi yüksek lider boşluğu da oluşacak. Kendisini de yine mülteci krizinin yol açtığı bir açmaz iktidardan edecek. Suriye, Avrupa’yı sallıyor. Dünyayı da altından kalkılamayacak başka sorunlarla sallamaz umarız.

İLGİLİ HABERHasar Raporu: Brexit'te 2. dalga endişeler büyüyorHasar Raporu: Brexit’te 2. dalga endişeler büyüyor

 

Yorumlar

BAKMADAN GEÇME

Benzer Haberler